Beyt-i Ma’mûr Gölgesinde İnsana Ev Taahhüd Edenler
Te’sîs, Binâ ve Emânet başlıklı yazımızda dünyanın kendiyle kaim olduğunu tasvir eden uzmanlardan bilimcilerin, felsefecilerin, sanatçıların ve ilahiyatçıların aslında inşaat mühendisi, müteahhit ve mimarlara benzediklerini söylemiştik. Bu yazıda sözü geçen uzmanların iştigal alanlarının ve ürettikleri işlerin kendilerinden ev, bark beklenen meslek sahiplerinin işlerinden bir farkı olmadığını, ev yapan birinin ihmalkarlığı hangi kayıplara mâl oluyorsa bu uzmanların ihmalkarlıklarının da aynı seviyede kayıplara mâl olduğunu, hatta can ve mal kaybından çok daha ağır bedellere sebebiyet verebildiklerini göstermek için kısa bir hazırlık yapıyoruz. İhmalkârlık yapılmadığı takdirde ise binâları yapana mühendis, mimar veya müteahhit denemeyeceği hususuna da işareten temas edip bırakacağız. Bu nokta itibariyle felsefeci, bilimci, ilahiyatçı ve sanatçı da ihmalkarlık yapmadıkları takdirde, felsefeyi, bilimi, ilahiyatı ve sanatı nihai zemin olarak alamazlar. Bu neticeye önceki yazımızda Hz. İsâ’nın Kitâbından aktardığımız bir sözle işaret etmiştik.
Öncelikle “tesîs”, “binâ”, “inşaat”, “mühendis”, “mimar” ve “müteahhid” sözcüklerinin anlamlarına bakalım.
Bina kelimesi bir dayanak üzerine yapılan, yükseltilen şey demektir. “Mebni” bir dayanak üzerine yapılmış, “binaen (aleyh)”, “dayanılarak yapılmış”, “üzerine yapılmış” anlamlarında, dilimizde sıkça kullandığımız bina ile alakalı sözcüklerdir. Binanın olması için dayanak noktası ve yer (mekan) gerekir.
İnşaat kelimesi, “çıktı, kaynadı, doğdu, belirdi” anlamlarına gelir. Bina; yapmak fiiliyle meydana gelirken, inşaat yapmaktan farklı olarak “neş’et” ederek meydana gelir. “Menşe” sözcüğü de “kaynak, çıkış noktası” anlamında kullanılır. İnşa edilen şey elbette bina edilen şeydir; ancak meydana çıkan şey sadece malzemelerin birbirlerine bağlanmasından ibâret bir bina değildir. İnşaat, binadan evvel başlar.
Mühendis, “yer ölçmek, hesaplamak” anlamlarına gelen “hendese”nin ism-i failidir. Mühendis, hendese yürütür. Yer ölçümü yerine daha yaygın olarak “geometri” kelimesi kullanılır.
Mimar, “ömürlendiren, canlandıran, yaşam veren” anlamlarına gelen bir kelimedir. “İmar” ile “ömür” aynı kökten gelirler. Bir şeyi dayanıklı ve kalıcı kılmak o şeyi imar etmekle olur. Bu anlamda imar edilen şeye “ma’mûr” denilir. “Muammer” diye de uzun bir yaşamı olana denir. Eski kitaplarda bazı uzun ömür tarihi şahsiyetlerin “muammerûn”dan oldukları yazılır.
Müteahhid ise ahid verendir. Ahid, bir işte anlaşmak, söz vermek, emir vermek gibi anlamlara gelir. Ahdim olsun denir, yemin etmek anlamında. Taahhüd de ahid vermektir, daha çok “sözde ahid” anlamına da gelecek şekilde. Müteahhid, taahhüdün ism-i failidir. Hem söz veren, üstlenen hem de “güya söz veren, güya üstlenen” anlamlarına gelebilecek şekilde. Ahid ile taahhüd arasındaki bu farka dikkat etmeyi unutmadan, Allahın; Resûl-ü Ekrem’den evvelki ümmetlerden peygamverleri yoluyla ahid aldığını hatırlamak gerekir. Bu anlamda ahid, muayyen şartlar üzerine bağlılık sözü vermektir.
Hz. Musa’nın Kitabına “ahd-i atîk (eski ahid)”, Hz. İsa’nın Kitabına ise “ahd-i cedîd (yeni ahid)” derler. Bu isimlendirmeler ve ayrımların menşei ise Pavlus isimli kişidir.
Son olarak “te’sîs” sözcüğüne de bakalım. Yukarıdaki kelimeler gibi “tesîs” kelimesi de dilimize Arapçadan geçmiştir. Temellendirmek, dayanaklandırmak anlamına gelir. Esâs, temel demektir. Müessis, bunun ism-i failidir. Tesis edilene de “müesses” denir.
Bir bina; bir yerde, bir esas üzerine inşa edilir. Yer ve esas olmadan bina inşa etmek mümkün değildir. Binanın bekası ise imarına bağlıdır. Müteahhid, bir bina için gerekli değildir. Müteahhid, binasını meydana getirmeyi başkasına bırakanlara lazımdır.
Bu analizleri hatırda tutarak konumuza girelim. Konuya İnsanın dünyaya mahsus başlangıcı üzerinden girelim. Çünkü bir şey hakkındaki genel hüküm, o şeyin başlangıcı hakkındaki tasavvurun iktizasına girer. Yani bir şeyin başlangıcı hakkında ne tasavvur ediliyorsa, o şeyin hükmü önce oradan verilmiş demektir. Bu hüküm, verilecek her türlü hükmü de belirler. Başlangıç noktasıyla alakalı düşüncelerimizi de yazdıktan sonra “Beyt-i Ma’mûr’un gölgesindeki” “insana”, “ev taahhüd edenler”in evlerini incelemek için hazır olacağız.
İnsan ve Ev
İnsanın dünya yaşamı bir sınırla başlar ve ancak sınırlarda dönüşür, yeniden bir yeniye başlamak üzere. Dünyada kendimizi içinde bulduğumuz ilk ev ana rahmidir. Ana rahmi, ana rahmi öncesiyle bu dünya arasındaki sınır noktasıdır; bu yüzden de ne öncesine benzer ne de dünyaya; ve hem öncesine benzer hem de dünyaya. Çünkü her ne ki sınırdır; sınırlandırdıklarının hiçbirine benzemez ve hem de sınırlandırdıklarına aynen benzer; aksi halde sınır diye bir kavram ve ayrım diye bir idrak mümkün olmazdı. Sınır olmadan bir ev, bir inşaat, bir barınak yapmanın imkanı yoktur. Çünkü bunlar, sınıra çok benzeyen ama aslında sınırın kendisini mevcut ettiği çerçeve adını verdiğimiz bir sınırlandırma olmadan ortaya çıkamazlar. Bir yeri, bir alanı; etrafından, altından, üstünden, içinden ve dışından çerçevelemeksizin o yeri barınak yapamayız. Ana rahmi olarak bir sınırla başlayan yaşamımız, kabir olarak bir başka sınırla nihayetlenir. Bu nihayet, aslında bir başlangıçtır. Tıpkı ana rahmindeki başlangıcın aslında aynı zamanda ana rahmine evvel olan cân demine özel idrâkın bir nihayeti olması gibi. Ana rahmiyle başlayan yaşam kabirle sona erer. Ana bu dünyanın ilk barınağı, kabir ise son barınağıdır. Fakat esasen ana rahmi bir başka yaşamın son barınağı, kabir ise bir başka yaşamın ilk barınağıdır. Bu yüzden kabire “berzah” denmiştir. Berzah, “sınır mekanı” anlamına gelir. İnsanın hayatı başlangıç gibi görünen bir nihayette, ana rahminde başlar ve nihayet gibi görünen bir başlangıçta, yani kabirde sona erer. Bu iki sınırın arasına “yaşam” denir. Bu iki sınırın ötesine ise “cân demi”.
Ana rahminde, sanki orada sonsuza dek kalacakmış gibi, sonsuz güven duygusu ve saadet içinde bulunan insan, anne karnından dünyaya gelmek için aslında bir sınır değişikliğine geçer. Dünyaya geliş anı, tam olarak sonuz ikametgah zannedilen ana rahminin esasında bir sınır noktası olduğunun anlaşıldığı andır. Bu yüzden dünyaya gelen, içine doğduğu rahmin ve rahimde bulunduğu ahvâlin sadece bir sınır noktası olduğunu, o yerden çıkartıldığı zaman anlar. Burada sınır, bebeğin anne karnından ebenin eline geçtiği yer değildir. Burada sınır, bebeğin anne karnında bulunduğu 9 ay 10 günlük sürenin tamamıdır. Buradaki 9 ay 10 günlük süre, dışarıdan bakanlar açısındandır. Bebek açısından böyle bir süre deneyiminden bahsedemeyiz. Ebenin eline düşen bebek, az önce bulunduğu yerin başından beri aslında bir sınır olduğunu anlar. Bu sınır değişikliğinin manevi şiddeti, dışarıdan bakanlara sadece ve sadece kopartılan bir çığlık suretinde görünür. Dünyaya gelince ağlarız. Ağlamamız yaşadığımızın bir alâmeti kabul edilir. Şimdi aradığımız ilk şey bir evdir.
Sanıldığının aksine insanın barınma ihtiyacı çevre koşullarına bağlı tehlikelerden saklanmak, güvenilir bir alanda bulunmak gereksinimlerinden kaynaklanmaz. Çevreye bağlı gereksinimler, çevrenin algılanması ve tanınması hâlinde anlamlıdır. Fakat insanın evi, henüz çevresi söz konusu olmadan önce zaten mevcuttu. Bu yüzden çevreye öncelikli olan evi dikkate almadan çevreye bağlı gereksinimleri öne çıkartmak doğru olmayacaktır. Ev (beyt) insanın hakikatinden gelir. Ana rahmi, bu hakikatin bu dünyadaki sadece bir benzeridir. Sadece bir benzer olmak sebebiyle de bir durak olmaktan başka çaresi de yoktur. Ana rahmi gibi sonsuz saadet içinde bulunulduğu sanılan bir evin bile sadece bir durak olduğunun anlaşılması, anadan dünyaya gelen kişinin sonradan bulduğu çevreye bağlı olarak bir eve gereksinim duymasının asli olmadığını anlamak için dikkate değerdir.
Dünyada çevreye bağlı bir ev ihtiyacı, dünya öncesi aslî eve olan aidiyetin sadece bir mecazıdır. Mecazın hakikat olarak alınması ise, ancak ve ancak çevreye bağlı idrakın oluştuğu dünya sahnesinin hakikatın yerine geçirilmesiyle mümkün olur. Bu değiş tokuşun arkasında tam olarak aslî evin, mecazî evin yerine geçirilmesi için yaşanması gereken mecazın asla tebeddül edişi bulunur. Bu tebeddülün (bedelleştirmenin) ontolojik bir mahiyeti vardır. İnsan, varlık olarak asli evi kaybeder (gayb eder); ve üstelik kaybetmiş olduğunu da unutur. Kaybettiğini unutan ise, bir kayıp olduğunu farkedemez. Ancak bu farkedemeyiş, kaybedişin bıraktığı ontolojik izi engelleyemez. Bu iki husus (kaybın unutulması ve unutuştan kalan iz) aynı anda olmadan insana mahsus kayıptan söz etmek mümkün olmaz. Çünkü insana mahsus bu kayıp aynı zamanda insana mahsus gafletin ne olduğunun anlaşılmasını sağlayan şeydir. Önceki yazıda zikrettik, gafil diye burnunun ucundaki gerçeği görmeyene denir. Burnun ucundaki gerçek, kaybedişin izi olarak hep orada bulunur.
Burada insan canı ve bedeni hakkında önemli bulduğumuz bir tasavvuru dile dökmek istiyoruz.
Ontolojik bir bağlamda ele alındığında ev, aynı zamanda insanın bedeni hakkında da önemli açılımlar sağlar. Ana rahminde oluşmaya başlayan ancak dünyaya geliş sonrasında tekmil işlevleriyle tanışılan beden, can cihetinden bir ev gibi davranır. İnsanının bütün içsel hâllerini dışsal yüzünün arkasında saklı tutulabilmesinin verdiği güven duygusu ve hatta bazen, son derece ilginç bir şekilde, bundan duyulan haz duygusu dikkate alınırsa; bedene bir ev, bir barınak muamelesi yapan içteki gizin bu tuhaf yanlarını hissedebiliriz.
Genel bir nesne kuramı oluşturmak için insan bedeni ve canı arasındaki irtibatın mahiyetini, diğer nesnelerin oluşumunu anlamak için bir yansıtma ve benzetme ve ayrımlandırma esası olarak almak, insan ve doğa arasındaki irtibatın felsefe ve bilimciler elinden artık gitgide kelimenin tam anlamıyla körleştirmekten başka bir şey olmayan muammalara terkedilmesini önlemek için iyi bir başlangıç noktası olacaktır. Bu da, canlıdaki canın, bir evrilme sürecine dahil olabilmesi için candan başka bir can gibi ortaya çıkışı ve böylece kendinden başka bir bios olarak müstakilmiş gibi kendine münhasır bir geçmişli hikayeye girmesi neticesinde canlı bedende saklanan (!) can olarak anlaşılmasını ve böyle bir anlayışla örülecek kavramsal bir dizgede merkeze alınmasını gerektirebilecektir. Böyle bir anlayış esasında her şeyi yeniden yazmak, biyolojik canın mevcut canlı anlayışındaki merkezi konumunu değiştirmeyi göze alabilenlerin başaracağı bir iş olacaktır. Bunların “bilimsel” dayanaklarının ortaya çıkartılması ise ancak biyolojinin mevcut sınırlarının bilimsel şekilde yok edilmesi ve yeniden sınırlandırılmasıyla mümkündür. Bu sınırların bilimsel şekilde yok edilmesi de, bilimselin kendi başına ayakta durmadığını görmek ve sonra buna bir ayak aramakla elde edilir. Bu ayağın ontolojik keyfiyeti can’dan gelecektir; anlayışa giren ciheti ise kavramla görülecek, muhakeme açısından mantıkla yükseltilecektir.
İnsan ve evi meselesine geri dönelim.
Asli evini kaybeden insanın asli eve muhtaç olduğu gerçeği sebebiyle insana yapılacak en büyük iyilik insanı evine yakınlaştırmak, en büyük kötülük ise insanı evinden uzaklaştırmaktır. Yakınlaştırmanın yolu insana evinden başka girdiği evlerin kendi evi olmadığını göstermekten geçer. Uzaklaştırmanın yolu ise insana kendi evinden başka evlerin asli evi olduğunu yutturmaktan geçer. Dolayısıyla bunlardan ilki uyanış, diğeri ise aldanış keyfiyetindedir. İyiliği eden uyandırır, kötülü eden ise aldatır. Her ikisi için de asgari olarak insanda hazır bulunması gereken bir karar olması gerekir. İnsan kendisini açmadığı müddetçe ne uyanışa ne de aldanışa uğrayabilir. Uyanış cihetinin incelenmesi şimdilik konumuz değildir. Bu yüzden bu noktaları zımnen anlaşılacak şekilde aldanış hakkında yazdıklarımızın içine saklıyoruz. Bir sonraki yazıda, bu yazının başında belirtilen noktalar itibariyle, aldanış ve aldatışla ilgili meseleleri kısaca açmaya gayret edeceğiz. Bu yüzden insana ontolojik manada asli bir ev yapmak suretiyle insanı asli evinden uzaklaştırmanın biçimlerinden en önemlisi olan bazı kurumların işleyiş mahiyetlerini incelemekle devam edeceğiz.

