Sözde Ulema’nın Zihinsel ve Psikolojik Teşrihi

Olsa ile bulsayı ekmişler, hiç bitmiş

Önceki yazıda cari islami ilim geleneğindeki ilim anlayışı hakkında iki temel soruna dikkat çektik. Bu temel sorunlar cari İslam ilim geleneğinin, “hayli dar bir birey tasavvuru”nu merkeze almış olması, ve Peygamber’i takip etmesi iddiasına rağmen, bizzat İlim ile alakası olmayan, esasen eksik ve abartılı “teknik” ve “dar” alanlara, merkezî ilim olduğu yönünde pâye vermiş olmalarıdır.

Bu iki hususun üzerinde durulduğu takdirde, cari ilim anlayışının ve ilmi sahiplenenlerin ne denli büyük engellere sebebiyet verdikleri anlaşılabilir. Bu iki husus itibariyle, cari ilim anlayışının ve bu ilmi sahiplenenlerin, yalnızca yanlış bilgi tasnifi veya eksik bir eğitim anlayışı ortaya koymadıkları, bilakis insan ile ilim arasına ciddi engellere sebebiyet verdikleri görülecektir. Mesele, hatalı kavramlar, hükümler veya yöntemler ve bunların düzeltilmesi değildir. Mesele, insan’dır ve insanın bulması gereken ilimdir. Cair İslam ilim geleneğinin çizilen çerçevede neden oldukları sorunlar ve engeller, insanı ve ilmi yakından ilgilendiren sorunlar ve engellerdir.

Önceki yazıda çizdiğimiz çerçeveye dayanarak, bu yazıda söz konusu engellere sebebiyet verenler hakkında iki temel noktadan mülahazalarda bulunacağız.

Bu noktalar, ulema geçinenlerin zihinsel ve psikolojik ahvalleridir.

Cari İslam ilim anlayışını bugün taşıyan ve sayıları çok kalabalık olan İslam ilim geleneğinin önemli sayıdaki zümresi, bu iki temel ahval içinden incelenmelidir. Biz bunu burada çok kısa ve özet şekilde belirteceğiz.

Zihinsel ahvalden başlayalım.

Bugün İslam ilim geleneğinde ulema geçinenlerin en temel zihinsel sorunu, yaptıkları faaliyetin söz tesisi ve muhakemeden öteye geçmediği halde, kendilerini ilim sahibi addetmeleridir.

Bu eğilim, İslam epistemolojisinin klasik dönemde vahiy, akıl ve içsel diğer meleki faaliyetleri birbiriyle bütünleştiren bir hiyerarşi kurmasına rağmen, cari geleneğin bu hiyerarşiyi giderek düşürüp düzleştirerek yalnızca metinsel-teorik faaliyeti merkeze almasıyla daha da belirginleşmiştir.

Metinsel-teorik faaliyeti merkeze daha çok almak, aslında ilmin söz tesisi ve muhakeme faaliyetiyle sınırlandırılmasından doğan mecburi ve beklenen bir sonuçtur.

Cari ilim anlayışında ulema olarak kabul edilenlerin büyük bir çoğunluğunun yaptığı, esasen söz tesisidir, ve kısmen de muhakeme faaliyetidir.

Cari ilim anlayışı itibariyle ulema denilenlerin ilk önce saptanması gereken yönlerinin başında, yaptıkları şeyin söz tesisi ve muhakeme faaliyetinden öteye geçmediği olmalıdır. Yani onların ilim diye bildiklerinin söz’den ibaret olduğu, ve çalışmalarının insanın içsel idrakı bakımından muhakeme faaliyetini aşmadığı anlaşılmalıdır.

İlim, söz değildir, ve ilim, muhakeme faaliyetini aşmayı gerektirir.

Bu büyük ve önemli konuyu kısaca şöyle anlayabiliriz:

Önce söz tesisi açısından bakalım.

İlim, insanın içindedir. İlim insanın içinde mevcuttur. Dışta ilim mevcut değildir. İlmin, fiziksel, duyusal bir yönü yoktur.

Söz de insanın içindedir. Söz insanın dışında değildir ve dışında da yer tutmaz. Söz, insanın içinde tesis edilir ve içinde idrak edilir. Mekanı içseldir.

İçte olan ilmin, yine içsel olan söz’ü de olabilir. Yani ilim, söz’e dökülebilir bir şeydir.

Tekrar edelim, söz de içseldir. Söz de içte tesis edilir, içte yapılır.

Ancak ilim ile söz aynı şeyler değildir ve aynı içsel mekanlarda bulunmazlar.

İlim, söz’ün mekanını aşar, ilim’in esasen sözle zorunlu bir bağı da yoktur.

Diğer önemli nokta, ilmin bir tesis olmadığıdır. İlim, tesis edilebilecek bir şey değildir. İnsan kendi içinde İlme bağlanır, ilmi tesis etmez.

Ancak söz ise, bir tesistir. Söz’ü, insan tesis eder, kendi içinde.

Söz’ün tesisinin bir çok farklı zemini olabilir. O, insanın hangi zeminde ve hâlde olduğuyla ilgilidir. Ancak söz, kendi mahiyeti itibariyle, ilim değildir, ve bir tesistir. Tesis edilerek meydana getirilir.

Söz’ün tesisi, söz’ü tesis edenin ilmi olduğunu göstermez.

İlim sahibi olan, onu söz’e dökebilir; ama söz sahibi olan, sadece söz tesisi yoluyla ilme bağlanamaz.

Söz tesisi, insanda ilim olmadan da yapılabilir.

Söz, içseldir, içte idrak edilir, içte taşınır. Ancak sözün kendisi bir ilim değildir.

Cari ilim anlayışını taşıyanların büyük çoğunluğu, söz tesisini ilim zannederler. Sözü tesis etmekle, ilme ulaştıklarını vehmederler. Oysa ellerinde bulunan içsel esas, söz’den ötesi değildir.

Tesis ettikleri söz’ler ise, kendi ahvallerine bağlıdır.

Bu ulema, kendi ahvallerinin ne olduğunu dikkate almaksızın, söz tesis etmenin, ilim teşkil etmek olduğunu düşünür, ilme eriştiklerini zannederler. Oysa yaptıkları, sadece söz tesis etmektir.

Kısaca açtığımız bu çerçeve itibariyle, bu ulemanın, ilmin uleması değil, söz’ün uleması olduğunu saptamak gerekmektedir. Bu nedenle bu türden ulemaya da “söz’de ulemâ” denir.

Cari ilim anlayışında söz tesisi, daha belirgin olarak metin tekrarı, kavramsal ayrımlar ve muhakeme yürütmek yoluyla yapılır ve bunlar doğrudan ilmin kendisiyle özdeşleştirilir. Oysa bunlar ilim değildir. Esasen söz tesisidir, ve faaliyet olarak da muhakeme faaliyetinin dairesi içinde kalmaktadır, muhakemeyi hiçbir şekilde aşamadan. Oysa ilim, muhakemeyi bizzat aşar, hem de ziyadesiyle.

Sözde ulema, söz tesisi ve muhakeme faaliyetinin içinde hareket ederler. Ancak kendilerini ilmin deryasında gibi gösterirler, gerektiğinde en mütevazı şekilde.

Üstelik gösterdikleri söz tesisi ve muhakeme faaliyetinin de hakkını verdikleri söylenemez.

Bunu anlamak için muhakeme faaliyeti açısından da konunun dikkate alınması gerekmektedir.

Bu noktayı da kısaca açalım.

Muhakeme faaliyeti, insanın söz tesisinde icra ettiği içsel düşünce faaliyetidir. Zihinde hüküm kavramak, hüküm tesis etmek, hüküm ayırmak için, muhakeme faaliyeti icra edilir.

Ancak muhakeme faaliyeti, kavradığı, ayırdığı ve tesis ettiği hükmün, aslı olup olmadığıyla ilgilenmez.

Muhakeme faaliyeti, eline geçeni kendi düzenekleri marifetiyle muhakemeye tabi tutar, o kadar. Muhakeme faaliyeti eline geçenin ne olduğuyla ilgilenmez.

Bu nokta sözde ulemanın önemli açıklarından biridir. Bu noktanın üstünde dikkatle durulursa, sözde ulemanın süregiden tartışmalarında konu ettikleri meselelerin bir çoğunun ilim bakımından gevezelikten ve boş işten öte bir şey olmadığı da açıkça görülür.

Diğer önemli bir husus, muhakeme faaliyetinin hakkının verilmesi hususudur.

Sözde ulema, muhakemeden ibaret icraat gerçekleştirse de, aslında muhakemenin hakkını verdikleri de söylenemez.

Çünkü muhakeme faaliyetinin hakkı, bizatihi kendi zeminini açmak istemesi hâlinde görülür. Yani muhakeme faaliyetinde, muhakemenin bizatihi mevcudiyet esasına yönelip, kendi zeminini açmaya varmadan, hiç kimse muhakemenin hakkını veremez. Çünkü muhakemenin hakkının ne olduğunu bilmez.

Diğer bir tabirle, muhakemenin zeminine yönelmeden, muhakemenin hakkından gelinemez.

Hakkından gelmedikleri muhakemenin kendisine yaslananlar ise, mesela bu sözde ulema zümresi, muhakemenin ötesine geçemeyecekleri gibi, muhakemeyi yetkin şekilde icra etmekten de uzak kalır.

Muhakemenin hakkı, sözler arasında yeni bir söz tesis etmekle bitirilemez. Muhakeme, kendi imkânının hangi zeminde ortaya çıktığını da soru konusu edebilmelidir. Muhakeme, kendisini mümkün kılan zemine yönelmeden, kendi faaliyetini tamamlamış olmaz.

Muhakemenin hakkını vermek için, muhakemenin hakkından gelmek, yani muhakemenin ötesine varmak gerekir.

Muhakemenin ötesine geçmek ise, evvela muhakemenin zemininin açılmasıyla başarılır.

Sözde alim, muhakeme ettiği şeyleri bilebilir; fakat muhakemenin neye dayanarak gerçekleştiğini, zemini açmadığı müddetçe, muhakemenin içinde kalarak bilemez. Sözler arasında bağlantılar kurabilir; fakat kendisinde sözün nasıl meydana geldiğini, idrakin nasıl teşekkül ettiğini, hükmün hangi zemine ait olduğunu ve bütün bu faaliyetin insanın kendisinde neye tekabül ettiğini teşhis edemez.

Zemin açılmadan muhakemenin üzerine başka şeyler eklemek de muhakemeyi aşmak demek değildir. İnanç, duygulanım, sezi, hâllenme, taklit, tekrar, ritüel vb şeylerin hiçbirisi muhakemenin zeminini açmaya yetmez.

Zemini açma becerisi gösteremeyen sözde alimler, bu alakasız ilave işlerle kendilerini oyalarlar, kendilerini ikna ve tatmin ederler, ancak bu oyalanmanın da onlar için zemini açmak bakımından hiçbir çaresi yoktur.

Aksine bu oyalanmalar, muhakemenin zeminine temas etmeye yönelik çaresizlik ve zaafiyet göstergesidir.

Sözde ulema muhakemenin zeminine ulaşamadığında muhakemeye başka şeyler ekleyerek onu hapse dönüştürür.

Muhakemenin zeminini açamadan, hakkını bilemeden, hakkından gelemeden, muhakemeyi daha da berkitir, daha da içine hapsolur, ama onun hakkını da veremez.

Burada “söz” meselesi ayrıca önem kazanmaktadır.

Yukarıda kısaca değindik, sözde ulema, söz tesisi yapmaktan öte bir şey bilmezler. Söz tesisinde de, Allah’ın sözünü, Peygamber’in sözünü, ve gerçek alimlerin sözünü esasa aldıklarını öne sürerler. Ancak dikkat edilmesi gereken şey, burada şudur:

Allah’ın sözü, ancak Allah’ın indirdiği yerde gerçektir. Peygamber sözü, ancak Peygamberin mahallinde gerçektir. Sahih ve hakiki alimlerin sözü, ancak onların ilmine ayak basıldığı yerde gerçektir. Geri kalan ise, sadece söz tekrarıdır, taklittir ve söz’deki alimlerin kendi içsel ahvalleridir.

Bir insan Allah’ın sözünü söyleyebilir. Onu ezberleyebilir, aktarabilir, açıklayabilir, başka sözlerle ilişkilendirebilir, onun üzerine uzun uzun muhakemelerde bulunabilir. Fakat bunların hiçbiri, Allah’ın sözünün o insanda tahakkuk ettiğini göstermez.

Bu durum Peygamber ve hakiki alimler bakımından da aynen geçerlidir.

Sözün söylenmesi ile sözün insanda gerçekleşmesi arasında fark vardır. Cari ilim anlayışında ise bu fark büyük ölçüde ortadan kaldırılmıştır.

Ulema denilenler, sözü kendilerinde kendi içsel ve zihinsel ahvalleriyle tekrardan tesis ettiklerinde, sözün kendilerinde gerçekleştiği zannını oluştururlar.

Bu hasepten onların ilimden pâyeleri, esasen “zann’dan” ibarettir.

Söz, onların zihinsel yapılarından, alışkanlıklarından, tahsil biçimlerinden, kavramsal donanımlarından ve önceden teşekkül etmiş kabullerinden geçerek yeniden kurulmaktadır. Bu yeniden kuruluşların da Allah’ın sözüyle bir şekilde alakalı olduğu zannedilmektedir. Hatta bazıları bunu, aynen Allah’ın sözü olarak görmeye yönelecek kadar ileri gider, kendi nefsinde.

Hâlbuki kişinin kendi ahvaline göre tesis ettiği söz ile Allah’ın kelamının kişide gerçekleşmesi aynı şey değildir.

Bu ikisi arasındaki fark gözetilmediğinde, insan kendi zihinsel faaliyetini ilim zannetmeye başlar.

Daha da önemlisi, kendi zihinsel faaliyetini Allah ve Peygamber ile alakalı bir faaliyet olarak gördüğü için, kendi sözünü Allah ve Peygamber adına konuşulmuş bir söz seviyesine yükseltir.

Tesis ettikleri, kendi ahvallerine münasip sözlerden ibarettir; Allah ile ve Peygamber ile alakaları yoktur.

Burada “alakaları yoktur” derken kastımız, onların Allah’tan veya Peygamber’den bahsetmemeleri değildir. Bilakis bütün faaliyetleri Allah’tan, Peygamber’den, vahiyden, sünnetten ve dinden bahsetmek üzerine kurulmuş olabilir; ama mesele, söz etmenin ve bahis açmanın kendisinin, sözü elinlerle bir alaka oluşturmaya yetmediğidir.

Bir şey hakkında konuşmak ile o şeyin hakikatiyle irtibat kurmak aynı değildir.

Allah hakkında konuşmak, Allah ile irtibatın gerçekleştiğini göstermez.

Peygamber’in sözünü aktarmak, Peygamber’in getirdiği şeyin kişide gerçekleştiğini göstermez.

Bir hükmü bilmek, o hükmün dayandığı ilmi zemine sahip olunduğunu göstermez.

Bir metni açıklamak, metnin işaret ettiği hakikatin insanda açıldığını göstermez.

Söz tesisinin ilim olmadığını anlayan, bunları da hayli hayli teslim eder.

Ama asıl mesele, söz tesisi, muhakeme faaliyetinin hakkını vermemek ve zann’ı ilim olarak görmek meselesidir.

Bunların hepsi, sözde alimlerin kendi içsel hesaplaşmalarıyla ilgilidir, bunların tamamında kişi kendi içinde hesaplaşma yapmadan, bu saptamaların hiçbir anlamı da yoktur.

Dışarıdan bakılarak yapılan saptama, sadece tahlil olarak kalır. Asıl iş, kişinin kendisiyle hesaplaşmasındadır.

Söz tesisi ile ilim ayrımı yapılmadığında, kısmi taşıyıcılık ile gerçekleşme de birbirine karıştırılır.

Sözün aslının insanda tahakkukunun zorluğu nedeniyle, sözün tekrarına verilen müsade, sözde alimleri mazur eylemez.

Çünkü sözün tekrar edilebilir olması, sözün gerçekleşmiş olduğu anlamına gelmez, ve kendilerinde ilim olduğunu öne sürenlerin bu hususta bir mazeretleri yoktur.

Bir sözün binlerce defa aktarılması, o sözün insanın kendisinde bir defa olsun gerçekleştiğini ne gösterir ne garanti eder. Aynı şekilde bir sözün yüzyıllar boyunca muhafaza edilmiş olması da onu taşıyan herkesin o sözün ilmine sahip olduğunu göstermez.

Sözde ulemanın tesis ettikleri, kendi ahvallerine münasip söz’den ibarettir, Allah ile ve Peygamber ile alakaları yoktur.

İlim ehli mazur değildir.

İlim iddiasında olan, mes’ûldür.

Cari ulema düzeninin asıl problemi ise bu yüzleşmeyi ilmin dışında bırakmasıdır. Sözün tekrarını yeterli, muhakemenin işletilmesini kâfi, metnin taşınmasını ise ilim ehli olmak için ehliyet sayarak insanın kendi içindeki zeminine yönelme gerekliliğini soru konusu olmaktan çıkarmasıdır.

Böylece ilim, insanın kendisinde gerçekleşmesi gereken bir hakikat olmaktan çıkarılmış; insanın dışında taşınan, sınıflandırılan, açıklanan ve yeniden üretilen bir söz düzenine dönüştürülmüştür.

Sözde ulema, söz ve muhakeme ile oradan oraya dönüp dolaşmayı da, ilmi işler mesabesinde göstermişlerdir.

Oysa sahih ilmin sahibi hakiki alimler, her bir şeyi bir yana bırakıp, işittiklerini ve aklettiklerini, kendilerinde sağlam bir zeminde tahakkuk ettirmeye yönelirler, ve oradan oraya savrulmazlar.

Bu noktada bütün işi özü özetiyle anlatan bir fıkrayı anımsıyoruz, psikolojik ahval teşhiri konusuna geçerken: Nasreddin Hoca birgün almış sâzı eline çalıyormuş. Başka sâz çalanlar da toplanmışlar oraya. Diğerleri bilindik hâlde perdeler arası el gezdiriyormuş ama bizim Hoca bir perdeye sabitlemiş elini, diğer eliyle habire mızrab vuruyormuş. Ahâli sormuş: a Hoca, sen niye onlar gibi elini gezdirmiyosun da bir yerde sâbit tutuyorsun? Hoca cevâblamış:

"Onlar benim durduğum 'yeri' arıyorlar".

Her alime düşen, esasen Hoca’nın durduğu yer gibi, bir yerde durmak olmalıdır. O yer, onun kainattaki asli yeridir. Alimin arayacağı, kainattaki kendine mahsus asli mekanıdır, başında da sonunda da. Gerisi onun işi değildir, gerisi kendisine verilecek vazifedir.

Bu bahsi bu şekilde kısaca sonlandırarak, şimdi sözde ulemanın psikolojik ahvali hakkındaki daha dikkat çekici konuya gelelim.

Sözde ulemanın psikolojik ahvallerinin temelden açılması için sorulması gereken ilk soru, sözde ulemânın, ilim diye tüm çekirdiklerini, ana dayanaklarını nereden aldıklarıdır.

Önce bu noktayı belirtmek lazım. Bunlara ilim nereden geliyor?

Bakıldığında sözde alimlerin ilmi, Kitap, Sünnet, Akıl ve hakiki ulemanın yolundan edindikleri görüntüsü verilerek belirtilmektedir. Kendilerini bu şekilde göstermektedirler.

Ancak yukarıda söyledik, sözde ulema, ancak ve ancak söz’dedir. Kitap, Sünnet ve Akıl, söz değildir. Hakiki ulemanın yolu da, sözün ötesine uzanmaktadır.

Sözde ulemanın ilmi bu nedenle, aslında taklitten ibarettir. Ve bu taklit, literatürdeki “mukallitlik” tanımıyla sınırlı değildir. Aksine literatürde yer alan “muhakkik”, “müdekkik”lik tanımları da, aslında hâlâ İlim itibariyle taklit seviyesindedir. Taklitten çıkmak, söz’ü ve muhakemeyi aşmayı gerektir.

Sözde ulemâ, Hakiki İlm’in sözleri bakımından, aslında taklitçidir, muhakkik değil.

Muhakkik, tahakkukla gerçekleşir. Tahakkuk ise, sözün ve muhakemenin aşılmasını gerektirir. Çünkü ilim, sözün ve muhakemenin ötesindedir.

Bu bakımlardan, sözde ulemanın içsel ahvalinde öncelikle taklitçi olduklarını görmek gerekmektedir. Bu noktayı açalım.

Tekrar edelim, sözde ulemanın en başta teşhis edilmesi gereken psikolojik hali, taklitçiliktir.

Bunlar Hakiki İlm’in bazı sözlerini duyar, öğrenirler; ancak bu sözün aslını kendilerinde tahakkuk etitirmeden, sözleri kendi üzerlerine giyinerek taklit icra ederler.

Burada takliti iki yönlü anlamak gerekir.

Birinci yön, içsel taklittir.

Sözleri, hükümleri mevcuttur, ancak sözün kaynağı içlerinde mevcut değildir.

Taklit yoluyla kendilerinde varmış gibi yaptıkları ilmi, kendi üzerlerinde sergilerler. İçlerinde sözünü ettikleri ilmin hiçbir yeri yoktur.

Bir takım büyük isimleri, büyük kitapları, önemli hükümleri ve kavramları yanyana getirerek kendilerinde ilmin söz alanını oluştururlar, ancak oluşturdukları bu alanın tamamı esas itibariyle kendilerinden başka yerlere aittir, ve onların yaptıkları bunları kendi zihinlerinde taklit yoluyla tesis etmek, ve elde ettiklerini tertip etmekten ve yeniden üretim için kullanmaktan ibarettir.

Taklit yoluyla tesis ettikleri şeylerin hepsini tahakkuk etmiş gibi hissederler. İlimden ve hikmetten çıkan sözlerin aslı kendilerinde olmadığı halde, bunları kendi nefslerindeki dar bölgelerde, benzeşim ve örtüştürmelerle, kendilerinde de varmış gibi hissederler.

Sözün aslı kendilerinde olmadan, sözün aslına benzeştirilen bir taklidî asla istinat ederler.

Bu taklidî aslın yerleşmesi, yaptıkları taklitin bir tahakkuk olarak zannıdır.

Yani sözde ulemanın içlerinde esasen tesis olunan sadece zann’dır, başka bir şey değill. Ancak zann’ın tesisi, onlar için asl’ın tesisi vehmini ve hissini doğurur.

Bu vehim ve hislerle harekete geçen sözde ulema, artık kendisinde ilimden bir pay sahibi olduğu düşüncesiyle, tahsil ettiği ve muhakeme ettiği sözleri, tertip ve yeniden üretimle kullanmaya başlar.

Tertip, muhakeme yetisine dayanarak yapılan bir işlemdir. Yeniden üretim ise, kendilerindeki zann esasında, kendi anlayışlarına göre ve yine muhakeme yetisi yoluyla gerkeçleştirdikleri bir diğer işlem.

Böylece zann’ın asıl’mış gibi tesis eden sözee ulema, zanna düşmelerinin ardısıra, tertip ve yeniden üretim yollarıyla bol bol ilmi faaliyet gerçekleştiklerine inanırlar, ve başkalarında da bu düşünceyi oluştururlar.

Oysa yaptıkları şey, zanna düşmekten ve taklitten ibarettir.

Bunların taklitlerinin ikinci yönü ise dışsaldır.

Dışsal taklit ile kastettiğimiz, takip faaliyetidir.

Sözde ulema, kendilerinden önce gelmiş olan hem hakiki ulemayı hem de sözde ulemayı, hâl, tavır ve tahsil gibi her konuda takip ederek tekrar ederler.

Bu çok güvenli ve meşruiyet sağlayan bir yaklaşımdır. Geçerli olduğu kabul edileni takip etmek, sözde ulemaya dışsal yönden meşruiyet imkanı verir ve kişisel iktidar hırslarını gerçekleştirmek adına da, bir hazırlıktır.

Sözde ulema, kendilerinden önceki müfredata, merasime, şekle, kıyafete, üsluba ve tavırlara sıkı sıkıya bağlıdır. Yaptıkları şeyin takip olarak bilinmesinden de hiçbir şekilde rahatsız olmazlar, zira bu takip, aynı zamanda alim olduklarını halkın gözünde onaylayan bir vesiledir.

Sözde ulemanın kendilerinden başkasını takip etmesi, sonu gelmez şekilde işleyen bir düzenektir. Bu düzeneğin içinde onların konfor alanları vardır.

Sözde ulema bu konforlu alan içinden çıkmaktan çekinir. Bu yüzden takip ettiğini öne sürdüğü gerçek ulema gibi icabında “aşmak” yoluna gitmeyi de bilmez.

Sözde ulema her türlü aşmayı, meşruiyetini yitirmek korkusuyla nihai olarak kendisinden uzak tutmayı tercih eder.

Ancak kendi içinde, aslında aşmanın tam tersine bir muadil olan yıkım isteği vardır. Bu yıkım isteğini ise, tatmin olacakları şeylerle dindirirler.

Sözde ulema, ilmin getirdiği aşma kabiliyeti ve görevini bilmez. Aşmak düşüncesinden dahi çekinir, ancak içten içe, takip ettiği her şeyi yıkmakla güdümlüdür. Bu güdüyü kimseler bilmez.

Kısaca toparlarsak, sözde ulemanın iki yönlü taklitçiliği gizli güdüleri, onların işlerini görmek için içinde oldukları en merkezi düzenektir.

Sözde ulema bu suretle kendilerini yürütürler, tekrar tekrar.

Taklitlerinin altında, gizli güdüler doludur.

Sözde ulemanın ikinci dikkat çekici psikolojik ahvali, iktidar hırsıdır.

Sözde ulema, harîstir. Ve harîs olmaları nedeniyle ün yaparlar, iş görürler. Bu noktayı da kısaca belirtelim

Sözde ulemâ, yeryüzünün en hırslı, en harîs mahlukları arasında sayılmalıdır. Bu konuda, beldeleri talan eden, mala, cana eman vermeyen haydut ve eşkiyanın dahi kendileriyle yarışabilmesi söz konusu değildir.

Beldeleri talan eden haydut ve eşkiya, kaba kuvvetle hareket etmekten çekinmeyen, ve ancak kaba kuvvetle defedilebilen iktidar hırslılarıdır.

Sözde ulema’yı defetmenin, alt etmenin yolu, daha incelikli olması gereken işlerden geçer. Onların tercihi bu nedenle ilimdir. Bu nedenle sözde ulema, haydutlarla aynı güdülere sahipken, haydutlar gibi kendilerini ele verecek yollara sapmayıp, izafeten daha zor olan ilim görünümlü alanlara yönelirler.

İktidar hırsını çok kadim zamanlardan kalan yamyamlık ve avcılık esasında düşünmek gerekir.

Sözde ulema yamyam gibi insanın içsel esaslarını yutmak, yemek iştahındadır, ve yeteneksiz, tahsilsiz gördüğü insanlara bir avcı güdüsü ve stratejisiyle yaklaşır.

Avcının nasıl fiziksel alet edevatı varsa, sözde ulemanın da soyut aletleri, silahları, tuzakları vardır. Bu aletler yoluyla, insanların içlerini avlarlar, ve kendilerine çekerler.

Ancak sözde ulemanın hırsı ve iştahı avlanmakla dinmez; sözde ulema, iktidarı ele geçirene değin durdurulamaz isteklerin sevki altındadır.

Bu hususun eski zamanlardan günümüze sayısız örnekleri, sayısız acı neticeleri görülmüştür.

Hiçbir belde, tesis edilen öğretiler kadar etkili bir yolla tesir altına alınamaz. Hiçbir insan, zihninin ve nefsinin derinliklerine vurulan soyut kuşatmaların etkisi mesabesinde boyunduruk altına alınamaz.

Bir insanı hapse atabilirsiniz, ancak içinde ne düşüneceğine veya inancına tesir edemezsiniz.

Sözde ulema, insanın içlerinde ne düşüneceklerine değin tesir etmenin yollarını ararlar. İnsanların nasıl düşüneceği, nasıl inanacağı, nasıl duygulanacağına kadar, insanların içlerinde gözleri vardır.

Sözde ulemayı kendisine mutlak teslimiyet dışında hiçbir şey dindiremez; bu teslimiyet ne ölçüde eksik ise, sözde ulema o seviyede çarpık hallere girer, ve daha da hırslanır.

Ancak görünürde olanların tamamı, ilim faaliyeti, tedris, bilgi, akıl yürütme olarak çerçevelenir.

Yukarıda söyledik, sözde ulema kurnazdır, ama akıl’lı da değildir.

Avcılık suretiyle kurnazlığını, yamyamlık suretiyle akılsızlıklarını düşünmek, ne demek istediğimizi çok daha açık şekilde gösterecektir.

Sözde ulema akıllı olsaydı, yamyamlık etmezdi. Ancak akılsızlıkları küçümsenmemelidir; zira sözde ulema cihanda eşi benzeri zor görülür avcılık yöntemleriyle kendilerini donatmış sinsiler, kurnazlar zümresidir.

Sözde ulemanın yamyamlığının ve avcılığının tehlikesinden korunmak, akıllı olmaya bağlıdır. Akıllı kişi, ne yem olur, ne de av. Kısaca bunu da böyle ifade edelim ve son ve asıl önemli noktaya gelelim.

Sözde ulemanın son olarak en dikkat çekici psikolojik ahvali olan, cinsel sapıklıklarına.

Bu hususta öncelikle belirtelim ki, dinsellik ile cinsellik, insanın içsel fiilleri bakımından, son derece benzeyen ve örtüşen şeylerdir.

Cinsellikle ilgili her konu, dinselliğe, dinsellikle ilgili her konu da bir yerde cinselliğe benzer.

Açmadan geçeceğimiz bu konuda bize lazım olan tek kavram, “temas”tır. Cinsellik de dinsellik de, ruhsal “temas” ile alakalı yerden, benzeşim gösterir; buna değinmekle yetinelim.

Temas, insanın en gözardı edilemez, en dönüştürücü, en duyarlı, en şiddetli hassasiyetidir. Temassızlık da, en belirleyici, ayırıcı, ihtiyaç halinde ise şiddetlendirici şekilde göz ardı edilemez hassasiyettir.

Sözde ulema, kendilerinde İlim ve Akıl bulunmadıığı için, şiddetli temas ihtiyacındadır.

Hiçbir söz tesisi, ve muhakeme faaliyeti, ruhun geniş temas ihtiyacını karşılamaya yetmez. Temas ihtiyacının tek çaresi, bu ihtiyacın ortadan kaldırılmasıdır. Ruhun temas ihtiyacı, hiçbir şekilde tolere edilemez.

Temas’ı en geniş anlamıyla düşünmek gerekir. Alışık olduğumuz fiziksel temas, geniş manada temas’ın sadece bir cüz’üdür.

Mesela kavramsal mahiyetteki temaslar, geniş manadaki temas’ın bir diğer cüz’üdür.

Mesela mantıktaki kıyas, bir temas faaliyetidir; doğru ve sâlim mantıksal temas’tan yeni bir fikri varlık getirme çabası bu minvalde anlaşılmalıdır.

Sözde ulema kavramsal, muhakemesel ve sözsel temas faaliyetleri marifetiyle, ruhlarında temasın çeşitli biçimlerini deneyimleyen kişilerdir.

Ancak yine de bu çeşit temasların hiçbirisi, asli temas ihtiyacı içinde olan için yeterli değildir, bunlar meşru temas biçimleri de değildir.

Asli temas ihtiyacında olanın, bu ihtiyacı gidermesinini ki yolu vardır. Bunun biri İlim ve Akıl’dır; diğeri ise, insanların İlim ve Akıl’a açılan mahalleri itibariyle, ele geçirilmesidir.

Sözde ulema, İlim ve Akıl sahibi olmadığından ve şiddetli temas ihtiyacından, diğer insanlara yönelirler.

Bu geniş ve mühim konuyu uzatmadan söylersek, sözde ulemanın geniş manadaki şiddetli temas ihtiyacının giderilme girişimi, öğrenci suretinde bulunan varlıkları hakimiyet altına almakla gerçekleştirilir.

Dinleyici, henüz bir öğrenci değildir, ancak dinleyici, öğrenci edilmeye daha açık biridir. Bu sebeple dinleyici demiyoruz. İşin asgari olarak sureti, öğrenciliktir.

Bir kimseyi öğrenci edinmek, o kişiye çok fazla yakınlaşmakla mümkündür. Bu yakınlaşmalardaki kur sürecini burada açmayacağız.

Ancak nihai olarak temas ve birleşim, öğrenci edilenlerin toprağına kast etmekle yapılır.

Sözde ulemanın bir kısmı, ne yaptıklarını gayet iyi bilir; önemli bir kısmı ise, yapılanın içinde aldıkları hazzla kendilerini kaybeder, yapar ama ne yaptığını kısmen idrak ederler, ve yaptıkları şeyden de bile isteye hiç geçemezler.

Öğrenci edinimi, ve öğrenciye temas ve nihai olarak tohumlama girişimi, cinsel benzerlikler gösterir.

Sözde ulema, kendisinde İlim ve Akıl olmadığı için, öğrencisine cinsel esasta olmayan bir temasta bulunamaz.

Bir öğrenciye cinsel olmayan temas, ancak İlim ve Akıl’la mümkündür.

İlim ve Akıl sahibi, öğrenci suretindekine kendisinde de olanı açar; sırrını kendisine ve sahibine bırakarak.

Sözde ulema ise, İlim ve Akıl sahibi olmadan, kendisindeki söz’ler ve nefsindeki saklı esasları vasıtasıyla, öğrenci suretindeki varlıklara “dokunma” gayretindedir; daha ötesi değil.

Sözde ulema’nın halka yönelişi, bu bakımlardan, pek cinseldir. Bu nokta iyice anlaşılmadan, sözde ulemanın İlmin önünde nasıl bir engel oluşturduğu yeterince görülemez.

Sözde ulemanın cinsel olarak sapıklığının bir sınırı yoktur. Bu kısa risalede bunların bir çok önemli türüne dahi değinemeyiz.

Son olarak, sözde ulema zümresindeki önemli, sivri ve derin bazı kişiliklerin, türlü yollarla başlattıkları temas girişimi, bizatihi İlim ve Akıl sahiplerine de yönelmek ister, bunu da belirtelim yeter; Lut Kavmi’nin, Lut Peygamberin Hane’sindekilere yöneldikleri gibi.

Lut Kavmi’nin hem Hane öncesi yaptıkları, hem Hane’ye kastetmeleri sonrasında, başlarına nelerin geldiğini hatırlatarak, sözde ulema hakkındaki bu muhtasar risaleyi nihayetlendirdik.