Gerdan'ın Güvercinini Arzulaması
 

Cinselliğin bir cihetiyle tabulaşarak diğer cihetiyle ayağa düşürülerek doğasından saptırıldığı dönemlerden birini daha yaşıyoruz. Her iki cihetiyle doğasından sapan cinsellik, bu suretle ne yaşanması ne de konuşulması mümkün olmayan bir gelişigüzel ahlaksızlık ve ahlaklılık bağlamında çaresizlikle neticelenen iç sancılara dönüşüyor. Bununla beraber cinsellik; canlı yaşamın en önemli sacayaklarından biri olduğu için, kendisiyle varolmak da kaçınılmazdır. Neticede ne onunla ne de onsuz olunabilen cinsellik, bugün aslî anlamlarının yitirildiği bir karanlığa sürülmüş durumdadır. Bu yazıda bu sorunları belirginleştirmek için cinselliğin bazı aslî anlamlarını arıyoruz.

Bu yazıda kısaca ifade edilen neticeler, kendi içlerinden açılarak ilgili cihetten genişletilebilecek keyfiyettedir.

Varlık bakımından cinselliğin anlamları bulunmadan, bu meselenin sıradanlaşmış ve sathileşmiş cihetlerine mahkûm kalmak kaçınılmazdır. Bu yüzden cinselliği varlık bakımından ele almalıyız.

Varlık hakkındaki anlayış, cinsellik hakkındaki anlayışın da kapsamını belirler. Bu yüzden evvela varlık hakkındaki anlayışın ve kavrayışın cinsellik bağlamında dikkatle açılması gerekir.

Varlık ile, mevcudların zuhurunun yüzlerinden birbirlerine bağlanmışlığını kastediyoruz. Yani varlık, mevcudların zuhurunun birliğidir. Yokluk ise, bu manada zuhur edenlerin bağlanmaması keyfiyetidir.

Zuhr, Arapça bir kelimedir ve belirme, açık olma, üste çıkma anlamlarına gelir. Araplar bedenin sırt kısmını da zuhr’dan gelen bir isim olan “zihar” sözcüğüyle tabir ederler.

Türkçede sırt, arkadadır. Ancak arka, zihar’ın karşılığı değildir. Zihar’ın karşılığı olacak şekilde sırt, kabuk tasavvuruyla karşılanabilir. Kabuk, bir “kap’tır”. Mesela kaplumbağanın sırtı, kabuktur; kabuğun içi ise kaplumbağadır. Bu anlamda kabuk, kaplumbağanın evidir.

Ziharın zıttı olarak Arapçada “batın” sözcüğü kullanılır. Batın, karın demektir. Aynı zamanda “iç” manasında da kullanılır. Bu anlamda “batn’ın” karşıtı olan “zahr”, dış cihettir. Batn, bu nokta itibariyle “arka” anlamına gelir; mesela işin arkası, işin görünür yüzünden (zahir’inden) böylece tefrik edilir.

Bu manada zahir, dış yüz olarak kabuğa benzer.

Kabuk, kaptan gelir. Bir malzemenin, mesela kumaşın, belirlenen yerlerinden kap hâline gelebileceği bağlantı noktaları oluşturulursa, içine konulacaklar konduktan sonra bağlantı noktaları birbirlerine bağlandığında, kumaş bir bohça olarak kap görevi görür. Bağlantı noktalarının birbirlerine temas ettiği yer ise, bohçanın yüzüdür.

Varlık, yüz’ünden bilinir. Yüzün tezahürü, varlığa gelişin belirtisidir; tezahürün zevali ise yokluk keyfiyetidir; bu anlamda bağlantının bozuluşu yokluk keyfiyetini getirir.

Burada yokluk, tezahürün zevalidir; ancak kumaşın ve de kumaşın bağlantı unsurlarının iptali değildir.

Tezahür eden yüz, zeval bulan yüzün zıttıdır; zeval bulan yüz ise, tezahür eden yüz’ün zıttıdır. Yüzün tezahürü ile zevali, belirlenmiş noktaların, yani unsurların bağlanması ile sökülmesine göre oluşum-bozuşum dairesi olarak varlığı tesis eder.

Varlığa geliş, unsurların bağlanması görevini gören varlıklardan meydana geliştir. Bu görevi gören varlıklara “anne” ve “baba” denir.

Anne ve baba’nın ayrışık cihetler olarak bulunması, ayrışma evvelinde, anne ve baba görevi görecek şekilde dışsallaşmanın esasıyla ilgilidir.

Dışsallaşmanın nihayeti, kabuktur. Bu itibarla kabuğa iç düşünmek gerekir.

Beşer’in kabuğu oluşmamıştır. Beşerin kabuğu, altı itibariyle, derisidir. Ancak derisi itibariyle beşerin kabuğu yoktur. Beşer derisi itibariyle kabuğunu, ellerini kullanarak, beyniyle yapar. Bu anlamda kabuk yapımı frontal korteks’in elindedir. Bu anlamda beşer, bedendedir.

Frontal korteks, beşerin ön cihetindedir. Ön cihet; yüzün, karnın ve üreme uzuvlarının da bulunduğu yerdir.

Beşer, ön cephesine doğru hareket eder, ve arkasını görmez.

Arkasını göremeyişi sebebiyle beşer, çıplak gözle kendi cihetlerini, yani bütünüyle kendini, göremez; ve göremediği yerleri güvene almak için önünden hareket hâline girer. Beşer, arkasının ne olduğuna bu suretle önünden bakmaya çalışır; ve arkasını,  önünden sağlama almaya uğraşır.

Öne giden beşer, geldiği yeri arkasında bırakır; giderek geldiği yeri, yani arkasını unuturak.

Beşerin önü, yani yüzü ve bu itibarla da karnı; sırtından daha zayıftır. Beşer, zayıf karnını korumak için, ona sırt bulmak ihtiyacına girer.

Beşerin yüzüne sırt bulmasının kemâli iki şekilde vuku bulur: Karşı cinsinin yüzünden birleşerek, iki yüz, bir iç yüze ve bu suretle de sırtları ise tek bir dışa dönüşür. İkinci şekilde beşer, üstünde yürüdüğü yeryüzüne yüz kapatarak bir sırt olur; yeryüzünün, içindeki katmanlara nisbetle bir sırt, yani yerkabuğu oluşunu dönüştürerek.

Her iki şekilde de beşer, tamamlanmışlık duyumsar. Tamamlanmanın nihayetinde bir “yeni” meydana gelir.

Dışa bakanlar, gelen “yeni”nin “bedenini ve bedenine nisbetle dilini” görürler; içe bakanlar ise “vücudunu ve vücudundaki Kelâmı”.

Cinsellik; varlık olmak bakımından ve vücud olmak bakımından kaynakların bir görünür yüzüdür, ve bu bir görünür yüz, bir sorun olarak teferruattakine ve farklı esaslara uğrayarak bilim, din, aile, hukuk, eğitim gibi yerlere göre şekle girer.

Sözcük olarak cinsellik dilimize Arapçadan geçmiştir. Arapçaya bu sözcük, Grekce “tür” manasına gelen “genos”’tan gelir. Genos sözcüğü de aynı zamanda “yaratma, oluşma, üreme, türeme, doğuş” anlamlarına gelen “genesis”ten gelir. Günümüzde bir bilim dalı olan “genetik” de aynı yerden gelen bir sözcüktür.

Canlıların karşıt türlere ayrımlandırması bakımından cinsellik, ayrık cinslerin bir araya gelmesi durumlarını ifade eder. Bu bir araya gelişin bedensel manada gerçekleşmesi özel bir anlamla “cinsel ilişki”, yani cinslere mahsus ilişmek, bağlanmak anlamında kullanılır. Cinsel ilişkinin gerçekleşmesi için, bu sebeple, aslında aynı cinsten olan, yani benzeşen, ancak ayrık bulunan varlıkların birbirlerine bağlanmaları gerekir. Bu bağlantı beden vasıtasıyla vuku bulduğunda, günümüzde kullanılan anlamıyla cinsel ilişki, yani seksüel ilişki gerçekleşmiş olur.

Yukarıda belirtilenler bakımından seksüel ilişkinin vuku bulmasına evvel olarak ilişkiye girecek varlıkların arasında “arzu, istek” bulunması gerekir. Arzu ve istek, ayrıkların bir araya gelmelerini temin eden güçtür. Bu güç içseldir; yönelim ve hareket ise dışsal surette görünür.

İçsel güçlerin dışsal yönelime yol açması ve ayrıkların bir araya gelmesi için, yani harekete (tahrike) geçmeleri için, ayrık bulunan kişinin, bir şekilde bir “ben” bilincine sahip olması gerekir. Ben bilinci yahud ben duyusu olmadan, “diğeri” veya “karşıdaki”,  kişi bakımından ayırt edilmez; diğerinin veya karşıdakinin beden itibariyle bulunuyor olması da, evvela içsel manada “ben” ayrımının vuku bulmuş olmasına bağlıdır. “Ben” olarak kendileşmiş bireyin, “diğeri” veya “karşıdaki” anlamında bir başkasıyla ilişkiye girmesi, “o ve sen” zamirleriyle, “bu”, “şu” olarak işaret zamirlerinin de kişide oluşmuş olmasını gerektirir. “Ben” bakımından diğerinin ve karşıdakinin “ben”e doğru “etki” yaratacak şekilde hareket etmesi ise, “sen” zamiriyle alakalıdır. “Ben”de “sen” zamirine mahsus yer olmadan, herhangi bir şeyin “sen” olarak “ben”e yönelebilmesinden bahsedemeyiz.

“Sen”, “ben’i” veya “ben”, “sen’i” etki altına alabiliyorsa, “ben’in” ve “sen’in” ilişkisi bir güç olarak arzu’nun ve istek’in belirdiği yeri teşkil eder.

“O” zamiri ise, “ben, sen, bu, şu” zamirlerinden daha farklı bir yerde bulunur. O, daha ötedekidir; ve diğer zamirlerin ve bilhassa “ben”in kaynağı gibi görünür.

Bu açıdan “ben”, “bu’na”, “şu’na” ve “sen’e”, “o”dan gelerek yönelir.

“O (hüve)” , “ben” bakımından “o’luğu”, yani “hüviyyeti”, daha açık söylemek gerekirse “kim” olduğu anlamında “kimliği” ifade eder. Bu yüzden “ben, o olarak” ve “o, ben olarak” diğer zamirlere ve o zamirlerin somutlaşmış yüzlerine doğru hareket eder. Yani “ben’de”, “bu’na”, “şu’na” ve “sen’e” doğru giden, “o’dur”. Bu açıdan her “ben”, aslında bir “o’nun” hayatını yaşar.

“Ben’in” yaşadığında kendini fail olarak bulabilmesi, yani özgür olabilmesi ise, diğerlerine değil, o’suna doğru dönüşüne bağlıdır.

“Ben’in” o’dan gelişi demek, geliş kavramı bakımından, bir açıdan o’nun “ben” olarak gelmesi demektir. Diğer açıdan ise o, ben olarak geldiğinin babasıdır.

“Sen” ise, “ben’e” sonradır. “Sen”, “ben’den” gelir.

Burada ilahiyat açısından incelik varındıran bir noktaya bakmak gerekir.

“Sen’in”, “ben’e” gelişi,  “o” ile alakalandığında, iş daha da çetrefilleşir. Yani o, “ben’e”, “sen” olarak da gelir. Bu nokta itibariyle “ben’den” gelen “sen”, “ben’in” kaynağındaki o’nun “sen” olmasıyla “ben’e” gelir. Bu geliş, yani o’nun “sen” olarak gelişi, “ben”i etkileyecek en önemli husustur. Çünkü ben, arzusunu aslında kendi aslına, yani “o’suna” duyar. O’nun ise ben’e “sen” olarak gelişi, “ben’in”, “sen’de” arzuladığını bulmasını temin eder. Bu itibarla “ben”, “sen’e” tutulur; ve “sen” olarak gelende “ben’i ben” yapan esasa dalar.

Bu noktada “ben” ile “sen’in” cem olması akabinde, “yeniden gelen” “o’dur”, yeni bir doğuşla, ve sonra da doğum’la. Bu nokta itibariyle o’na hamile kalan ve o’nun için hamile bırakan, kutludur.

Tanış olmak ve kavuş olmak, işin bu noktasıyla alakalıdır. Ancak bu, sadece ve sadece “sen”de asli bir o’nun bulunması hâlinde söz konusu olabilecek bir şeydir…

Çünkü “sen”, başka şeylerin ve başka o’ların da bir gelişi olabilir.

Yukarıdaki ayrımların hiçbirisinde “bedensel” bir ayrım esas değildir. Bedensel manada ayrımların tamamı, ancak ve ancak yukarıdaki ayrımlar esasa alındıktan sonra bir anlam ifade ederler. Ve bedende bulunan kişi, bu ayrımların izdüşümlerini, bedenler itibariyle bulduğu zamirlerde de teşhis edebilir.

Burada Aristoteles’in kısır (akîm) “bu’suna” temas etmiyoruz. “Bu’na” temas, Aristoteles’in “kim” olduğunu da anlatmayı gerektirir; yani “bu’ndaki” “o’yu” görmeyi gerektirir. Ancak burası “bu’nun” yeri değildir.

Aslî anlamları ve varlıksal bakımdan konumları kaybedildiğinde cinsel ilişkiler sıradanlaşır. Sıradanlaşmış bir şeyin ise üzerine yüklenen anlamlar ve etrafında şekillenen düzenlemeler ancak ve ancak sıradanlaşmış kişiler için bir anlam ifade eder. Bu bakımdan cinsellik bağlamında beliren etik veya özgürlük söylemleri, sıradanlaşmış bir cinsellik esasında oldukları müddetçe, sıradışı kimseler için hiçbir yönden gerçek bir mana taşımaz.

Benzer şekilde “beden” hakkındaki yüceltmeler ile bedeni tahkir etmek yönündeki öğretiler de böyledir. Beden’in esasını ve beden ötesi olabilecek şeyin bedendeki izini takip etmedikten sonra, bu husustaki karşıt gibi görünen yaklaşımlar da esasen bir mana taşımazlar. Beden ötesiyle kastettiğimiz, bedenin içidir.

Beden ve benzeri nesneler hakkında hâlâ “madde” kavramı esasında değerlendirmeler yürütenlerin bunları anlayabilmesini bekleyemeyiz.

Hristiyan teolojileri ile keşiş öğretilerinin bu hususlarda yolaçtıkları tahribat, ne yazık ki özünün Hristiyanlık ve keşişlikle hiçbir alakası olmayan Müslüman kültürüne de sirayet etmiş gözükmektedir. Günbegün ortaya çıkartılan sözde çatışkıların arkasında bu tip sirayet etmiş kültür tahribatları vardır.

Bu tahribatlar sadece dinsel veya tutucu surette değil, aynı zamanda seküler ve ayartıcı surette de yürütülmektedir.

İnsan bedenini ve cinselliği, esasının artık insanla alakasının kalmadığı bir haz ve şehvet düşkünlüğü içinde ele alan ve kaynağını bilmediği cinsel isteklerini yerine getirmek için fırsatlar yaratmak isteyen, tüm varlıkları bedenlerinden, bedenlerinin üstündeki şeylerden ve bu ikisine nisbetle teşkil edilmiş içsel yüz olarak heveslerinden ibaret olan güruhların; cinsel arzuyu, cinsel hazzı ve insan bedenini ulvi işlerin yanında hakîr görüp birer yasaklar menzumesi için mesned olarak gören tutucu, bağnaz güruhlarla aralarında söze gelmemiş bir ittifak vardır. Her iki güruhun ve benzerlerinin ittifak ettiği husus ise, insanın içi ve dışı itibariyle kendiliğinin örtülmesi ile kendiliğindeki karanlıkların ve aydınlıkların keşfedilmesi için gereken iç ve dış arayışına çağıran alametlerin meydandan yok edilmesidir. Oysa içiyle ve dışıyla ve bunlarda taşınan izleriyle insan, tüm bunların aslına ermek suretiyle ahlakını bulmak fırsatıyla mevcuttur. Çünkü ahlak, kişinin kendi asıllarına rabtolması ve bu rabta sadakat göstermesidir.

İşte bu noktaları örtmek üzerine ittifaka girenler ise, ne kadar makul, ne kadar hassas, ne kadar bir takım hukuklara uygun surette olsalar da, siretleri, yani iç yüzleri itibariyle ahlaksızdırlar. Bu ahlaksızlık, yani kişinin kendi asıllarına rabt olamaması durumu, ancak asılsızlıkla ayakta kalabilmenin de temininatı olarak, bu sözde karşıt güruhların varlıklarını borçlu oldukları nedendir. Asılsız olmasalardı, ahlaklı olurlardı; ahlaklı olsalardı asılları olurdu ve aslına kavuşmak isteyenin önünde durmazlardı.

Bu güruhları siretleri itibariyle tanımak için, cinsel yaşamın zemin kaybına uğradığı bazı noktaları açalım.

Hatırlayalım, cinsel yaşamın gerçekleşmesi için gerekli olan şartlardan biri, “ben” duyusudur. Ben duyusunun görünür surette ortaya çıktığı evre, bireyin dünyaya gelişi sonrasındadır. Dünyaya geliş öncesi bakımından ayrım ise, görünür değildir. Burada görünür olmamak, ampirik incelemeye ve rasyonel analize kapalı olmak demektir. Bu görünür olmayan cihet sebebiyle cinsel yaşam, birçok rasyonelite ötesi işlerle alakalıdır.

Rasyonel ve ampirik daireler ve bu esasta teşekkül etmiş ahlaksal ve özgürlüksel kültürler, cinsel yaşamın bu işlerini perdeler. Bu perdeleri biraz aralamak, kişiye çok iyi bildiği ve çok iyi bildiği için örttüğü, yani unuttuğu yüzlerini hatırlatmak demektir. Bu tip güruhları tanımak için, bu perdelerin aralanması ve onlara kendilerinin tanıtılması gerekir.

Bu surette bir aralama, insanın topografyasının açılması demektir. Topografyanın açılması ile, neyin insanın neresine denk geldiği anlaşılmaya başlar.

Bir mevcud olarak insanın doğuşu, dünyaya gelişinin evvelindedir. Dünyaya gelen şey, sinir sistemi, genetik beden ve bunlara nisbetle teşkil olan iç’dir. “Bu”, iç ve dış bağıntısı olarak kişidir. İç ve dış bağıntısı olarak bu’nun topografyası, yanyanalığın ve ardardalığın topografyasına bağlıdır. Yanyanalık ve ardardalık ise, sadece alt-üst ilişkisi temin eder. Bu topografya itibariyle “iç” ve “dış”, aslında “alt” ve “üst” olarak, “sahte iç” ve “sahte dış”tır. Yanyanalığın ve ardardalığın dairesinde sahte olmayan bir iç ve dış bulmak, yan’ın ve ardın esası olan “bir”in esasa alınmasına bağlıdır. Bu bir, dışsal yüzüyle tekillik, yani benzemezlik, içsel yüzüyle birlik özelliği gösterir. Aksi halde bir’den sadece “bir’im” olarak bahsetmek gerekirdi. Birim ise, yanyanalığın ve ardardalığın parçalarından ibaret bir kavramdır. Bu dairelerin parçasının bu dairelerin esası olabilmesi, parça olmayı aşarak bu daireleri kuşatmasına bağlıdır. Bu da birimin bile bir esas olmayıp, bir esasa dayanmış olması gerektiğini gösterir. Birim’in esasının, birimden ve birimlerden farklı olması zorunludur. Birimin esası da bir’dir. Bir, bu yüzden birime ve birimlerden meydana gelmişlere aşkındır. Sahte olmayan iç ve dış’ın esası, birimin de esası olan bir’in kendi esası olarak onun içidir. Bu iç itibariyle bir, yanyanalıktan ve ardardalıktan azade bir iç içelik hâlinde, yanların ve ardların kendi içinden bir şeyi çıkaramadığı, ve ona dışarıdan bir şey ekleyemediği bir bireysel içe sahiptir. Bu bireysel iç, sinir sisteminin ve genetik bedenin ve bu ikisine nisbetle teşekkül eden sahte-iç’in kaydı altında değildir; yani bunlar onun koşulları değildir. Aksine o, bunların koşuludur. Aksi halde yanyanalıkta ve ardardalıkta “iç” ve “dış” diye “kavramlar’ın” ortaya çıkması mümkün olmazdı. Çünkü yan’da ve ard’da “iç” ve “dış” kavramı “analitik” değildir. Yani iç ve dış diye bir kavramın, yan ve ard’dan kaynaklanmış olması düşünülemez.

Böylece yan ve ard, kendilerinden kaynaklanmayan iç ve dış kavramlarını, kendilerine tâbî şekle bürüdüklerinde “sahte iç’i” ve “sahte dış’ı” tesis edebilme imkanını bulur. Bu imkân itibariyle sahte iç ve sahte dış, “iç” ve “dış”’ın üzerini örter. Bu örtme, ontolojiktir.

Sinir sistemi, genetik beden ve bunlara nisbetle teşekkül eden iç, yukarıdaki nedenlerle, “ben” idrakının ve ayrımının esası olarak alınamaz. Aynı nedenle “o ve sen” idrakları da böyledir.

Ben’in o’dan ayrımı ve sen’in ben’den ayrımı ile, ben, iştaha düşer.

Ben’in iştahı, o’ya ve o’nun da kaynaklandığı yer’e duyduğu öz’lemdir.

Öz’lem, ben’de, ben olanın öz olduğu vehmine sebebiyet verir.

İşte bu iştah ve vehim, ben’i her türlü şey’in üstüne süren ve onlara temas etmek şehvetine düşüren nedendir.

Ben olarak bir’in kendine mahsus bir iç olması, bu bir’i bir suret olarak düşünmeyi gerektirir. Çünkü iç, ve iç’li, ancak bir suretle idrak edilebilir. Ben idrakındaki suret ismi ve sıfatı itibariyle suretli, fili itibariyle ise suretsizdir. Suretsiz unsur da suretli unsurda iç olarak bulunur.

Yukarıda bahsedilen ben’deki bu iştah, ben itibariyle suretsiz olan fiil üzerinden, diğer suretlere ve onların içi olan suretsiz unsurlara doğru yönelir.

Suretsizler, suretle çerçevelenen görünmeyen cihetlerdir; adeta karanlık del’ikler gibi, teşbihen söyledik.

Ben sureti, kendindeki suretsizliği, suretlere yönelerek tamamlamayı arzular. Yöneldiği suretlerde girdiği cihet, suretlerin suretsiz, yani karanlık yerleridir.

Ben’in, suretlere bu minvaldeki teması, yani onlara dokunması, ben’e haz verir. Ancak bu haz, ben’in kendi esasından kaynaklanan suretsizliğini gidermez. Bu nedenle ben, kendinde gideremediği bu çaresizliği, suretlerde ve diğer zamirlerde “sürekli” aramayı ve onlara dokunmayı kendine vacib görür. Bu vücub gereği, ben, suretlere doyumsuz bir süreklilikle temas etmenin yollarını arar.

Ben’in kendine vacib kıldığı ve doyamadığı bu temas, “tecavüz’dür”.

Bir örnek verelim. Bir öğretmen, bir yazar, bir politik lider, bir dinî lider; öğrencisi, okuru, yönettiği yahud vaaz verdiği surete, yani kişilere, öğretim, kitap, yönetim ve vaaz görüntüsünde aslında “temas” eder. Bu temas yoluyula da yaptığı, suretteki tamamlanmamışlığa, yani suretsiz cihete girmektir. Böylece suret, suret üzerinde iktidar elde ederek haz bulur.

Bu örnekleri kendi çerçevelerine uygun şekilde artırarak uygarlığın ve toplumsal yaşamın bazı gösterilmeyen yüzlerini açmak mümkündür.

Ben’in iştahı, özdeşleştirme ve özdeşlik mekanizmaları cihetinden entelektüel ve bilimsel kurumlara; iktidar sonrası geriye bıraktıkları bakımından sanata da temas eder.

Ben’in kendine mahsus yoksunluğu sebebiyle meydana çıkan özlemi, bir iştaha tahavvül edilerek vuslat olması gereken “cem’i” binbir kılıkta tecavüze dönüştürür.

Uygarlık sanılan kurumların arkasındaki bu işler, daha adi ve değersiz eylemlerde de mevcuttur. Sosyal medya kullanımı, kişisel gelişim, vücud geliştirme, ekonomik arayışlar, kamusal düzensizliğe yönelik isyanlar, ideolojik girişimler gibi dünyanın her yerinde artık içine girilmemesi anormal karşılanan eylemlerin tamamı, ben’in birim öncesi ayrımında kopan özlem fırtınasının tersyüz olmasından kaynaklanan şekilde, aslında tamamiyle erotiktir. Bu erotizmin kendi bilinen sureti olarak iki varlığın cinsel uzuvlarıyla birleşmesi ya da birleşmemesi gerektiği bağlamlarında kopartılan kavgalar ve mücadeleler ise, sahte ve aslında kendilerinin ne olduğunu bilenlerin kendilerini göstermemek için tutundukları bir takım korunaklı davranış kalıplarından ibarettir.

Birim evvelindeki bir’in cinsel yaşamı ilgilendiren bu ahvalinin, dünyaya geliş sonrasındaki aile ve kültür ortamında belirdiği muhdes kılıklarını incelemek, psikanaliz kuramlarının nasıl genişletilebileceğinin ve bir açıdan nasıl bilimsel hâle getirilebileceğinin gösterilmesi için faydalı olacaktır. Bu noktaları ise, daha farklı “yazı” vasıtalarına bırakıyoruz.

Ben’in kendine mahsus asli kaynağını sen suretinde bulması, ben’in kaynağı olan o’nun bir isim esasında meydana geldiğini anlamasına bağlıdır.

Ne ben, ne o, ne de sen, esas değiliz. Esas olan isimler ve isimlerin tanış olmasıdır. Böylece mevcudat, vücuda yazar.

Böyle olanların cinsel ilişkisi şehvet değil, ilimdir. Bilerek severler, severek bilirler; ve sevişirler. Kadın orada kadınlığını tanır, erkek erkekliğini görür. Çünkü onların birlik içine girdikleri, karanlık değil, nûrdur. Alınyazılarının ve helâllerinin tenleri, karanlığı yaran bir ışık gibi gözlerini alır. Ona dokunmak, yanmaktır. Yanarak dokunur, ve iç’inde giz’lenen vuslat ateşi hemen orayı yangına verir. Ellerinin dokunduğu kıvrımlar, kendi özlerinde nice çağlar akan hasret sularının çizgilerinden başkası değildir. Tenlerinden yayılan koku, bir firâk sırrıdır; birbirlerini kokularından tanırlar; bu kokuların isimleri hatta harfleri, sesleri vardır. Güçlü kolların kavradığı, nazlı bakışların gördüğü, aheste aheste verilen nefesleri, tenlerinin ötesinden tene gelir. Onlar alt alta, üst üste geldiklerinde, can can ile birleşir; yan’lar kalkar, zaman zevâl bulur; şimdi onların zamanı sadece kendi içlerinden aktırdıkları bir esrarlı masalın zamanıdır.

Onların ne yaşadıklarını, sadece ehli bilir.

Oysa şehvetleri sebebiyle, bedenlerini bir bedenin altına atanların aldığı üç beş dakikalık zevki, cümle âlem bilir.

Sonsöz:

“Bu’nda biliş olan canlar,

 O’nda bilişirlermiş

Bilişüben O cânla,

Hâlim arzetmeğe geldim”