Âdem odur ey hoca, gıdası mâna ola Maksad Âdemden ahi, hayâl ile düş değil

Kendi özünü bilen, maksudun bulan kişi Hakk’ı bilen doğrudur, yalancı kallaş değil

Kaygusuz

 

Bu yazıda ayrık insanın temas sorununu, onun aynı zamanda bedensel evrimi esasında açıyoruz. Buna göre bedenindeki ve kültüründeki yoğun cinsellik arzusunun nerelere kadar sirayet ettiğini dikkatlere sunuyoruz. Böylece ayrık'ın temas sorununun sanıldığından çok daha kapsamlı ve etkili bir esas mesele olduğunu bu açılardan da görebiliriz.

Günümüzün cinsellikle ilgili sorunları, hemen hemen çok yüzeysel ve işin sadece görünür yüzüyle sınırlı kalmaktadır. Oysa ki cinsellik ile ilgili sorunlar hemen her meselede ontolojik düzeyde mevcuddur. Bir çok uzmanın cinsellik sorunlarını belli başlı alanlara daraltarak cinselliğe çektikleri dikkat, aslında aynı zamanda ayrık'ın tarihsel açıdan başvurduğu bir saklanma biçimidir. Bu nedenle cinsellik ve temas sorununun kapsamını daha ileri düzeyde açmak ihtiyacındayız.

Bunun için meseleye geniş bir çerçeveden girmek gerekir; öyleyse evvela bunu en geniş yerden alarak başlayalım.

Deriz ki:

İnsan bir topografya olarak ele alınmadan anlaşılamaz. Çünkü gerek ortaya çıkışı, gerek ürettikleri, gerek yaptıklarıyla insan tecrübesi, yalınkat, tekdüze değildir. Bunu insanın hem toplumsal hem de bireysel tecrübesi açısından aynı esasta anlamak gerekir. İnsanı tekdüze olarak ele almak bir çok açıdan insanı inkar etmek demek olur.

İnsanı inkar eden, cümleyi inkar eder; öğretmen olarak rahiplerin ve öğretmen olarak filozofların yaptıkları gibi.

Ancak bir başka açıdan topografya olarak insan, aynı zamanda farklı yerlerinin belirlendiği bir varlıktır. Bu anlamda da yerlerine mahsus sınırlarla çerçevelidir. İnsanın yerlerine mahsus çerçevelerini dikkate almamak da, bu kez yerler arasında karışıklık ve ihlal meydana getirir. Mesela insanın duyumsamaya mahsus yeri bakımından çerçevesi ile, doğal sayıları teşkil ettiği yere mahsus çerçevesi ayrılmadığı takdirde, bu iki yer birbirine karıştırılmış olur; bu da yine dolaylı olarak insanı inkar etmek anlamına gelir. Mesela duyumsamayı doğal sayıların yerine tahvil etmek, duyumsama itibariyle idrak edilen nesneleri cihetlerinden eksiltmek demek olur. Tersi bir durumda da bu kez doğal sayıları tesis etmek imkanı kalmaz.

Bunlar basit örneklerdir. Ama bu basit örneklerin kronolojik açıdan tarihine bakarsak, bunlarla esasen meşgul olanların filosoflar ve rahipler olduğu görülür; bunu da belirtelim.

İnsanı bir topografya olarak ele almak demek, onu hem sınırları itibariyle hem de öteleri itibariyle anlamak demektir ve bu son derece zor bir iştir. Ancak bu noktadan, yani insanı anlamaktan sonra daha zoru da vardır: Onu kabul etmek, kabullenmek.

Bir topografya olarak insanı anlamak, basitçe insan için “katlar, katmanlar, tabakalar, basamaklar” ve “altlar, üstler, öteler, beriler, adımlar” düşünmek demek değildir. Yani bu sözcüklerin ait olduğu topografya bizzat görülmeden, bu sözcüklerle topografya teşkil etmek, insanı anlamak isteyeni yanıltır.

Bu yüzden topografyayı insanın başlangıçları itibariyle nesnelerini tefrik ederek açmak gerekir. Aksi halde belli bir başlangıç itibariyle nesne idrakını, kendi dairesinde “katlar, katmanlar, tabakalar, basamaklar” ve “altlar, üstler, öteler, beriler, adımlar” itibariyle (sözde) derinleştirme ve ayrıntılandırma faaliyetinden başka bir şey yapmış olmayız. Böyle bir yaklaşım, topografya olarak kabul edilemez. Filozofların ve rahiplerin bu yanılgıya pek sık bir şekilde düştüklerini belirtmek gerekir. Meselenin zorluğuyla kastettiğimiz bu açıdan da düşünülmelidir.

Bir örnek verelim, ve bu noktayı kısaca açalım. Sonra Güvercin Gerdanlığının bu yazısındaki asıl konuya gelelim.

Mesela başlangıcı dildeki önerme nesnesi itibariyle almak yoluyla, dil dairesinde “katlar, katmanlar, tabakalar, basamaklar” ve “altlar, üstler, öteler, beriler, adımlar” diye sözde-topografya ve bu yolla ayrıntı tesis etmek, yani aslında topografyayı inkar eden bir topografyadan söz etmek, dil’in bizatihi kendi yapısı itibariyle mümkündür. Yani dil, bu sözde-topografik ayrıntılandırmaya kâbil bir dairedir. Bu nedenle böyle bir ayrıntılandırmadan bahis açıldığında, bunun dil dairesinde bir sözde-topografya olarak tesis edilip edilmediğini kestirmek ilk bakışta mümkün olmaz. Başta söylediğimiz gibi, insanın bir topografya olarak ele alınması şarttır. Ancak bizzat dilde topografya tesis etmek, topografya değildir. Öyleyse mesela dil itibariyle topografya tesis edip buna inanmak, topografya tesisi suretiyle insanı tekdüze bırakmak demek olarak, insanı inkar etmek anlamına gelir. İşte bunun farkedilmesi hâlinde, topografya meselesinin ne kadar zor olduğu daha iyi anlaşılır. Esasen insanı anlamanın sanıldığından çok daha çetin bir mesele olduğu da.

Bu meseleyi hâlletmenin yolu, topografyayı başlangıçları itibariyle nesneleri bakımından yazmaya bağlıdır, yukarıda söylediğimiz gibi. Bu açıdan dikkatle bakılırsa, insan için birden çok başlangıç düşünmek gerektiği anlaşılır. Bu başlangıçlar itibariyle belirlenen nesneler, kendi başlangıçları itibariyle sınır olmak durumundadır. Yani söz konusu her bir başlangıç için beliren nesne, bizatihi kendi başlangıcını kendisi suretiyle aşamaz durumdadır. Aksi hâlde bir topografyadan bahsetmek imkansız olur. Çünkü, tekrar söylersek, topografya “yer yazımı”dır. Yani bu açıdan söz konusu her bir başlangıç, her bir nesne için aynı zamanda “yer” olarak düşünülmelidir. Böyle her bir başlangıç itibariyle yazılan nesneler, farklı yerlerin yazımı olarak topografik bir mahiyet içinde teşkil edilerek, insanın farklı yerleri ve farklı yerlerine mahsus nesneleri olarak belirirler.

Mesela yukarıdaki örnek bakımından başlangıcı önerme olan dil, kendine mahsus bir yer ve bu yere mahsus bir yazı olarak ortaya çıkar. Bu anlamda dil’dekinin, yani önerme’nin kendine mahsus dairesinden kendisi suretiyle çıkması imkansızdır. Dil dairesinde neyden söz edilirse edilsin, bu sözü edilen, o dile ait bir yazıdır ve dil’in kaydı altındadır; bu anlamda. Ancak, önermesi itibariyle dil’in bir başlangıç olması, topografik başlangıcın esasının dil olması anlamına getirilirse, topografik insan, dil’le sınırlandırılmış olur; buysa esasen insanı dil’den ibaret görmek anlamına gelir. Bu da aynı zamanda topografyanın inkar edilmesi demektir; çünkü dil itibariyle başlangıç nesnesi olarak önerme, ne kendine mahsus bileşenlerin kaynağıdır, ne de geniş manada “başlangıçlar”ın.

Bunu anlamak için, dil’i ve dildeki nesneyi, “yer ve nesne” bağlamı içinde açmak gerekir. Bu meseleyi önceki yazılarda ele almıştık. Burada aynı ayrıntılara girmeyeceğiz.

Dil itibariyle alınan başlangıç’ın, genel manada “başlangıçlara” ve söz konusu başlangıçlar itibariyle farklı “nesnelere” mesned olamayacağı anlaşılırsa, topografya meselesi ve insanı anlamak hususu biraz daha açık olarak görülür.

Bu meyanda belirtelim;  mevcut dil felsefesi ve epistemoloji adlı alanlarda yapılanlar felsefe olmayıp, bireyi dil esasında belirlemekten ibaret bir uğraşı, ve bu yolla da topografyanın ve de insanın inkar edilmesi yönünde yüksek bir gayret göstermekten başka bir şey değildir.

Meseleye bu geniş çerçeveden bakmayan sanır ki, bu alanlarda ortaya çıkartılan sonu gelmez meseleler ve icad edilen kavramlar itibariyle burada kuşatması neredeyse olanaksız bir entelektüel faaliyet ve derin felsefi ve varoluşsal tefekkürler söz konusudur. Oysa maalesef durum, yukarıda söylediğimiz gibidir.

Çünkü dil, topografyanın mesnedi değildir ve insan bir topografya olarak ele alınmadan anlaşılamaz; insan anlaşılmadan hiçbir şey esasen anlaşılamaz. Bu yüzden insanı anlamak için gidilecek yolu bu tip inkar mahsülü anlayışlardan arındırmak bir zorunluluktur.

Benzer şekilde dil esasında “psukhe” ve bu yolla “psukhe logia (psikoloji)” tesis etmek suretiyle de topografya teşkil edilemez ve insan yine inkara konu olur. Yine aynı şekilde dil ve dil esasındaki psukhe itibariyle düşünülen “beden (soma)” ve bunun evrimi veya oluşumu üzerinden de topografya teşkil edilemez. Bu nedenle “psiko-somatik” çerçeveler, insan bir topografya olarak açılmadığı takdirde, insanı anlamak ve hele çerçevelemek imkanına sahip değildir.

Uzatmadan söylemek gerekirse, psiko-somatik çerçeve içinde ve yukarıda belirtilenlerin kaydı altında bulunan “tasavvuf, ezoterizm, hermenötizm, mistisizm, tarikat ve ruhsal öğretiler” için de aynı hükümler geçerlidir. Yani söz konusu kayıtların ve benzerlerinin sevki altındaki tasavvuf yoluyla da insan bilinemez. Bu nedenle bu sözcükler altında tesis edilen öğretilere de dikkat etmek gerekir. Esasen bilmek gerekir ki, insan bu anlamlarda herhangi bir literatürün içine sığdırılabilecek bir şey değildir. Yani insan; ne yazıya, ne söze ne de duymaya gelir.

Bir topografya olarak insanı ele alan, insanın bir çok farklı yerinin olduğunu görür. Biz belli bir açıdan bu yerleri açarak, Güvercin Gerdanlığına öyle devam ediyoruz.

Önceki yazıda insanı, ayrık itibariyle ele almıştık. Ayrık hem genel anlamıyla birlik’ten ayrık hem de iç sahnesi ve dış sahnesi ayrışık olan birey demekti.

Birlik’ten ayrık hususunun bazı anlamlarına önceki yazılarda işaret etmiştik. Bu yazıda daha çok iç ve dış ayrışıklığı anlamı üzerinde duruyoruz.

İç ve dış ile, iç dünya ve dış dünya diye tabir edilenleri kastediyoruz. Burada esasen iç’i belirleyen kayıt, dış’tır. Dış, geniş anlamda beden ve bu yolla algılanan nesneler dairesidir.

İnsan bedeni bir çok açıdan ele alınması gereken muammalardan biridir. Yakın yüzyıllarda keşfedilen bir çok bulgu ve bunlar üzerinde gerçekleştirilen fikriyat itibariyle insan bedeni hakkında bir çok ayrıntıya ulaşılmıştır. Bu ayrıntılar evrimsel biyoloji, nöroloji, genetik ve anatomi alanlarında incelenmektedir. Ancak kanaatimizce zeminleri ve çerçeveleri itibariyle söz konusu alanların insan bedeni hakkındaki muammaların büyük bir kısmı henüz aydınlatılabilmiş değildir.

Bu alanların dış sahne itibariyle insanı henüz yeterince aydınlatamadığını söylediğimize dikkat çekmek istiyoruz. Yani bu alanlar itibariyle iç sahnenin ne olduğunun aydınlatılması neredeyse hiçbir şekilde söz konusu değildir. Bu yüzden söz konusu alanlar itibariyle bütünüyle insanın ele alındığı ve incelendiği yönündeki zannlara da bu açıdan dikkat etmek gerekir. Yani mesela evrimsel biyoloji, sanıldığının aksine insanı değil, insanın dış sahnesini inceleyebilmektedir o da belli bir açıdan, yani kısmen. Yani dikkat edilmesi gereken husus, evrimsel biyoloji açısından çıkartılan neticelerin bütünüyle insanı çerçeveleyemiyeceği hususudur. Üstelik sadece dış sahneye münhasır neticeler de, mevcut zeminler bakımından, kuşatıcı ve yeterli olarak kabul edilemez.

Dolayısıyla evrimsel biyoloji insanı anlatmamaktadır, insanın dış sahnesini belli bir ölçüde anlatabilmektedir; bu sınırlandırma önemlidir. Ayrıntılarına burada giremiyoruz.

İç sahne hakkındaki muammaları aydınlatmak ise, mevcut evrim fikriyatı (logia) yoluyla başarılamaz. Bu nedenle iç sahneyi fikriyat içinden aydınlatabilmenin yolu daha çok, hâlâ felsefe adlı fikriyatın (logia) imkanlarıyla yapılabilir durumdadır. Bu nedenlerle evrimsel biyoloji ve genel anlamda biyoloji, henüz felsefeden müstağni değildir. Burada felsefe ile elbette yukarıda sözünü ettiğimiz dar kapsamlı dil felsefesi ve epistemoloji adlı uğraşıları da kastetmiyoruz. Devam edelim.

Hem iç sahnesi hem de dış sahnesi itibariyle insanı açmak birbirlerinden ayrık durumdaki felsefe ve bilim yoluyla başarılamaz. Ancak söz konusu iki sahneyi bütünlüklü olarak açmak için, bu iki fikriyat alanı dahi yeterli değildir. Nedeni basit, söz konusu açılım mesela asgari olarak bunların başlangıçlarını da bulabilmeye bağlıdır. Oysa ne felsefe ve ne de bilim, ayrışık sahnelerin başlangıcını bizzat teşkil etmeye elverişli değildir. Felsefe de bilim de ayrışmadan sonra başlarlar, bu yüzden.

Yukarıdaki ayrımlar dikkate alınarak, evrim ve biyoloji fikriyatının insanın dış sahnesi hakkında ortaya çıkardığı resimlerin bütünlüklü bir şekilde ele alınması ve değerlendirilmesi gerekir. Buna göre de insanın dış sahnesine mahsus bulguların esaslandırılması gerekir. Aksi halde söz konusu uğraşıların “bilgi” ifade etmelerini bekleyemeyiz.

Evrim fikri, bütünüyle insanı anlatmamaktadır; buna elverişli bir yapısı yoktur. Ancak bu fikrin bazı önemli hususları anlamak ve açmak bakımından dikkate alınması gerekir. Bunların başında gelen husus ise, cinselliktir.

Ayrık, sahne ayrışması itibariyle, dış sahnesinin oluşumunun kaydı altındadır; bu nedenle ayrık’ın cinsel kimliği, evrimsel neticelerin de kaydı altındadır. Dış sahne oluşumu hakkında eldeki bulgular üzerinden daha kapsamlı bir fikir meydana getirilene kadar, bu hususları görmezden gelemeyiz. Yani dış sahnenin oluşumu hakkındaki bulguları bir kenara bırakarak, ayrık’ın dış sahnesine mahsus kayıtlarını fikrî surette değerlendiremeyiz. Ancak tekrar uyaralım, bu hususlar sadece ayrık için geçerlidir; dolayısıyla ayrışma evveli hakkında bir netice veremezler.  Evrim sevdasına kapılan karagözlerin bu hususu anlamaları için, felsefecilerin Hacivat olarak perdeye gelmeleri şarttır; ve esasen Nazariyatçıların her ikisi için de perdeyi açması da evleviyetle gereklidir. Çünkü nazariyat olmadan ne iç sahne ne de dış sahne bir ve aynı esas itibariyle açılamaz. Söz konusu perde açılışı itibariyle ilimler bu sayede büyük ölçüde yeniden birliğe kavuşabilecektir; Anadolu Türk nazariyat tasavvurunun insanlığa bir katkısı olarak. Bunların da ayrıntısına girmiyoruz.

Anadolu Türk nazariyat tasavvurunun başındaki ismin, Prof. Dr. Yalçın Koç olduğunu burada tekrar hatırlatalım. Kaleme aldığımız bu yazı serilerinde Yalçın Koç’a yönelik atıflarımız bu yüzden unutulmamalıdır.

Devam ediyoruz.

Ayrık’ın cinsel kimliğinin ne gibi evrimsel neticelerin kaydı altında olduğunu anlamak için, evrimsel çerçevenin bu konudaki esaslarını dikkate almak gerekir.

Evrim fikri, canlıların bir ortak köken’den, nesil atlamak suretiyle değişerek geldiğini resmeden bir “oluşum” fikridir. Bu oluşumun bir takım mekanizmaları vardır. Nesil atlamak keyfiyet bakımından bu mekanizmaların esasıdır. Buna göre canlı bireyler üremek suretiyle yeni canlılara sebebiyet verirler; gelen yeni canlılar, kendilerinden gelinen canlılardan farklılaşır. Bu farklılaşma yeterli koşullar içinde yeni bir türe sebebiyet verecek şekilde gerçekleşirse, nesil atlama bir türoluşa sebebiyet verir. Yani türden, başka bir tür meydana gelir. Bu esas itibariyle de canlı türleri birbirlerinden tür oluş itibariyle gelirler.

Yeterli koşul, mesela değişim gösterecek olan canlının basit veya karmaşık yapısına nisbetle, yeterli bir zamanda değişim gösterebilmesidir. Buna göre basit mikro organizmalar ile mesela daha komplike olan memeliler için gerekli olan “süre” fark gösterir.

Bir anne ve babadan meydana gelen çocuklar, bir nesil atlayış itibariyle değişim gösterirler. Yeterli koşullar içinde bu nesil atlayış tür oluşa sebebiyet verirse, meydana gelen çocuklar farklı bir tür olurlar. Bu itibarla evvelki tür(ler), meydana gelen tür(ler) için anne ve baba görevi görürler. Yani, bir netice olarak oluşan yeni tür itibariyle evveldeki tür, “neden”dir.

Bu şekilde türlerin birbirlerinden oluşarak çeşitlenmesi suretiyle canlılar evrimleşirler.

Doğal seçilim (ayıklanma) fikri, söz konusu çeşitlenmenin harici bir yerden belirlenmediği, söz konusu çeşitlenmenin kendi dairesi içinde vuku bulduğunu ifade etmek için düşünülen bir fikirdir. Söz konusu bu daire içinde seçilim (ayıklanma), mesela geniş manada çevreye uyum ve çevre içinde bireyin ve bir büyük birey gibi düşünebileceğimiz türün, mevcudiyetini sürdürebilme fırsatı veya bu uyumun ve fırsatın yoksunluğuna göre vuku bulur; kastedilen budur. Dolayısıyla burada birey için, çevresiyle arasında ayakta kalabilecek şekilde bir uyum bulunması ve diğer üreme ve içsel ayakta kalabilme koşullarının sağlanması gibi gerekler söz konusudur; bu nedenle de “seçmek (ayıklamak)” değil, daha çok sınırlayıcı ve edilgen keyfiyet arzeden “seçilim (ayıklanma)” sözkonusudur; doğal surette. Doğal denmesinin sebebi de, yine bunun doğa adı verilen çevre veya çevredekiler kümesinin kendi mahiyeti haricinde bir istinada dayandırmanın gerekmediği düşüncesidir.

Evrim fikriyatçılarında  “doğa” ve “evren” kavramları hakkında kapsamlı ve esas bir tasavvur görülmediğini burada belirtelim. Nereden olsun? Aristoteles esasında tasavvur yürütenlerden ne beklenebilir?

Ancak bu noktada bir düşüncemizi de ifade etmek isteriz: Aristoteles adıyla sürekli menfi keyfiyette düşünceler serdetmemiz, Aristoteles’i kıymetsiz ve küçük bir düşünür olarak gördüğümüz anlamına gelmemelidir. Aksine, bu kadar uzun bir zamanda bu kadar geniş bir çevreyi öyle ya da böyle çepeçevre kuşatan bir düşünür, kesinlikle küçük ve basit birisi değildir; aksine son derece önemli, “zeki”, gayretli, maharetli biridir. Bu yüzden bu tür ifadeleri daha geniş bir tasavvurla anlamak gerekir. Devam ediyoruz.

Yukarıdaki resim itibariyle biyolojik varlıklar bir ortak kökenden, doğal seçilime (ayıklanmaya) tabi olarak, birbirlerinden türeyerek gelirler; ve bu haseple türoluşun biyolojik mahiyetleri dahilinde, birbirlerinin kaydı altındadırlar. Canlıların biyolojik evrim haricinde mesela evrenin evrimi, yıldızların, güneş sisteminin, dünyanın, yer ve denizlerin, elementlerin, yani geniş manada bilinen “varlığın evrimi”ne de tâbî olduklarını ayrıca açmıyoruz. Bu noktanın açılması bir çok şeyi daha ele almayı gerektirir. Biz burada okuyucunun bu konulardaki resimleri de düşündüğünü varsayıyoruz.

Evrim için üreme ve cinsellik bir esas teşkil eder. Evrimsel canlının türünü devam ettirebilmesi için üremesi gerekir. Bu nedenle ayrık, üremek için gelişen mekanizmaların da kaydı altındadır.

Ayrık insan’ın bedeni bu hususta bir çok iz taşımaktadır. Evrim fikrini, belki de genetik kadar güçlendiren hususlardan biri, cinselliktir. Yani cinsel kimlik ve bunun bedensel karşılıklarını açmak, ayrık’ın bir çeşit evrime tâbi olduğunu gösteren hususlardan biridir. Biyologların şimdiye dek bu önemli hususu yeterince anladıklarını ve açtıklarını söyleyemeyiz.

Ancak Desmond Morris’in bu hususlarda dikkat çektiği noktalar, bu konuda yeniden değerlendirilmelidir; fakat nazariyat ve ayrışık sahne açısından. Söz konusu yazar böyle bir zemine ve tasavvura sahip değildir.

Çünkü bu önemli hususun açılması, aynı zamanda iç sahneye mahsus muammaları da dikkate almayı gerektirir; bunların başında da iç sahne ve dış sahne bağlantısını sevkeden “pragmatik kimlik” meselesi gelir. Çünkü ayrık olarak insan aynı zamanda pragmatik bir kimliğe de sahiptir. Ayrıca bu noktada toplumsallaşan ayrık’ın kültürel kimliği ve bunun izlerini taşıyan nörolojik kimliği de buraya bütünlüklü bir şekilde bağlamayı gerektirir. Söz konusu bütünlüklü bağlama, ancak nazariyatla mümkündür; yani ayrışıklığın evvelini de dikkate almaya da bağlıdır; çünkü hem iç hem de dış sahne, bizatihi “bir sahne”nin kaydı altındadır. Bu bütünlük itibariyle ayrıkın en önemli yanları da esasları itibariyle belirir:  “sanatsal kimliği” ve “ilahi kimliği”. Bu noktaları bu kadarla belirtmekle yetiniyoruz.

Cinsellik, bir esas olarak ayrık’ın evrimsel sürecini de belirlemiştir. Ayrık insan bedeni, bu belirlemenin izlerini taşır.

Ayrık insan bedeni ve cinsel kimliği bilhassa akraba türlerle karşılaştırıldğında, bariz farklılıklar arzeder. Ayrık insan, bedeni itibariyle daha az tüylü olan ve bedeninde yoğun cinsel işaretler taşıyan ve ayrıca primatlar içinde en yoğun cinsel faaliyet içinde olan ve bunu üreme haricinde de merkeze alan varlıktır.

Mesela primatlar içinde en büyük penis, ayrık insan erkeğindedir. Yine, primatlar içinde orgazm odaklı cinsel birleşme yaşayan tek dişi, ayrık insan dişisidir. Çünkü primatlar içinde cinsel ilişkiyi uzun süre sürdürebilen tek erkek, ayrık insan erkeğidir ve hamile kalma haricinde hazz için cinsel ilişkiye girebilen tek dişi, yine ayrık insan dişisidir; aksi halde dişinin orgazm yaşamasından veya bu odakla cinsel ilişkiye girmesinden söz edemeyebilirdik. Bilindiği kadarıyla diğer primat dişileri orgazm yaşamazlar; orgazm sadece erkeğe mahsustur; ayrık insan dişisi müstesna.

Yani ayrık insan, cinsellik hususunda en gelişkin türdür. Bu nedenle ayrık insan’ın sadece evrimsel biyoloji açısından incelenmesi bu hususları açmaya yeterli değildir. Çünkü bu husus, insanın yetileri ve yetileri itibariyle kimlik safhalarıyla alakalı bir husustur; iç sahne ve dış sahne ve ötesine bağlı şekilde.

Az tüylülük, ayrık insan bedenini derisi itibariyle açık etmiştir. Dünya’nın Tesisi yazılarında derinin aynı zamanda bir çeşit kabuk olduğunu söylemiştik. Oradaki bağlam itibariyle deri, insanın dış yüzü mesabesindedir. Buradaki bağlam itibariyle ise, tüy döküş bakımından iç veya alt yüzüdür. Bunları bağlamları itibariyle ayırmak gerekir.

Tüy döküş itibariyle ortaya çıkan yüz, ayrıkın bedensel hafızasında önemli değişiklikler teşkil eder. Bu değişikliklerin sevkedici esası ise “temas imkanı”dır.

Tüy dökmüş ayrık, tüylü ayrık yakın türlerine nazaran, daha çok ve yoğun “temas duyusu”na sahiptir. Bu duyuya sahip olması itibariyle de, temas hakkındaki esasları veya problemlerine göre hem bedeninde hem de pragmatiğinde değişiklikler meydana gelmiştir.

Tüysüz deri, tüylü deriye nazaran, daha yakın ve yoğun temas duyusu temin eder. Bu da “temas” hakkındaki her türlü esasın dikkate almayı gerektirir. Yani temas hassasiyetinin artışı, temas esaslarının yöneliminin de hassaslaşması ve belirleyiciliği anlamına gelir.

Önceki yazıda söyledik, ayrık, temas hususunda hassastır ve problemlidir. Bu nedenle gelinen bu nokta, önceki yazıdaki hususları da dikkate almayı gerektirir.

Ayrık insan bedeninin çıplak temas imkanına sahip olması, cinsel faaliyetinde onu akraba türlerinden farklı kılar. Bu hususun anlaşılması için, ayrık’ın cinsel birlikteliğinde nelere dokunduğuna kısaca göz atmak gerekir.

Kendi kendini tatmin etmeyi hariçte tutarsak, ayrık, cinsel birliktelik için bir başka nesneye yönelmek durumundadır. Genel ve bilinen temayülü itibariyle ayrık’ın bu yönelimi “karşı cins”ine doğru olur. Söz konusu yönelimde ayrık, karşı cinsine birliktelik isteği göstermek ve mümkünse karşısındakinden de bu hususta onay almak durumundadır; burada tecavüzü de hariçte tutuyoruz; ayrık’ın gizliden gizliye dur durak tanımaz ve dehşetverici bir tecavüzkar olduğunu unutmadan.

Bunun için ayrık’ın karşı cinsine cinsel mesajlar vermek suretiyle, cinsellik öncesi bir evreye girdiğini görürüz. Bu evre, “kur” evresidir. Bu evrede ayrık bir çok işaretlerle yüklüdür. Bu işaretler, bilhassa karşı cinsin onda aramak isteyeceği şeylerdir. Çünkü kur yapmak, karşı cinste uyarımlar meydana getirmek, yani onu etkileyecek şeylere sahip olduğunu göstermek yoluyla onda istek uyandırmak yoluyla olur.

Kur yapılacak koşullar ve ortam, kur yapmanın unsurlarını da belirler. Buna göre ayrıklar, farklı ortamlarda farklı kur yapma şekilleri geliştirmişlerdir; ancak bütün kur ortamlarının ve çeşitlerinin sevkedici esası aynıdır: Dokunmak ve birleşmek istemek.

Mesela ayrık eğer çok basitçe para karşılığı dokunabileceği ve birleşebileceği birilerini bulabilecek bir ortamdaysa, çok fazla uğraşmadan yeterli miktarda parası olduğunu göstermek suretiyle kur evresini hızlıca bitirerek dokunmak ve birleşmek evresine geçebilir.

Ancak ayrık daha farklı koşullardaysa, yani mesela para karşılığı dokunmak ve birleşmek imkanına sahip değilse, karşı cinsleri etkilemek için başka yollara başvurmak zorundadır. Mesela güçlü olduğunu göstermek, veya bilgili olduğunu göstermek, veya soy sop sahibi olduğunu göstermek, veya ekonomik açıdan imkanlara sahip olduğunu göstermek, veya alımlı ve cazibeli olduğunu göstermek bunlardan sayılabilir.

Ayrık, koşulları incelemek suretiyle yapması gerekenleri öğrenir ve koşuluna göre kendisini donatır. Böylece “orta yere” çıkarak dokunabileceği birilerini arar veya bekler.

Ayrık insanın evrim içerisinde “avlanma ve toplama” evresi bu noktayla beraber ele alınmalıdır. Benzer şekilde alet üretimi ve beyinin buna göre nasıl evrimleştiği hususu da bu noktadan açılmalıdır. Devam ediyoruz.

Tüysüz ayrık’ın bedeni gerek erkekte gerekse dişi de bir çok dokunma ve cinsel birleşme mesajı veren donatılara sahiptir. Bu nedenle orta yerde arayışta olan ayrık, mesajlarını bu unsurlar itibariyle verebilmek kabiliyetine sahiptir. Yüz, genel manada varlığın en ilginç yeridir. En kestirme ve en net mesajlar yüz üzerinden verilir. Bu nedenle yüz, bu hususta en çok dikkate alınması gereken noktadır. Yazıbilimini bu açıdan açan, bu hususun geniş kapsamını görebilir. Günümüzde yazı ve iletişim ortamlarında emoji ve internet meme’i kullanımları bu açılardan dikkatli bir şekilde ele alınmalıdır. Bunlara da girmiyoruz.

Ayrık’ın en net ve kestirme mesajları yüzünden ve de yüzünde, gözlerinden okunur. Ayrık’ın yüzünü ve gözlerini kontrol etmesi pek güçtür; ilginç bir şekilde. Gülümseme, somurtma, aldırış etmeme, öfkelenme, korkutma, korkma, ağlama, hüzünlenme gibi hâller yüze kolayca yazılabilir ve yüzden kolayca ve etkileyici şekilde okunabilir.

Ayrık’ın yüzü haricinde bedeninin diğer cihetleri de bir çok mesaj iletme kabiliyetine sahiptir. Bunlardan cinselliği doğrudan çağrıştıranlar en etkili mesajları yüklüdür.

Erkek ayrık için kas, damar ile geniş omuz, iri uzuvlar güçlü cinsel mesajlar verebilir. Elbetteki bunların içinde en açık mesajı veren, penis diye tabir edilen uzvudur. Sertleşmiş ve irileşmiş bir penis cinsel davetin ve isteğin en açık işaretidir.

Erkek ayrık seçtiği miktarda bunları sergilemek yoluyla mesajlar verebilir; ancak bir çok koşulda penisini göstermesi pek mümkün değildir; en açık mesajı oradan verebilmesine rağmen.

Dişi ayrıkta bu mesajlar, söz konusu koşula göre dolgunluk veya zayıflık, meme, kalça gibi yerlerinden verilebilir (isteyerek veya istemeyerek de); dişi için de benzer şekilde en açık mesajı vajina tabir edilen uzvu verir. Sulanmış, dudakları şişmiş ve açılmış bir vajina, davetin ve isteğin en açık işaretidir.

Ancak unutmamak gerekir; primatlar içinde dişisi cinsel faaliyet bakımından erkekler gibi davranan tek tür, ayrık insan türüdür; bildiğimiz kadarıyla. Diğer türlerde dişi, esasen üremek, yani doğurmak esasında cinsel isteğe girer; erkekler de üremek için isteğe girerler ve ama aynı zamanda orgazm esasında farklı bir zevk içinde olurlar. Kızışan bir dişi primatın gündemi, iyi bir şekilde döllenmektir. Bu nedenle ne kadar çok döl kaynağı bulursa o kadar iyidir; çünkü kızışma dönemi yumurtlama dönemiyle sınırlıdır. Oysa ayrık insan dişisinin adet dönemi daha kısa bir süreyi alır; onun haricinde daha uzun bir süre cinsel birlikteliğe hazırdır; ve yukarıda söylendiği gibi, sadece doğurmak için değil cinsel hazz ve orgazm odaklı cinsel ilişki de isteyebilir. Ayrık insan dişisi, diğer primatlardan farklı olarak, hazz ve dokunmak iştiyakının sevkindedir; hamile kalması dahi bu hususta bir engel teşkil etmez.

Yine, ayrık insan, diğer türlere nazaran, çok uzun bir süre sevişebilir. Bu sevişme; el, dudak, dil, sarılmak yollarından dokunmakla gerçekleşir. Ayrık insanın karşı cinsine çıplak bir şekilde dokunma imkanı bulduğu alan, diğer primatlardan hayli fazladır. Öpmek, yalamak, emmek, sürtünmek, sıkmak suretiyle de çok daha geniş bir alanda dokunmalarını çeşitlendirebilir ve bunların her birinden bir çok açıdan zevk alır.

Ayrık’ın zevkinin asıl sebebini önceki yazıda belirtmiştik.

Kur için gereken işaretler ve mesajlar hususuna dönelim.

Cinsel birleşim esnasında meydana gelen fizyolojik değişikliler de cinsel işaretler olarak damgalanır.

Mesela terlemek, kızarıklıklar, nefes alış verişinde artış, bazı hırıltı veya inleme sesleri,  gergin yüz ifadeleri, büyüyen göz bebeği, kısık veya gevşek bakışlar ve koku salınımları, ayrık beden için aynı zamanda cinsel işaretlerdir ve görüldükleri yerde ayrık’ı uyarırlar.

Bu nedenle ayrık, mesela terlemiş; yanakları, boynu, gerdanı, dirsekleri kızarmış; dudakları şişmiş veya gevşek bakış yahud gergin ve hafif acı çeker hâlde bir yüz ifadesi gördüğünde, kendiliğinden cinsel işaretler alır ve uyarılır; veya bunlar yoluyla karşı cinsini uyarabilir.

Tüm bunlar ayrık’ın arayışa ve beklemeye çıktığı yerde kendiliğinden yapabildiği veya iradi olarak kullandığı cinsel isteğinin doğrudan işaretlerdir. Koşullardaki imkana nispeten söz konusu işaretleri ve benzerlerini sergilemek suretiyle ayrık, karşı cinsini etkilemek ister. Ancak dolaylı işaret çeşitliliği bunlarla sınırlı değildir; aksine alabildiğine çoktur.

Evrimsel süreç içerisinde ayrık’ın kültür yaşamı içine girmesi ve çok çeşitli kültürel örgüler meydana getirmesi, yukarıdaki hususları da daha karmaşık ve çeşitli hâllere getirmiştir, bu yüzden.

Bir ayrık insan bugün  bir çok nedenle doğrudan cinsel isteğini açık bir şekilde ifade edememektedir. Bu nedenle söz konusu isteğini çok dikkatli ve oyunun kuralına göre yeniden şekillendirmek zorundadır. Yukarıda bahsedilen kur koşulları çeşitliliği bu yüzden vardır.

Bu hususları sonraki yazılarda daha ayrıntılı şekilde açacağız.

Burada daha ilginç bir şeyle devam edeğiz; ilginç bir şekilde başarılmış bir kur sonrası evreye dikkatle bakıldığında, ayrıklar için sevkedici unsurun “dokunmak” üzerinden gerçekleştiği gerçeği, ilişki ağlarını ve göstergelerini de belirleyen unsur olarak ortaya çıkmakta; ve “temas meselesini” bu açıdan da merkezi kılmaktadır.

Mesela birbirlerine dokunacak kadar yanyana yürüyen iki ayrık insan, bir tür “birliktelik” işareti verir. Ancak el ele tutuşan iki ayrık insan daha farklı bir “birliktelik” işareti verir. Bu “dokunma” çeşitlerini sarmaş dolaş olmaya, öpüşmeye doğru çekersek, işaret yükünün cinsellik bölgelerine göre yükseldiğini ve buna kıyasla  değişiklik arz ettiğini farkederiz. Yani cinsel bölge olarak alınan daha hassas bir yere dokunmak itibariyle “birliktelik”, esasen “dokunmak ve birliktelik” tasavvurunun merkezidir. Bu merkezden uzaklaşan türde “dokunmalar” ise sanki “cinsel” değilmiş gibi veya daha “masumane” olarak görülür; ama esasen her türlü “dokunmayı ve birlikteliği” cinsel esasta tanımlayan surette.

Ayrık insan, sanki bir şekilde bazı dokunma çeşitlerini “cinsellik” işareti olmaktan uzaklaştırmak istemiş gibidir. Neden?

Acaba genel olarak cinsel esasta “dokunmak” ihtiyacında olduğu için mi?

Ayrık insanın bedeni, tensel dokunmaya daha açık şekilde evrimleşmiş görünmektedir. Buna rağmen kıyafet, giysi, rütbe, mevki gibi bir çok yolla da dokunmaya kapanmıştır. Neden?

Acaba kapatmak ve saklamak suretiyle “yeniden” dokunabilmenin yollarını aradığı için mi?

Ayrık insanın iç sahnesi itibariyle düşüncesi, yani düşünme yetisi, genel manada “tasnif”, “geçiş” ve “terkip” faaliyetinde bulunur. Böylece algıladığı dünyayı da pragmatik esasta kendine aid kılar; yani dünyaya dokunarak onu ele geçirir.

Buna rağmen kültürel gelişiminde, mesela bugün bir çok açıdan dünyaya “bireysel özürlük alanları”, “hakk, hukuk”, “serbestiyet” ve “özerklik” vermeye veya tanımaya uğraşmaktadır.

Neden?

Bu yollarla dünyayı ve dünyadakileri kendine aid kılmanın yeni yollarını aradığı için mi?

Bunlar işin basit yüzleridir. Esas mesele ayrık insanın insana dokunmaktan kaçtığı demlerdedir. Ayrık insan, “İnsan’a” dokunmaktan ölümden korkar gibi korkar, aslandan kaçar gibi kaçar.

Neden?

İnsan’a dokunursa, İnsanın onun tecavüzkarlığını “kökünden” kırıp yok edeceğini bildiği için mi?

Bu soruları sormuş olalım, Konuya kaldığımız yerden devam edeceğiz.