Çarh-ı felek yogidi cânlarumuz var iken Biz ol vaktin dost idük Azrâîl agyâr iken
Yûnus Emre
Ayrık’ın serüveninini anlatmaya devam ediyoruz. Ayrık ile, önceki yazılarda belirttiğimiz üzere, hem “birlik’ten” ayrık olanı hem de bu suretle sahne ayrışmasına uğrayanı, yani ayrışık sahne’de bulunan düş’kün’ü kastediyoruz. Bu husustaki kavramsal örgüde dayanağımız, Anadolu Türk nazariyat tasavvurudur ve bu tasavvuru yazan, Prof. Dr. Yalçın Koç’tur. Ancak burada serdettiğimiz görüşler, kendi anlayışımız ölçüsünde, tarafımızca şekillendirilmiştir. Dolayısıyla bulunacak hatalar veya eksiklikler, tarafımıza aiddir.Bir önceki yazıda, kur evresini ele almaktaydık. Buradan devam edelim.
Ayrık’ın kur evresi, bir çok farklı koşula göre şekillenir. Bu çok çeşitli miktarda koşul değişikliğinin en önemli sebebi dil’inin gelişimi ve toplumsal yaşam değişikliği ve giderek kültürel bir varlık safhasına geçmesidir.
Dil ile ilgili cihete kısaca temas edeceğiz. Geniş manadaki dil’in erotik esaslı bir ciheti vardır ve buna göre şekillenen “bilinç (şuur)” ve “zihin (mens)”in, yüksek cinsel yükleri vardır. Mesela bunlardan “zihin (mens)”, bir dokunma mekanıdır; bu anlamda. Yani bununla zihnen cinsellik yaşamayı kastetmiyoruz; kastettiğimiz daha esastan, zihnin mahiyeti ile ilgili bir husustur. Bu da dille alakalı bir husustur aynı zamanda. Ayrık, düşen ayrık olarak, ayrışma evvelinde teşkil edilen hem geniş manada dil’inin, hem bilinç’inin, hem zihn’inin; hem de sahne ayrışması itibariyle ayrışık dış sahne esasında evrimin; iç sahnesine mahsusen, pragmatik “(ayrışık) iç’sel” zihninin, bilincinin ve dilinin ve iştirak ettiği toplulukların benzer şekilde evrimi ile pragmatik yazımının, yani kültürlerinin aynı anda kaydı altındadır. Bu nedenle evrim ve kültür fikrini dikkate alarak yürüyoruz.
Ancak uyaralım; dil’in, bilinç’in ve zihn’in kaynağı evrimsel biyoloji değildir. Yani mevcut evrim fikirlerini merkeze alarak ne dil’i, ne bilinç’i, ne zihn’i ne de bunların kaynağındaki “kuvvetler’i” açamayız. Aksine mevcut evrim fikirlerini dil, bilinç, zihin ve kuvvetler hakkındaki nazariyat ile açarız. Dahası biyolojik bir nesneyi dahi ne evrimsel biyoloji esasında ne de genel olarak biyoloji esasında bütünüyle açamayız. Biyolojik varlıkların ve de biyolojinin esası, biyolojik değildir; bu nedenle. Bu önemli hususlara da kısaca temas edeceğiz.
Biyolojik varlıkları biyolojik esaslı bir mahiyette betimlemek ve insanları buna inandırmak gayreti, Grek-Latin-Kilise diyarının sözde-bilim adamlarına mahsus bir çabadır. Bunların ülkemizdeki “tebaaları” da, bu meşgaleyi burada tekraren yürütmekle kendilerini ve orta yerdekileri meşgul etmektedir. Bu tebaa, ne yazık ki, inandıkları Grek-Latin-Kilise diyarının sözde bilim adamlarına biyolojik varlıklar hakkında “esas” sorular sormak ve bu suretle meseleleri geniş ve asıl çerçevelerden açmak şuurundan yoksun durumdadır. Bu yoksunluk, biyolojik varlıkları sözde-dinsel esasta betimlemeye çalışan ilahiyatçıların ve onların tebaalarının yoksunluğuyla “birleşerek” sahte bir karşıtlık oluşturmak suretiyle, ortaya sahte davalar ve sahte kavgalar çıkartılmaktadır. Sonuçta herkes daha güçlü bulduğu argümantasyonlara doğru yanaşarak (esasen koyulmuş vaz’larına (posit) “kaçarak”) “ayrıklığı” sürdürmeye dönmektedir; bir “burhan” veya “tamamlanmış zemin tesisi” söz konusu olmadan. Oysa bu tip hareketler, hakikat aşkıyla yoğrulmuş kimliğimiz ve alın teri dökülerek teşkil edilmiş ilmî geleneğimizle bağdaştırılamaz şeylerdir. Ülkemizdeki bu üzücü resmin bir diğer sebebi de, bu açıdan, asli kimliğimizden kopmuş olmamızdır. Bu sebep, Grek-Latin-Kilise diyarına aldanmaktan daha mühim ve daha belirleyicidir. Çünkü kişi önce kendini inkar eder ve kendini kandırırsa, başkalarının onu inkar etmesine ve onu kandırmasına açık hâle gelir. Bu açıdan aslî kimliğimizden kopuş, kendimizi inkar ve aldatmadır. Çünkü asli kimliğimiz; zihinsel muhakemeyle, fikri araştırma ve inanmayla, davalaşmayla, kavgayla, üstün gelmeyle ve bunlara benzer şeylerle “elde edilemeyecek” hakikatlerle yüklüdür. Konuya dönelim.
Tekrar ifade edersek, ayrık’ın dış sahnesine mahsus bedeni itibariyle evrime tâbi olması, insanın bütünüyle ve esasen evrime tabi olması demek değildir. Ancak ayrık, düşkün olarak, dış sahnesindeki bedeninin oluşumunun da kaydı altında seyreder; bu nedenle evrimsel neticeleri bir çok açıdan dikkate almak gerekir. Önceki yazıda belirttiğimiz bu ayrımları ve bağlamları hatırlayarak devam edelim.
Ayrık (düşkün) insan bedeni, “dokunmaya” daha açık olarak evrilmiştir. Tüysüz denecek kadar daha az tüylü olması bu açıdan dikkate değerdir. Ancak ayrık insanın tüylü parçaları da vardır. Bilhassa erkek ayrık insan’ın bedeni daha tüylü ve bilhassa bazı organları yoğun tüylüdür. Bu açıdan tüylülük, sadece cinsellikle yeterince açılamaz. Mesela erkeklerin yüzlerindeki sakal, pragmatik olarak hem cinsel işaretler yüklüdür hem de tehdit ve gösteri işaretleri yüklüdür. Bunu, sesinin daha kalın, uzuvlarının daha iri ve sert, kas gücünün daha yüksek oluşu gibi cihetlerden de teşhis edebiliriz. Bunlar, sadece sert doğa koşullarına mukavemet gibi gerekçelerle yeterince açıklanabilecek şeyler değildir. Kadın insan ayrıklarının, erkeklere nazaran bu güç işaretlerinden yoksun oluşu da bu açıdan pragmatik esasta açılmalıdır.
Meseleyi tüy bakımından biraz daha açalım.
Sakal, erkeği çağrıştırır. Çünkü erkek sakallıdır, bu nedenle böyledir, dersek doğru söylemiş oluruz ama eksik söylemiş oluruz. Tüy olarak sakalların kadından dökülüp, erkekten dökülmemesinin veya gürleşmesinin sebebi nedir, soru budur. Buna cevab olarak meselenin cinsellikle yine alakalı olacak şekilde, aynı zamanda tehdit ve gösteriş esasında olduğunu kabul edebiliriz. Erkek; karşı cinsini cinsel anlamda kazanmak açısından, rakip erkeklere iri organları, gür sesi ve sakalıyla gösteriş yapar ve agresif görünür. Oysa kadın için aynı şeyler gerekli değildir. Primatlar içinde dişilerin cinsel yaşamı erkekler gibi değildir; daha çok üremek esasındadır; bu husus unutulmamalıdır. Erkek primatlar gibi davranan dişi, ayrık-insan dişisidir; belki de bu nedenle daha sonraları ayrık insan dişisinin erkekler gibi “cinsel dokunmak” esasındaki rekabete katılacağını görüyoruz, bedensel yapısının rağmına.
Erkekler hem rakiplerine gözdağı vermek, hem de geniş anlamda çetin çevre şartlarına mukavemet göstermek bakımından kol gücü anlamında daha güçlü, iri ve sert olarak şekillenmiş görünmektedir, sakalları da bu esasta değerlendirebiliriz.
Dişilerde ise durum böyle değildir. Dişi, erkeğe nazaran, daha çıplaktır. Çıplaklık, hem dokunmaya daha açık olmak hem de dokunulmaya davet etmektir. Yani dişi “dokunulmaya daha açık”tır ve “davetkardır”. Genel olarak hayvanların dokunulmaya açık hâlde olmaları üreme açısından gereklidir. Bu nedenle dişinin dokunulmaya açık olması da doğaldır. Bu nedenle dokunulmaya açık olan bölgeler daha çok üremeyle alakalı bölgelerdir; ayrık insan’da ise, ayrıca “dokunma hazzı” ve “dokunma telaşı” olarak. Dişinin dokunulmaya daha açık oluşu, üremek bakımından, dokunacak olanlara karşı daha davetkar olacak surette şekillenmiştir. Dokunacak olanlarsa, erkeklerdir. Yani “temas” meselesi bu aşamada, erkeği daha çok bir dokunan, dişiyi ise daha çok bir dokunulan kılmıştır. Dişi dokunulmak ister, erkek dokunmak ister; kastettiğimiz budur. Ters cihetten de, dişi dokunulmaktan saklanır, erkek ise dokunmaktan kaçar. Bu hususlar farklı şekillerde yer değiştirme de gösterebilir. Çünkü ayrık, genel olarak “dokunma marazı” hastasıdır.
Kendisine dokunulmasını isteyen bir dişi, bunun için davet çıkarmak durumundadır. Dokunulacak yer, daha çok cinsellik ve üremekle alakalı yerlerdir. Bu yerler, türlerin kendi pragmatik yazımlarına nisbetle, davetkar olarak şekillenir. Yani dokunulacak yer, bu yere bir davet çıkartacak surette şekillenmiştir. Ancak bu durum, yani davetkarlık, dokunma harici hallerde bu yerin bir şekilde sakınılmasını da gerektirmiştir. Davet harici durumlarda dokunulacak yerler bu nedenle bir şekilde saklanır veya korunur. Dişiler, bu açıdan, hem davet etme hem de saklama hususunda daha yetenekli olmuşlardır. Davet bölgesi, bilhassa en hassas dokunma bölgesidir; aynı nedenle bu yer bilhassa saklanılacak yerin de kendidir. Bu yer, ayrık-insan dişilerinde vajina diye tabir edilen yerdir.
Davet ve saklamanın aynı anda geçerliliği, vajianın uyarım öncesi ve sonrası durumunda bariz bir şekilde temsil edilmiş gibidir. Vajina, bir yarık görünümündedir. Bu yarığın içinde, içe girişi temin eden bir delik vardır. Yarık, yarık olmak suretiyle bir giriş yeri olduğu izlenimi verir. Ancak delik, hemen açık bir şekilde teşhis edilebilir durumda değildir. Yarık görünümü temin eden vajinal dudaklar, deliğin üstünü örter. Bu örtü, aynı zamanda deliğin saklanması olarak değerlendirilebilir. Uyarım esnasında ise, söz konusu dudaklara kan dolar, hem iç hem de dış dudaklar şişer, kızarır ve açılır. Böylece delik belirir, hatta adeta girişin kolaylaşması için dışa yakın iç kısımda kayganlaşmayı kolaylaştıran sulanma gerçekleşir ve aynı yerde adele kasılmaları ve gevşemeleri de sıklaşır.
Öncesi ve sonrası itibariyle vajinanın farklı olması, saklama ve davetin suretleri görünümündedir. Ancak uyarılmamış bir vajina dahi, pragmatik yazım itibariyle, bir yarık ve hazne izlenimiyle, davet sureti olarak görülebileceğinden, dişi, deliğini sakladığı gibi, deliğini sakladığı vajina dudaklarını da ayrıca saklamak durumunda kalır. Bu saklama da aynı zamanda hem davet hem de saklamanın aynı anda yapılmasını gerektirecek şekilde vuku bulur.
Burada Desmond Morris’in varsayımları dikkate değerdir.
Buna göre, ayrık insan dişisi; ayağa dikilmeden önce cinsel bölgelerini arkalarından hem göstermek hem de saklamak kabiliyetini haiz bulunmaktaydı (Burada primatların cinsel ilişkiyi arkadan binmek suretiyle gerçekleştirdikleri akla getirilmelidir). Ancak ayağa dikildikten sonra cinsel bölge davetsiz saklanma, yani kaybolmaya dönmüştür. Ayağa dikildikten sonra bir çok şeyin insanın yüz cihetinde, yani ön cephesinde “yeniden çizilir gibi” ortaya çıkışı, bu açıdan önem arzeder. Bunlardan biri de elbetteki cinsel pragmatiğidir. Bu varsayımlara göre diğer primatlara kıyasla, insan dişisinin iri memelere, yüzündeki dışa dönük dudaklara ve hatta işlevi henüz bilinmeyen kulak memelerine sahip olması, söz konusu cinsel davetin bir gereği olarak gerçekleşmiştir.
Dışa dönük dudaklar, vajinal bölgeye benzer. Hatta, mesela, cinsel uyarım esnasında yüzdeki dudaklarda da kızarma ve şişme görülür. Mesela ayrık-insan, cinsel bölgelerini göstermeden, yüzündeki dudaklarıyla bir çok cinsel mesaj verebilir; bilhassa ayrık-insan dişisi bunda daha kabiliyetlidir. Bu işaretlerin mevcud olması hem cinsel uyarım esnasında dudakların aldığı şekiller ve bunlarla yapılan dokunma faaliyetleridir (öpme, emme) hem de dudağın yapısının adeta vajinayı andıran surette şekillenmesidir. Birincisi “işaret ve çağrışım” meselesidir ki ancak anatomiyi ve zoolojiyi aşan yerlerden açılabilir. İkinci husus ise, bedensel-evrimsel takliddir. Yani yüzün, cinsel bölgeyi taklid edişidir. Söz konusu varsayımlara göre, cinsel bölgesini göstermek ihtiyacında olan başka primatlarda hatta başka hayvan cinslerinde de söz konusu taklide mahsus veriler mevcuddur. Bu varsayım, yani bedensel-evrimsel taklid olduğu varsayımı, çok daha geniş çerçevelere uzanacak denli dikkate değer bir varsayımdır. Bu geniş çerçevelere uzanan “varsayımlarımıza” şimdilik girmiyoruz.
Ancak bir ipucu verelim. Genel olarak ağız, dil teşkilinde, ses ve harf doğurmanın ve şekillendirmenin yeri olarak ortaya çıkmıştır. İnsanın ağız ve dudak yapısı, ses ve harf çeşitliliğinde önemli artılar sağlamaktadır. Kapalı bir ağız, sükuneti çağrıştırır. Ağzın açılması, bir şeylerin geleceğinin işaretidir. Yani ağız, teşbihen söyleyelim, doğurgandır; sonra da temasçıdır. Mitolojik açıdan ağız, Khaos’a da benzer. Kulak ve göz için de benzer esaslardan açılımlar sağlamak mümkündür. Bunların hepsi alıcıdır. Dil teşkili bakımından ağız, aynı zamanda erkek uzvu görevi de görebilir. Yani çıkartılan şey, mesela söz açısından. Bu açıdan ağız, sözle beraber, er-dişi gibidir: ses oradan, doğurulur gibi çıkar ve bir yerden sonra da “uzatılır”.
Kadının beden şekli; tüy dökme, meme irileşmesi ve yapısı (Sadece emzirmek esasında değil, daha çok cinsellikle alakalıdır; emzirme esasında olsaydı diğer primatlardaki gibi biberona benzer bir yapısı olurdu; oysa ayrık-insan dişisinin memeleri daha yuvarlak ve dolgundur; adeta dokunmaya davetkar olarak. Bu yüzden diğer primatlar gibi rahat rahat çocuk emziremezler. Yani bu memelerle çocuk emzirmek daha zordur), burnu gibi yerler cihetinden, cinsel dokunmaya davet suretinde şekillenmiş görünmektedir. Ayrık-insan erkeğinde, kadınınki ile neredeyse alakası bile olmayan memelerin bulunması veya bazen görülen diğer benzerlikler, türe mahsus embriyon safhasıyla alakalı olarak görülür. Bu memeliler türünde genel olarak görülür. Ancak yukarıda işaret edildiği üzere, ayrık-insan dişisinin meme yapısı emzirme esasıyla beraber cinsel dokunma ve davet suretiyle beraber yürümektedir.
Davetkar cinsel evrim haricinde, bizatihi cinsel pragmatik de bu hususta elbette belirleyicidir. Yani ayrık-insan türünün cinsel pragmatiği, cinsellikle ilgili evrimi, cinsel kültürünü ve geniş manada kültürünü belirler. Ayrık insan türünün, primatlar içinde en yoğun cinsel pragmatiğe sahip tür olduğu hususunu tekrar hatırlatalım. Ayrık insanın cinsel pragmatiği ise, ayrışık iç sahne ve ayrışma evvelinin kaydıyla beraber ele alınmak durumundadır. Bu husustaki en önemli kavram da “dokunmak”tır. Bu manada dokunmak kavramı, tensel dokunmayı çok öteleyen bir anlama sahiptir. Morris, bu anlamda “dokunmak” kavramının nerelere “uzandığından” haberdar değildir.
Ayrık insan dişisinin daha çok dokunulmak esasında müteşekkil olduğunu bu nedenle hem davet hem de sakınma ve saklama özellikleri gösterdiğini söyledik. Bununla beraber erkeğinin de daha çok dokunan cihette olduğunu söylemiştik. Erkeğin bedeninde bu anlamda işaretler vardır. Bunu gösteren en bariz yeri, penis diye tabir edilen uzvudur. Hatırlatalım, primatlar içinde en iri ve uzun penis, ayrık insan erkeğindedir.
Esasen dokunmak görevinde olan olarak erkek, kur düzmenin, avlanmanın ve ele geçirmenin yeteneklerini daha çok üstünde toplamıştır.
Ayrık-insan’ın hem karşı cinsiyle hem de hemcinsleriyle diğer primatlara nazaran daha çok “bağlantı” kurmak yönüne gittiği safhalar, “dokunmak” hususundaki tasnifatın ve baskınlaşan ve körelen cihetlerin şekillenmesinde de rol almış görünmektedir. “İş birliği”, iş dağılımına mahsusen gelişim ve körelme cihetleri yaratır. Mesela avcılık işinin daha çok erkekler tarafından deruhte edilmesi, “ele geçirmek” üzere “uzanmak”, “uzatmak” eyleminde erkeği öne çıkarmıştır. Mesela silah, bir uzanma ve uzatmadır. Esası ise, geniş manadaki “kuvvetin”, “sınırlandırılarak ve şekillendirilerek belirlenmesi”dir. Yani ayrık-insan erkeği, geniş manadaki “kuvveti”, elinde “sınırlandırır”, “şekillendirir” ve bu suretle “belirler”, böylece onu, kendi çevresi içinde, kendine mahsusen “uzatır”; mesela bir başka şeye dokunmak üzere.
Erkeğin böyle uzattığı şeyler çoktur. Mesela bazen resim çizer, bazen şarkı söyler, bazen kitap yazar, bazen vaaz verir, bazen teorem ispatlar, bazen sosyal medyada (toplumsal ortalık yere) post veya tweet uzatır. Yani bunları uzanmak ve mesela penisi olarak uzatmak olarak kullanır. Eğer bu uzattığı şeylerle ilgilenen olursa, bundan hazz alır; penisine sarılınıyormuş gibi.
Ancak elbette ki bunların esası ve her örneği cinsel uzanımdır demiyoruz. Ama ne yapalım ki ayrıkı tanıdıkça ve içinde yaşadığımız dünyada yaptığı şeylerin örneklerine her geçen zaman tanık oldukça, bu hususlarda artık neredeyse başka bir saik varsayamaz olduk. Yani cinsel olmayan saikler, birer istisna olarak kalmaktadır. Devam edelim.
Kuvvetin, savunma yapmak için de sınırlandırımı ayrıca önemlidir. Ancak mesela cinsel üreme, aynı zamanda bir savunmadır; bozunmaya, yani mesela türsel açıdan yok olmaya karşı durabilmek için. Savunma, “tehlike” kavramıyla beraber düşünülmelidir. Tehlike, “helak edici olan” demektir. Bu nedenle savunma, bir şeyin helak edilmesi durumunda şekillenir. Savunulmak istenen şeyin ne olduğu, savunmanın erdemi veya rezaleti bakımından belirleyicidir. Yani her savunma, erdem değildir; benzer şekilde her tehlike de, kötü değildir. Mesela varlığı kendiyle kaim olmayan ayrık’ın, yani “ayrışık sahnenin”, mesela “bir sahne” esasında helak edilmesi, ayrık için izafi bir kötülüktür, çünkü ayrık, her varolan gibi, varlığını sürdürmek isteyen bir varlıktır; ama aslında bir sahne esasında helak edilmesi, ayrık’ın daha esas bir varlık olması yönünde onun için iyidir. Bilakis ayrık’ın buna karşı ayrıklığı savunmaya geçmesi ve bunun için “uzanması ve uzatması” ise, esasen ayrık için erdem değildir. Mesela Grek-Latin-Kilise diyarının ayrık-düşünürleri, Kadim Demdeki Hatem’in kendilerini bir ve aynı esasa getirmek için gelişini, tehlikeli bulurlar; ve bu nedenle fikriyat, sorgulama, arayış, varoluş suretleri vasıtasıyla, işi “uzatırlar”. Bunun gibi.
“Kuvvet sınırlandırması” meselesi, silah ve savunma kavramları açısından, kendi bağlamlarına göre ele alınmalıdır. Bu, esasen geniş manada “teşkil, inşa, tesis ve yapım” kavramları esasında ele alınması gerekir. Daha fazla ayrıntıya girmiyoruz.
Evrim safhalarında, avcılığa giren erkeklerin silah suretiyle “uzatma” esasında gelişmeleri, beşerin zihin (mens) esasında avcılık suretiyle erkek yazımını önemli ölçüde etkilemiş görünmektedir. Erkeklerin hem bedenlerinde hem de “ayrışık (iç’sel) pragmatik”lerinde bu dönem daha sonra “öğretim, politika ve ekonomi” kültürlerinde “avcı-erkek-zihni”ni göstermiştir. Önceki yazılarda öğretmeni bir erkek olarak almamız, bu açıdan anlaşılmalıdır (ancak bu sadece zihinsel, pragmatik ve evrimsel bağlam içindir. Bu işin daha başka anlamları da vardır. Mesela öğretmenlik, sadece bu noktaların kaydı altında bir kavram olarak görülemez).
Erkekler, benzer şekilde cinsel dokunma cihetindeki baskınlıkları açısından da, dokunmanın yollarını aramaya ve geliştirmeye yürümüşler; ve, rakip suretteki “uzun”larla mücadeleye girmişlerdir. Bu nokta itibariyle erkek, cinsel rekabet göstermede ehilleşmiştir. Bu anlamda rekabetin yönü ele geçirilecek olan cihetinden saldırmaya, eldekini bir başka saldırıdan korumak cihetinden, savunmaya doğru gelişir. Yani erkek hem saldırıda hem de savunmada ehildir. Mesela tuzak suretiyle saldırıda ehildir; tedbir suretiyle de savunma da ehildir.
Mesela bazı öğretmenler, entelektüel anlamda, tuzak kurarlar ve öğrenciyi ve aslında geniş anlamda dünyayı ele geçirirler. Politikacı için de aynı şey geçerlidir.
Öğretmen olarak rahiplerin ortaya çıkışı, bu noktadan açılmalıdır. Rahipler, bu anlamda, erkek avcılardır; bir çok kültürde krallar, ve günümüzdeki ekonomi muktedirleri de. Bu anlamda “kapitalizm”, avcı-erkek-rahip-krallar esasında anlaşılması gereken bir “yapı’dır”. Ancak bu husus, sadece “kapitalizm”le örneğiyle sınırlandırılamaz. Yani meseleye her zaman çok geniş açılardan bakmalıdır ve erdem ve rezalet bağlamlarına mutlaka dikkat edilmelidir.
Dokunmak, sadece erkeğe mahsus değildir; genel olarak ayrık’ın ihtiyacıdır. Ancak tersyüz bir surette, dokunmak suretiyle “birleşmek” iştiyakı, farklı bir baskın figürde görülmektedir.
Yani burada söylemeye çalıştığımız, dokunma hususundaki tasnifat ve baskın figürler açısından safhalaşmanın ve belirlenimin kaynaklanma ve yürüme esaslarının takip noktalarının dikkatlice açılması gerektiğidir.
Açlık itibariyle bir nesneye yöneliş de, dokunmak ihtiyacıdır ve her ayrık-aç için gerekli koşullarda şekil alır. Ancak cinsellik esasındaki dokunuşun, cinsel kimlikleri ve bunların zihinsel belirlenimi açısından ayrıca açılması, cinsellikle ilgili bir çok problemi doğrudan önümüze koymak için önemlidir. Ayrık-insan, hem üremek için cinsel manada dokunur hem de dokunmak için, yani bundan hazz aldığı için dokunur; ve bunda esasen “dokunan” eylemi açısından öne çıkan figür erkektir, dokunulan ve davet eden olarak da, dişi. Ayrık insan-dişisi, bu bakımdan, primatlar içinde, erkeğe benzemeye de gitmiştir. Yani yukarıda erkekler için tesbit edilen şeylerin hemen hepsinin ayrık-dişide de gittikçe sıklaşan şekilde belirmesi, ayrık-insan dişisinin bir çok açıdan sahte bir erkeğe dönüşmesi anlamına gelmektedir. Bu nokta itibariyle de mesele erkek ve dişi açılarından çok, “insan olmak” bakımından açılmaya gelmektedir. Hem erkeğiyle hem dişisiyle insanın, evrimsel açıdan bakıldığında, çok yakın tarihte bir ve aynı “erdem” esasına dayanmaları gerektiği yönündeki “safha” tam olarak bununla alakalıdır. Bu safha, aynı zamanda bilinen haliyle, “vahiy esaslı semavi dinsel safha”ya tekabül eder. Bu açılardan söz konusu safha; dialektik idealizm, dialektik materyalizm ve psikanalitik tarih okumaları yollarıyla ve geniş manada fikriyat (logia) vasıtasıyla “görünmez” ve “anlaşılmaz”.
Mesela deriz ki, erkekte bir cihetten dişilik, dişide de farklı bir cihetten erkeklik olduğu; ancak daha esastan erkek ve dişi ayrımının başka bir başlangıç esası itibariyle aşkın bir birliğe istinad ettiği ve fakat bu hususları göz önünden alanın ayrışık pragmatik yazılım olduğu açıkça ortaya konmalıdır. İzafi mahiyetteki erkek-dişi törelerinde zaman içinde beliren çatışmaların ve kültürel bunalımların sebebi de, bu yazılımda, kendilerine mahsus dayanaklar ile geçiş noktalarının berrak bir şekilde açılamaması vardır. Ancak söz konusu birtakım aşkın birliklere dayanılarak, bir ayrışık varlığın kendi safhasına mahsus zeminini, zeminini açmadan ihlal eden surette değiştirmeye kalkmak da, başka bir bunalım ortamı meydana getirmektedir. Avcı-filozoflar tam olarak bu bunalım ortamlarını yaratmak için bir çok gayret içine girerler, yukarıda işaret edildiği gibi.
Bu bakımdan rahibin ortaya çıkış esasları kadar filozofun ortaya çıkış esasları da bir ve aynı yerden açılmadan bu meselelerde kapsamlı resimler elde etmek mümkün olmaz.
Kaldığımız yerden devam edeceğiz.

