Felsefe Tarihi
Bu yazıda ayrık filozofların, ayrılık suretlerinin mahiyetinden ve esaslarından bahsederek, ayrıkın tarih içinde felsefe adı altında yaptıklarının Güvercin Gerdanlığı bakımından anlamını belirginleştirmeye çalışıyoruz. Çünkü ayrık’ın tesis ettiği uygarlıkların temellerinden biri de “felsefe” adı verilen kurumdur. Hatırlanırsa, Güvercin Gerdanlığı başlıklı yazıların savunduğu temel tezlerinden biri de, uygarlığın, ayrıkın bir ürünü olduğudur; bilhassa çağdaş yaygınlaşan uygarlıkların bu bakımdan ele alınmasını gerektiren şekilde. Yani bu bağlamda uygarlık, ayrık’ın mahiyetinin, esaslarının, evriminin izlerini taşıyan, ayrık’ın ürettiği ve bir ürün olarak ayrıka benzeyen, ve kendisine temas eden kişileri de etki altına alarak ayırmak üzere kendine benzeten, bir ayrılık yapıtıdır. Medeniyet ile uygarlık arasında, bu bağlamda ayrım yapıyoruz, kültür ve maya ayrımı gibi.
Önceki yazılarda belirttiğimiz gibi, ayrık, birliğe sonra olandır. Bu bakımdan ayrık’ın bir ürünü olarak uygarlık da ayrılığın bir ürünü, ayrılığın bir uzantısıdır. Uygarlık tesisinde ortaya çıkan kurumlar ise, ayrılığın esaslarının farklı şekillerde birer tezahürüdür. Uygarlık tesisinde kullanılan bu kurumlar, özetle söylersek, “din”, “felsefe”, “sanat” ve de “bilim”dir. Dolayısıyla uygarlığı tesis eden birer unsur olarak bu kurumların esaslarının anlaşılması, uygarlığın anlaşılması ve değerlendirilmesi için gereklidir.
Sadece uygarlığı farketmek ve uygarlığın tesisinde görev alan “din”, “felsefe”, “sanat” ve “bilim” alanları gibi bazı alanları öğrenmekle, uygarlık hakkında olumlu veya olumsuz yönde bir değerlendirme yapmak olanaklı değildir. Aksine bu, son derece yüzeysel ve sığ bir yaklaşımdır. Ülkemizde bu yüzeysel davranışları sergilemek, ne yazık ki hâlâ muteber biri sayılmanın, mesela aydınlanmış sayılmanın yeterli bir koşulu konumundadır. Oysa yapılması gereken, uygarlığı farkettikten sonra, onun hangi dayanaklarla ayakta durduğu ve bu dayanakların, genel olarak insanın varlığı bakımından meşruiyetinin ne olduğunun sorgulanarak orta yere getirilmesidir. Böyle bir sorgulama, insanın kendine mahsus hakikati ve bu hakikatin diğer varlıkların hakikatleriyle birlik içinde mahal tuttuğu yeri bulmak çabasının bir doğal gereğidir. Böyle bir sorgulama yapmadan, farkedileni peşinen almak veya ona dahil olmak için şuursuzca değişmeye başlamak, insan haysiyetiyle bağdaşabilecek bir şey değildir. Uygarlık, esasları itibariyle sorgulanmalıdır ve bu sorgu, insanın kendine yönelik arayışının çerçevesi içinde başarılabilmelidir. Bu nedenle uygarlığın sorgulanması, tesisinde yer alan kurumlar olarak temel unsurların ve bu unsurların asli dayanaklarının ortaya çıkartılmasını da gerektirir. Bu unsurların esaslarının anlaşılması ise, ayrık’ın mahiyetinin ve esaslarının ortaya çıkartılmasına bağlıdır. Ayrık’ın mahiyetini ve esaslarını bu yazılarımızda henüz ayrıntısıyla ele almadık. Burada henüz, ayrık’ın uygarlık tesisinde temel aldığı unsurlara dikkat çekmek çabasındayız. Yukarıda söylendiği üzere bu unsurlardan “felsefe”, böyle bir çabanın yedeğinde bu yazının konusu durumundadır.
Felsefe konusuna bir kontekst oluşturabilmek için, kısaca hatırlatmak gerekirse, ayrık’ın farklı farklı faaliyetleri olduğunu, mesela filozof olarak bir sureti olduğunu ve mesela rahip olarak bir sureti olduğunu öne sürmüştük. Örnek vermek gerekirse ayrık, mesela rahip sureti olarak teoloji esaslı din tesis eder ve bununla diğer varlıklara yönelir ve onlara temas eder. Bu onun suretlerinden biridir. Teoloji esaslı din, rahip olarak ayrık’ın, amaçları için vasıta edindiği ürünlerden biridir. Ayrık’ın şimdiye değin en tehlikeli ve en yıkıcı sureti, rahip suretidir ve ürettiği en tehlikeli kurum da, bu nedenle “teoloji esaslı din”dir. Birçok kafa karışıklığı yaratan ve uzmanları tarafından bu karışıklığın ebediyyen sürmesi için gereken her türlü çabanın verildiği bu noktadaki dikkatli ayrımları, burada yapmayacağız. Ancak burada hemen belirtmek gerekir ki, Peygamberler’in ana faaliyetlerinden biri de, bir çeşit din merkezli olan bu yıkıcı ayrıklarla mücadele etmek ve onların zararını varlıklar üzerinden kaldırmaktır. Peygamberler ayrık değildir, rahip de değildir; bu bakımdan “Peygamber dini” de, bir ayrık ürünü değildir. Bu minvalde din meselesine yönelik araştırmamızı “Cahiliyye’nin Zevali” adlı yazımızda sürdürüyoruz. Bu yazıda bu hususlara daha fazla girmeden ayrık’ın diğer önemli bir kurumuna dikkatimizi yeniden çevirelim. Bu kurum felsefedir. Ayrık, filozof suretiyle de faaliyet yürütür. Bu yazıda bu noktayı anlamaya çalışıyoruz.
Önden belirtmek gerekirse, ayrık’ın temel faaliyetleri arasında bulunan felsefe, henüz teoloji esaslı din kurumu kadar temelden yıkıcı ve tahripkâr bir seviyeye ulaşmamıştır. Ancak bilhassa son birkaç yüzyılda türeyen Alman Felsefesi adı verilen ürünündeki birçok cihetiyle, rahiplerdekine çok yakın bir seviyede bu tahripkarlığa hadsafhada yaklaşmıştır. İngiliz esaslı analitik yanı itibariyle de, insanı aptallaştırmak bakımından bir başka başarı kaydederek, farklı şekilde bir yıkım becerisi elde etmiştir. Teoloji ve felsefeden yüksek ölçüde payını alan bilim’in ne surette arzedeceği, henüz belli değildir; yani ayrık’ın tahripkâr yüklerinden arındırılmış bir tesis olarak bilimin öne çıkması daha muhtemel olabilir. Fakat teknoloji’nin ne surette kullanıldığı şüpheye yer bırakmaksızın bellidir: Teknoloji, ayrık’ın iktidar alanı olarak alınmış yeni bileşik kurumudur. Bileşik diyoruz çünkü teknoloji, teoloji ve felsefe esaslı güdümlerden arınık olmayan, aksine bunların evrimine uygun şekilde biçimlenmiş bir türeme alandır. Teknolojinin irdelenmesi de, bu nedenle söz konusu bileşenlerin tarihsel açıdan ortaya çıkartılmasını gerektirir. Felsefenin bu minvalde ne olduğunun anlaşılması, bu bakımdan da yarar sağlar. Son olarak bu ön bağlamda söylemek isteriz ki; uygarlığın temelleri itibariyle sorgulanmasında ekonomik ve siyasi açılardan üretim ve sınıf ilişkileri meselelerinin birer esas olarak alınabilmesi, bunların ancak ontik ve epistemik temelleri dikkate alan çerçevelerin dahilinde incelenmesiyle anlamlı olabilecektir. Yani ayrık’ın felsefe adı altında nelerle uğraştığı, bu bakımdan da öncelikli olarak ele alınması gereken bir meseledir.
Yine kolaylık sağlamak adına ve mevcut uygarlığı esastan belirleyen nokta olduğu için, felsefe meselesine de yaygın şekilde kabul gören tarihi bağlamından yaklaşacağız. Yani Grekler itibariyle konuya gireceğiz; Mesopotamya, Hind ve Çin bağlamlarına temas etmeden.
Ayrık’tan Sonraki Philosophia’nın Çıkışı
Yine önce belirtmek isteriz ki, bu tip kurucu unsurların esasları ortaya çıkartılırken, bu esaslara dayanarak oluşmuş sonraki değişimlerin bir anlığına yok farzedilmesi, bu esasların çıplak bir şekilde idrak edilebilmesi için şarttır. Yani mesela diyelim ki Descartes, Kant, Hegel, Wittgenstein, Heidegger esastan felsefenin ortaya çıkışına bağımlı şekilde düşüncelerini ortaya çıkartmış isimler olsunlar. Biz bu isimleri ve “felsefi söylemlerini” anlamak için, felsefenin “başlangıç esasları”nı, gerek söylemdeki unsurları gerekse bunların tarihsel yükleri bakımından, bir arada, yani tek bir sahnede açmak isteyelim. Yani felsefe olarak çıkartılan şeylerin, felsefe sahnesinin kendisinde görmek isteyelim. Bu takdirde bu isimler ve bunların söylemleri, ancak bu sahneye dayanabilen, yani varlıklarını bu sahneye borçlu olan birer varlık olurlar. Biz bunlardan önce, sahnenin kendisiyle, yani bunların varlıklarını borçlu oldukları zeminin kendisiyle ilgilenirsek, bu sahneyi görmek istediğimizde, bir anlığına bu isimlerin ve felsefi söylemlerinin tamamının henüz söylenmediğini varsayabilmeliyiz. Mesela Descartes’ın, Kant’ın, Hegel’in, Wittgenstein’ın, Heidegger’in ve öbürlerinin henüz konuşmadığını, yani bir etki yaratmadıklarını varsayabilmeliyiz. Sanki olmamış gibi, yaşanmamış gibi. Böyle yapabildiğimizde, felsefenin zeminini ve meydana geliş koşullarını daha çıplak, daha berrak bir şekilde görmek imkânı buluruz. Bu, bir bakıma, manipülatif bir müdaheleye karşı da bir önlem tesis edebilmemizi sağlar.
Bu önerdiğimiz yaklaşım, yöntemsel açıdan tartışılabilir; buna bir itirazımız yok. Ancak bunun yapılabilip yapılamayacağı yöntemsel izlek meselesinden daha önemlidir. Bu önerdiğimiz şeyin gerçekleşebileceğine inanıyoruz. Bu inancın gerekçesi ise, mesela dünyaya doğan her birey için, aldığı şekiller itibariyle içine düşmediği müddetçe, felsefe ve felsefe sahnesindeki isimler sanki hiç yokmuş, hiç olmamış gibi olmasıdır. Yani “felsefe’nin” de, sahnesinin de, “doğan’a” sonradan başlamış olmasıdır. Yani her doğan için, felsefe bütün esaslarıyla yeniden başlayabilir, yeni bir sahne olarak açılabilir. Çünkü felsefe, zaten sonradandır; kaç asırlık olursa olsun. Her sonradan olan kurum, her yeni doğan birey için, sonradan tesis edilebilecek bir şeydir. Sonradan tesis edildiği haliyle felsefe sahnesinin kendine mahsus tarihsel mevcudiyeti de, doğan için yine sonradandır; ancak bunların “bir felsefe sahnesi” içindeki oluşumunu ihmal etmeden; yani mesela Descartes’ın, Kant’ın, Heidegger’in felsefi söylemlerinin “bir felsefe sahnesi”nin oluşumunda bileşen olarak mevcut olduklarını da unutmadan. Yine de kaç yüzyıllık olursa olsun bütün bir felsefe sahnesinin dünyaya şimdi doğmuş bir birey için “sonradan” olduğu hususu esastır. Böylece “bütün bir felsefe sahnesini”, bileşenlerinin de, yani mesela Descartes’ın, Kant’ın ve öbürlerinin söylemlerinin de, aslında ne ifade ettiği ve felsefe için ne konumda olduğu, ancak bu şekilde “sağlam” surette idrak edilebilecektir. Bu yazıları kaleme alırken, önce böyle bir yöntem izliyoruz. Sanki birçok isim, birçok kavram, mesela “res cogitans”, mesela “a priori form”, mesela “aufheben”, öncelikle yokmuş, hiç ileri sürülmemiş gibi yapıyoruz; aksine bunların öne sürüldüğü bağlamların “sahne” bakımından öncelikli konumlarını gözetmeye çalışıyoruz. Bu isimler, bu kavramlar, bu “sahne” ortaya çıkartıldıktan sonra “sahnedeki bileşen” olarak, sonradan aynı veya farklı şekilde mevcudiyet kazanmışsa, bu takdirde bu isimleri ve bu kavramları bu açıdan anlayabileceğimizi düşünüyoruz.
Fakat tüm bunlardan sonra yine de felsefenin sahnesinin ve kavramlarının çıplak şekilde serdedilebilmesini bu yazıda yapamayız. Çünkü burada kısa bir şekilde serbest yazılar kaleme alıyoruz. Bunu daha sonra daha geniş bir yazı ortamında yapabilmeyi umuyoruz. Bu söylediklerimiz, yaklaşımımızın ne olduğunu açık etmek içindir ve okuyucuya da bir öneridir.
Şimdi kronolojik açıdan da ve sahnesi açısından felsefenin başlangıcına göz atmaya çalışalım.
Felsefe’nin nereden kaynaklandığına yönelik birden çok görüş vardır. Bunlar içinden en yaygını, felsefenin Milattan önceki bin yılın yarısında, Antik Grekler’de başladığıdır. Daha sonra Helenistik yayılma ile Akdeniz’e aktarılan felsefe kültürü, Roma’ya, yani aslında Latince’ye geçmiştir. Başka kurumlardan aldığı diğer etkilerle beraber Grek ve Latin dillerinden de sonraki başka bazı dillere temas etmiştir.
Yine yaygın kanaate göre felsefe ilk defa “doğa arkheologları”nda ortaya çıkmıştır. Bu bakımdan felsefenin terimsel anlamda başlangıcında da, “arkhe” kavramı bulunur. Arkhe; “başlangıç, ilke, esas, temel” anlamlarına gelen bir kelimedir. Arkheo-logia da, “başlangıç, ilke, temel, esas araştırması” anlamına gelen bir fikriyattır. Söz konusu arkheologlar, Türkçe’de “doğa” karşılığı verilen “fusis’in” ve bundaki, yani doğadaki olgular ile değişimlerin, esası, ilkesi veya başlangıcı hakkında çeşitli tasavvurlar öne sürmüş isimlerdir.
Bunların içinde Grekler’e mahsus yedi bilgeden biri olarak da anılan Miletos’lu Thales, arkhe’nin, yani esas’ın, “su” olduğunu öne sürmüştür. Thales’in talebesi olduğu da kabul edilen bir diğer Miletos’lu Anaksimandros, arkhe’nin, “belirsiz ve sonsuz” anlamlarına gelen “apeiron” olduğunu söylemiştir. Anaksimenes ise, “hava”nın arkhe olduğunu öne sürmüştür. (sonraki yazıda apeiron kavramını felsefe sahnesi açısından değerlendirmeye çalışacağız).
Bu isimler içinde en gizemli bulunan ve gerçekten de daha farklı şekillerde ele alınması gereken Herakleitos, arkhe’nin “ateş” olduğunu öne sürmüştür.
Empedokles, dört unsuru da öğe anlamında arkhe olarak öne sürmüş, ve bunların dinamizminin esasına da “sevgi” ve “nefret”i almıştır.
Anaksogoras, kozmos’un düşünce ve idrak manalarına gelen “nous” tarafından tedbir edildiğini öne sürmüştür.
Demokritos ve takipçileri de, arkhe’nin atomlar olduğunu öne sürmüştür.
Arkhe’nin araştırılmasının bir takım mantıksal zorunluluklarla tasavvur edilmesi, Elea Okulu adı verilen bir grup insanda görülmüştür. Bu okulun temsilcisi ve başı olan isim, Parmenides’tir. Parmenides’in hocaları içinde, daha önce kendisine “Dünya’nın Tesisi III - Teomorfik Olarak İnsan ve Antropomorfik Olarak Tanrı Hakkında” başlıklı yazıda eleştiri yönelttiğimiz Ksenophanes de bulunur.
Elea Okulu, bölünmez, yok edilemez bir Varlık tasavvurunu merkeze almaktadır: Bu esasa Grekçe’de “varlık” manasına gelen “On” denir. Bölünmez, yok edilemez, değişimsiz bir esas olarak “varlığı” merkeze alan, ve bunun karşısında değişimin dairesini “yanılgılar (doksas)” olarak niteleyen ve bu suretle kesin ve daha kuşatıcı izlenimi veren bir arkhe tesis eden Elea Okulunun bu tasavvuru, Parmenides’den kalan bir metinde, bir çok açıdan ilgi çekici bir şekilde, anlatılmaktadır. Parmenides’in bu yaklaşımında “varlığın” yanı sıra dikkate alınan “değişim” dairesi, “esasın” ve bu bakımdan da “hakikatin” idrak edilmesi sürecinden dışarlanmıştır. Bu dışarlamanın paradoksal cihetlerden temellendirmesini de Parmenides’in talebesi olan Zenon vermiştir.
Pisagor ve İtalyan Okulu da arkhe araştırmasının içindedir. Bu okulda arkhe, doğal sayılardır.
Buraya kadarki isimlerde görülen açıklamalar, bundan sonraki isimlere nazaran daha basit ve sade görünür. Bu isimlerden sonra karşımıza Platon ve sonra da Aristoteles çıkar. Platon ve Aristoteles’ten itibaren bu konular ve felsefe, çok geniş bir kontekst çeşitliliğine dahil olur ve günümüzde bilinen hâliyle felsefe, arkhe meselesini de merkeze alan şekilde, bu iki isimle başlar; sonraki yüzyıllarda da sadece ve sadece bu iki isim “esası’n’da” yürür. Bu iddiamızı sonraki yazıda temellendireceğiz ve felsefe sahnesini sonraki hâlini bu açıdan çıplak bir şekilde göstermeye çalışacağız.
Platon ve Aristoteles itibariyle sözkonusu kontekst çeşitliliği, önceki isimlerde görülebilen birçok hususu da barındıran, ancak tesisi itibariyle felsefe kavramına asıl karakterini veren esasları içerir. Felsefeye asıl karakterini ve esastan tanımını veren ve sözkonusu çeşitliliği meydana çıkartan asıl isim Platon’dur. Aristoteles, felsefe sahnesinin Platon tarafından açılmasından sonra ortaya çıkan ve bu sahnenin esaslarına yönelik değişikliklere imza atan, sonraki isimdir. Bu nedenle Platon dikkate alınmadan, Aristoteles’in anlaşılması ve değerlendirilmesi imkansızdır. Aristoteles anlaşılmadan da, sonraki felsefe, mahiyetçe anlaşılamaz. Çok geniş meseleler ihtiva etmesi ve bunların birçoğunun burada geniş bir şekilde serdedilmesinin olanaksızlığı sebebiyle, söz konusu isimlere, öz bir şekilde ve yazımızla alakalı cihetlerden yaklaşıyoruz. Yazımız, ayrık’ın eksik oluşu ve tamamlanmak için girdiği çabada bambaşka işlere kalkışması ve bu suretle uygarlığın oluşumunda felsefe adında bir kuruma yer vermesiydi. Yani tarihsel anlamıyla felsefe bu çabanın bir neticesi olarak ortaya çıktığını öne sürmekteydik. Bu nedenle meseleyi, “eksiklik” ve “nesne” bağlamını açabilecek şekilde çiziyoruz. Platon’un bu açıdan yazımızda yer alması, felsefe kavramını bu açıdan esastan tanımlayan isim olması bakımından önem arzetmektedir. “Eksiklik” ve “nesne” bağlamları, felsefe sahnesini çıplak bir şekilde görmek için yeterli kavramlardır.
Platon bakımından felsefe, ontik, epistemik, topografik ve arkheographik esaslarla, bir birey tesisidir. Buradaki “birey” sözcüğünden, çok genel anlamıyla “nesne” anlaşılmalıdır. Yukarıda sıralanan arkheologların “doğa’ya” arkhe tasavvur etmeleri de, bir cihetten “doğa” suretindeki şeyin, yani nesnenin, tesisine yönelik bir düşünme faaliyetidir. Platon bakımından farklı olan ve onu daha önemli kılan, söz konusu tesisi, arkheo-graphia şeklinde ve genel manada nesneye mahsus farklı esasları araştıran şekilde bir tesis faaliyetine yönelmesidir. Bu nedenle Platon’un arkhe araştırması, bir arhegraphia’dır. Bu ayrımı şu şekilde kısaca ifade etmek mümkündür: Arkheo-logia, başlangıç fikriyatıdır, şeyin başlangıcına yönelik belli bir dairede, mesela düşünce ve algılanan dünya dairesinde, inceleme yapmak, düşünmek faaliyetidir; arkheo-graphia ise, başlangıç yazımıdır. Başlangıç yazmak, başlangıç fikriyatından daha temel bir faaliyettir. Arkheo-graphia, şeyi farklı bir daire itibariyle tesis eder. Platon’un arkhe-yazan olduğuna yönelik bu fikrin anlaşılması için, Platon’un varlığı “asli varlık (on)” ve “asli-olmayan varlık (me on)” şeklinde ayırdığını ve bunları psukhe esasında, nazari (theoria) açıdan, birbirine bağlayarak tesis faaliyetine kalktığını dikkate almak ilk aşamada yeterlidir.
Platon varlığı, asli varlık ve asli-olmayan varlık şeklinde ayırmıştır. Sonra da bu ayrımda ortaya çıkarttığı sorunları giderebilecek surette bunları bağlamaya çalışmıştır. Bu iki varlık türünü bağlayan kavramlar ise, “genesis” ve “khora”dır.
“Genesis”, Platon’da terim olarak “doğuş” anlamına gelen, bir “meydana geliş” kavramıdır. Bu kavramdan daha önce söz etmiştik. “Khora” ise, yurt, hariç, hazne, kundak, yatak, kucak manalarına gelen bir çeşit “mekân”’dır; ancak Platon’un arkhe-graphia’sı bağlamında bir tür olarak “berzahi” bir özellik gösteren, “ontik bir yer”’dir. Bu bakımdan “khora”, Platon’un ve “felsefe sahnesinin” en önemli kavramlarının başlıcalarından biridir.
Platon bakımından asli varlık (on), khora vasıtasıyla, asli-olmayan varlık’ta (me on) “bulunurak”, varlığı tesis eder. Yani khora, Platon’un merkezi meselesi olan birey tesisi için başvurulan arkheo-graphia’da, asli bir yer tutan bir tasavvurdur.
Platon, arkheo-graphia esasında bireyi, on, genesis, khora ve me on kavramlarından yararlanarak tesis etmektedir. Bu tesis, bir birey tesisi olduğu için, birey tesisi bakımından bu arkeo-graphik çalışmanın merkezi kavramı da, psukhe’dir. Yani psukhe itibariyle tesis edilen, “birey”dir ve birey esasındaki nesnedir. Yani Platon’daki hâliyle felsefe, psukhe kavramı esasında, “birey” tesisidir. Bu suretle de tesis edilen “osuia”dır; yani geniş manada “cevher”.
Bu tesis’in psukhe esasında bir arkheo-graphia olmasının anlamı, çok karakteristik bir şekilde Platon’daki hâliyle felsefenin bir muhakeme faaliyeti olmadığının en önemli dayanaklarını gösterir. Felsefe’nin psukhe kavramı esasında arkho-graphik bir birey ve varlık tesisi olması, bu açıdan dikkate alınmalıdır. Aksi hâlde Platon anlaşılamayacak ve dolayısıyla felsefe sahnesinin hangi temeller üzerine açıldığı da hiçbir şekilde görülemeyecektir. Bu yazıda bu hususta konuşulması gereken bağlamları açamadan ilerlediğimizi tekrar hatırlatarak, devam ediyoruz.
Osuia esasındaki “birey” tesisinin felsefe kavramıyla alakasını kuran husus, bu bakımdan psukhe’nin bir arkheographia olarak ele alınmış olmasıdır. Psukhe’nin arkheographik olarak ele alınması, felsefenin epistemik ve ontik bağlamlarını “bir” ve “aynı” esastan tesis eder. Çünkü bu dizgeye göre psukhe, bütün bir kozmos’un yaratılmasıyla beraber yaratılmıştır. Yaratılan psukhe’de kendi asl’i varlığına mahsus bilgi vardır. Psukhe’nin hakikati de olan bu bilgi, psukhe’nin ontik manada düşmesiyle beraber kaybedilir. Kaybedilen bu hakikate Platon, “aletheia” der. Düşülen yer, asli- olmayan varlıktır (me on). Burada, yani me on’da idrak edilene de Platon, “zan, yanılgı, aldanma” anlamlarında “doksa” der. Yani ontik manadaki bu düşüş aynı zamanda epistemik cihetten de bir düşüştür. Çünkü ontik dayanak, idrak açısından, aynı zamanda epistemik dayanağının da kendidir. Felsefe, bireysel açıdan, düşen psukhe’nin düştüğü yere aşarak, kendi aslını ve bu itibarla da geniş manada varlığın aslını idrak etmesi faaliyetinin bir sürecidir. Bu idrak, geniş manada varlığın aynı zamanda “aslen tesisi”ni sağlar. Çünkü varlığın kendi de, birey gibi, arkheo-graphik ve de topografik mahiyettedir. Psukhe, bu tasavvurda, söz konusu bağlantıların tamamına imkân veren asıl kavramdır. Bu bakımdan philo-sophia olarak felsefenin yeri (topos) de, psukhe’dir,yani philo-sophia (felsefe) psukhe’de cereyan eden bir faaliyettir.
Bu resim dikkatli bir şekilde açıldığında görülecektir ki, Platon itibariyle felsefe “mahiyetçe” bir “değişim” faaliyetidir, bir muhakeme, bir düşünce faaliyeti değil. Eğer felsefe bir düşünce, bir muhakeme faaliyeti olarak alınırsa, felsefen “mahiyetçe” bir “değişim” beklenemezdi. Platon itibariyle felsefenin bu karakteristik yanı, felsefenin sahnesinin ne anlamda çıktığını anlamak için, hadsafhada önem arzeder. Psukhe’nin üzerinde durmayan bir yaklaşımın, bu anlamlarda felsefeyi ve onun esas sahnesini ve de Platonu anlamaya başlamasını bekleyemeyiz. Platon’daki psukhe meselesinin arkheographik ve topografik özelliklerini bu yüzden dikkatle incelemek gerekir. Bu bağlamları açıkça veren tasavvurların başında, psukhe’nin, yani bireyin düşmüş olması gelir.
Düşmüş psukhe, asli varlığı (on) ve bu bakımdan da “aletheia’yı” haiz değildir; yani bu psukhe esasındaki birey, “esasen tesis edilmiş bir birey” değildir. Tekrar ifade edelim ki, birey’in tesis edilebilmesi bireyin idrakı bakımından varlığın da tesis edilebilmesi demektir. Ontik, epistemik, arkheographik ve topografik bağlamların iç içe bir şekilde “felsefe” kavramında bir arada bulunabilmesinin anlamları, böyle bir arka planda yatar. Platon bakımından psukhe’nin kendi aslını ve bu bakımdan varlığın aslını açabilmesini sağlayan kavram ise, “logos”dur. Logos, felsefenin, ve aslında uygarlığın temel kavramlarından biridir.
Düşmüş psukhe’nin logos esasında açılması ve bu bakımdan varlığın aslen tesisi, logos’un mahiyeti, kaynağı ve psukhe olan ilişkileriyle alakalıdır. Psukhe, logos’u idrak ederek, felsefeye başlar.
Psukhe’nin logosta esasen idrak ettiği unsur ise, logos’un asli birimi olarak, isimdir. Psukhe, böylece hem kendine hem de diğer şeylere mahsus asli isimleri idrak etmek üzere, alethia’ya sevkolunur. Platon’da bu bağlamda isim, “idea” kavramı olarak dizgede yer alır. İdea, aynı zamanda “görü’nen” şey demektir.
Doğa arkheologları olarak anılan isimler için bu minvalde, böyle bir iç içe bağlamdan söz edilemez; ya da edilebilmesi için aşırı şekilde yoruma gitmek gerekebilir (bir yerde gittikçe anlamsızlaşan şekilde). Felsefe’nin psukhe esasındaki arkheographia ve topographia ile bir birey tesisi, bu bakımdan da arkhe’nin bir birey tesisi kavramı olması, genel bir “nesne” tesisi düşüncesine, birçok farklı açıdan “derinlik” getirir. Bu derinliği sağlayan asıl kavram, yukarıda bahsedildiği üzere, osuia (cevher) bağlamındaki “psukhe” kavramıdır ve psukhe’yle alakalı olarak “logos” kavramıdır.
Platon bakımından felsefe’nin psukhe esasında ontik ve arkheo-graphik bir bağlam olması, psukhe esasında aletheia’nın idrakı ve varlığın tesisi açısından, psukhe’nin bulunduğu yerler arasında, yani asli varlık (on) ile asli-olmayan varlık (me on) arasında, bağlantının tesis edilmesini gerektirir. Bu nazik dikkat, felsefe tarihinde Platon’a mahsustur. Bu bağlantının kavramı, “khora”dır.
“Khora”, Platon’un “Timaios” başlıklı metninde geçen bir kavramdır. Yukarıdaki bağlamı bir başka şekilde dile getirmek gerekirse, bireyin ve varlığın tesisinde merkezi bir problem olan “değişim” sorunu, bu metinde, “khora” kavramı esasında ele alınarak, bireyin ve bu bakımdan da varlığın aslen tesisine yönelik bir çare aranır. Burada tesis edilecek bireyin, aynı zamanda metnin başında anılan “polis”, yani “şehir”le alakası düşünülürse, Platon’un “birey” tesisini ne kadar geniş bir bağlamda düşündüğü açıkça görülür. Polis’in tesisi, bireyin de içinde yer aldığı, toplum’un tesisidir.
Genesis, yani doğuş, khora kavramının anlaşılması için dikkate alınması gereken asıl kavramdır. Platon’a göre kozmos, yani bu bağlamda geniş manada nesne, genesis fiiliyle doğar. Bu doğuş, anbean’dır. Yani varlığa gelen şeyler, anbean doğarlar. Anbean doğuş’ta meydana gelen varlığın “asli varlık” ve “asli-olmayan varlık” olarak cihetleri, bir müşterek yer olarak “khora”da bulunurlar. Böylece khora, değişim kavramındaki “aynılığın” ve “gayrılığın” berzahi mahalli olarak öne sürülür.
Aynı ve gayrı cihetiyle varlığın “bir anda” bulunabilmesi, anbean doğuşun her bir an’ı için bu zamansal bir birim olmayan bu “bir an’ı’n”, bir “yer”, bir “mahall” anlamında “iç’li sınır” olarak düşünülmesi demektir. Bu “iç’li sınır” sayesinde “nesne”, “tam surette” meydana gelir. Khora, bu bakımdan bir “hazne” olarak, kendisinde ortaya çıkacak “nesne”nin tam surette meydana gelişinin bir esası, bir dayanağıdır. Mesela “tam surette” bir “polis’in”, tamlığı, polis’in “khora’ya” dayanması sayesindedir.
Khora, Platon’a göre her cihetten kuvvet olan ve bizatihi sureti bulunmayan, nesnenin meydana gelişinin bir kabı, bir sınırıdır; bu bakımdan da nesnenin mahiyeti’nin belirlendiği, yer’dir. Bu bakımdan felsefe sahnesinin bir diğer esas kavramı, “kuvvet’tir (dunamis)”.
Khora fikri itibariyle Platon arkheo-graphia’sı çalışması tamamlanır. Fakat bu tamamlanan çalışma, aslında bambaşka bir istikamette bugünkü hâliyle felsefenin de başlama sebebi olur. Çünkü bu tamamlama gayreti, aslen bir tamamlanma değildir. Platon, asli varlık ve asli-olmayan varlık’ın “bir surette”, “birlik” teşkil etmesi için “iç’li bir dış” olarak bir “yer” olması gerektiğini anlamış, fakat bu yer’in “iç’ine” nüfuz edememiştir; bunun “iç’in’e” bakamamıştır. “İç’in” anlaşılamaması nedeniyle de, “iç-dış alakası”na mahsus tasavvuru eksik bırakmak zorunda kalmıştır. Bu nokta’nın, yani “iç’li yer” olarak “berzah’ın”, bizatihi “nazariyat’ın (theoria)” esas yeri olması sebebiyle bu eksiklik, bir felakete neden olmuştur. Çünkü aslında dış’ından tamamlanan ve yani içinden tamamlanmayan bu tesis, farkedilmesi zor da olsa, bu arkheo-graphia’nın eksik olduğunu farkeden biri tarafından, bunun, yani arkheo-graphia’nın tamamlaması için bugün adına “felsefe” denilen bir başka çalışmaya girişilecektir. Hem de felsefe sahnesini esastan değiştiren ve kendisinden sonra felsefe sahnesinde yer almaya gelen herkesi “çıkışı bulunmaz” surette bir hapishaneye kapatan şekilde. Bu isim, Aristoteles’tir.
Birey ve nesne tesisinde felsefe sahnesinin Aristoteles tarafından sokulduğu şekli, arkheo-graphia, topo-graphia, osuia, psukhe, on, me on, khora, logos, eidos ve dunamis kavramları esasında kısaca serdederek, ayrık’tan sonraki felsefe’nin ve yani uygarlığın bir temel unsuru olarak “felsefe’nin”, çıkış sahnesinde ne arzettiğini incelemeye devam edeceğiz. Bu inceleme itibariyle de Güvercin Gerdanlığı bakımından felsefenin “anlamı”nı ortaya çıkartarak, felsefeyi bu sefer psikanalitik açıdan da tartışacağız. Çünkü yukarıdaki bağlamda felsefe, arkhe ve osuia itibariyle, ayrıkın temel bir arızasının özel bir sahnesi olarak da ortaya çıkacaktır: Paranoya.
Bu paranoya’nın en açık şekilde semptomları da bilhassa Alman felsefesi’nde görülecektir.

