6 Şubat Maraş depremi üzerine bütün bir ülkeyi korku ve endişe sardı. Depreme dayanaklı olduğu söylenen, yeni, sağlam görünen binaların bile insanlara tuğla ve molozlardan birer mezara dönüşmesi, deprem bölgesinde bulunan yapıların hemen hepsinin ya yıkılmış ya da yıkılması gerekecek oranda hasarlı olması ve bu durum sebebiyle ülkemizin her an herhangi bir yerinde deprem gibi âni bir felaket karşısında genel bir zaafiyet içinde olduğunun anlaşılması, hepimizi ister istemez adeta yerbilimi ve inşaat mesleklerine girmek isteyecek  kadar panik havasına soktu  Hemen herkes öğrenebildiği bilgiler kadarıyla oturduğu yerin kolonlarına bakıyor, bulunduğu muhitin vs30 değerini hesaplamaya çalışıyor ve bu suretle zemin ve yapı dengesini anlamaya çalışıyor. Hepimiz fay hattı haritasını ezberlemiş durumdayız. Bunun yanısıra bütün bir sosyal medyada yerbilimciler (jeologlar), ülkemizin muhtelif bölgeleri hakkında soru yağmuruna tutuluyor, yaygın medya kanallarında bu uzmanların saatlerce süren anlatımları bir kutsal kelam gibi pür dikkat dinleniyor.

Tüm bu olup bitenlerin arkasında, bu işi domine eden ve aslında insanın zaten bütün ömrü boyunca kendisini aradığı aslî kavram emanettir (güvenirlik). Halkımız, emânet arıyor. Hepimiz emânete muhtaç durumdayız.

Emânet (emân) sözcüğü; imân ve mümin sözcükleriyle de yakından tanıdığımız, dinimizin ve örfümüzün temel kavramlarından biridir. Resûl-ü Ekrem’in mümini “insanların canları ve malları hususunda kendisinden emin oldukları kimse” olarak bildirdiği meşhur bir hadîs-i şerîf vardır. Yine bu bağlamda imânın yetmiş küsûr şube olduğu ve bunun en altındakinin, bir yoldan insanlara eziyet veren bir taşı kaldırmak olduğu yönündeki hadîs de oldukça meşhurdur. Allahın, Kur’ân-ı Kerîmde, “ey iman edenler” diye hitaba başladığı her ayette müminlere bir şey emredeceğini yahud bir şey yasaklayacağını Hz. Aişe Valîdemiz bildiriyor. Yani, “ey iman edenler” nidası geldiğinde, akıllarımızda anlaşılması gereken şöyle bir hitaptır: Ey eman sahipleri, ey insanların malları ve canları hususunda kendilerine güvendiği kimseler, işte şu emrimi yerine getirin; ve işte şu yasakladıklarımdan uzak durun. Çünkü biz iman etmek suretiyle Allahın diğer mahlukatı için seçtiği ve yönlendirdiği birer memur oluruz. İman eden bir memurdur; bir iş üretir, bir işi çözer, bir eksiği tamamlar. Yoksa sanıldığı gibi iman etmek sadece basit bir inanmak duygusuna girmek değildir.

Din, bir borçtur. İnanmak yoluyla din teşkil edilebilseydi, din bir borç, bir vazife hüviyetine giremezdi. Çünkü dileyen dilediğini hayal eder ve dilediği hayale inanır. Ama hayal etmek yoluyla borç ödenmez. Esası hayal olan borç, din değildir. Bu yüzden imanı basitçe bir inanç olarak düşünmemek gerekir. Eğer İman bir inanç olarak ele alınacaksa, o takdirde iman, Allahın iman eden kuluna inanmasıdır; kulun kendi kendine kurduğu hayallere ve ezberlere inanması değil. Çünkü bir inancı gerçek kılacak olan sadece Allahtır. Dolayısıyla mümin, aslında Allahın kendisine inandığı ve sırrını açtığı kişidir.

Allah ancak kendilerini sevip inandığı kişileri halk içinde güvenilir kılar ve halkı için onları muteber bir memur eyler. Aksi hâlde emânet mümkün değildir. Emânetin tamâmı Allaha aittir.

Eski insanlar imanı üst seviye bir güvenlik meselesi olarak görmüşlerdir. Çünkü duyumlanan, düşünülen ve akledilebilen hiçbir şeyin, Allah olmaksızın kendi başına sapasağlam ayakta duramadığını anlamışlar ve kendi nefsleri dahil, ellerinde her ne varsa, bunların ancak Allaha kavuşturulmak yoluyla sağlam bir zemine oturacağını bilmişlerdir. Bu yüzden marifeti, yani Allahı tanımayı, yerine getirilmesi gereken en acil iş olarak görmüşlerdir. Hiçbir ilim, hiçbir meşgale onları bu durumun aciliyeti karşısında meşgul edememiş ve yollarından alıkoyamamıştır. Onların arasından çok meşhur bir isim, Cüneyd-i Bağdadî, bunu çok açık bir şekilde şöyle ifâde ediyor:

“Eğer göğün altında marifetten daha mühim bir iş olduğunu bilseydim, onu elde etmekten başka bir şey yapmazdım. Ancak göğün altında, marifetten daha acil ve daha mühim hiçbir iş görmedim.”

Meşhur zâhid Zünnûn-u Mısrî’den bu hususta çok daha sert bir söz rivayet ediliyor. Mısrî’ye “adî kişi kimdir” diye sorulunca, “Allahı tanımak için çaba göstermeyen kişidir” cevabını veriyor.

İmanın üst düzey bir güvenlik meselesi olması hususu, imanın bir marifet meselesi olduğu hususuyla beraber düşünülürse, Mısrî’nin sözü daha açık anlaşılır. Adî biri, yani sıradan bilgilerle hareket eden kıymetsiz kişi, tehlikenin farkında değildir. Tehlikenin farkında olmadığı için de ne kendisini ne de bir başkasını koruyabilmek bilgisi ve özelliği yoktur. Tehlikeyi bilseydi, bu tehlikeden nasıl korunabileceğini de bilir ve bu hususta da güvenilir biri olurdu; dolayısıyla da kıymetli, önemli biri olurdu. Ama eliyle tuttuğu, gözüyle gördüğü, aklıyla bildiği şeylerin kendi başlarına ayakta durduklarına inanıyor ve bu yüzden onların yok olmak, bozulmak, yıkılmak tehlikesi altında olduklarını anlayamıyor. Oysa tüm bunların kendi başlarına ayakta durdukları hususunda elinde hiçbir delili de bulunmuyor. Böyle birinin elinde olan şey sadece güçlü bir inançtır; ne kadar sağlam bir muhakeme ve ne kadar örgülü bir malumata sahip olursa olsun. Çünkü sağlam muhakeme ve örgülü malumat, şeylerin kendi başlarına ayakta durduklarıyla ilgili bir mahiyet bildirmez.

Bunu anlamanın en basit yolu, muhakemeyi ve malumatı mümkün kılan şeylerin de bizzat temellendirilmeye muhtaç olduklarını görmektir.

Kendisiyle iş tuttuğumuz muhakeme, bizatihi kendiyle kaimmidir? Kendileri vasıtasıyla eşya hakkında bilgiler edindiğimiz duyular, kendi başlarına mı ayaktadır? Kendileri vasıtasıyla eşya hakkında bilgiler oluşturduğumuz bilimler, bizatihi bir zemine sahipmidir? Bu tip soruları sormadan ve bu soruların peşinden olağanüstü bir dikkatle gitmeden, önünde sonunda asılsız boş hayallere düşeriz. Ve bu boş hayaller sebebiyle de eşyânın yıkılmak tehlikesi altında olduğunu bir türlü idrâk edemeyiz. İdrâk edemeyen ise, en hafif tabiriyle gâfil kalır. Unutmamak gerekir ki, gâfil diye, burnunun ucundaki gerçeği göremeyene demişlerdir.

Eşya hakkında sağlam olmayan tasavvurlarla hareket eden kimse, deprem sebebiyle mağdur olan ancak bu hususta ne bilgisi ne de yetkisi itibariyle bir çaresi olmayan kimseye benzer. Böyle biri, eşyanın mahiyetini sağlam bir şekilde bilmek hususunda yetkisi ve bilgisi olanlara muhtaçtır.  Bu ihtiyaç sebebiyle de bilenlere başvurmak, onlardan öğrenmek zorunda kalır. Elbette böyle bir başvuru için, öncelikle kişinin sağlam bir zemin üzerinde durmadığını farketmesi gerekir. Sağlam bir zeminde olmayıp da, içinde bulunduğu ahvali ı farkedemeyen, tehlikede olduğunu da farkedemez. Tehlikede olduğunu farkedemeyen ise, emâneti aramaya ihtiyaç duymaz. Böyle bir ihtiyacın ortaya çıkması için kişinin dünyasının sarsılması gerekir. Bir kez olsun sarsıntıya uğrayan, ve o zamana kadar kendisine güvendiği temellerin artık sallandığını gören, sağlam bir temel üzerine yerleşene kadar bir daha yerinde duramaz. Bu durum istisnasız her canlı için geçerlidir. Hiçbir canlı, tehlike altında olduğu yerde sıradan, günlük işlerine devam etmez. Tehlike altına giren bir canlının ilk ve en acil gündemi tehlikeyi bertaraf etmek ve güvenli bir alan tesis etmektir. Canlılar, tehlikeyi bertaraf etmek için iki şeye başvurur:

  1. Tehlikenin unsurlarıyla savaşmak,
  2. Savaşmak yoluyla üstesinden gelemiyeceğini anlamışsa, tehlikeli alandan kaçmak.
Bu iki seçenekle, farklı kılık ve şekillerde hayatın her yerinde ve her düzeyinde her canlıda karşılaşırız. Aksi halde zaten hayattan ve canlıdan söz edemezdik. Çünkü hayât emânet üzerine kuruludur.

Fiziksel anlamda sağlıklı bir hayat sürmek için nasıl ki sağlam ve güvenilir evlere, yapılara, barınaklara ihtiyaç duyuyorsak, varlığımız hakkında da sağlam bir bilgi ve ayakta duruş için temeli güçlü, binası sağlam varlık tasavvurlarına ihtiyaç duyarız.

Çünkü “insan, sadece ekmekle yaşamaz.”

“Varlık tasavvuru” ifadesindeki “varlık” sözcüğü, bildiğimiz, tanıdığımız ve elde bulunan eşyayı ifade eder; “tasavvur” sözcüğü ise bu eşyanın görülmesi biçimini ifade eder. İnsan, dünyada  tasavvur etmeden bir varlığa sahip olamaz. Bir kahvaltı masasında afiyetle ekmeğinizimi mi bölüyorsunuz; orada sadece açlığını gidermek için tüketebildiği bir nesneye fiziksel güç uygulayan biri yoktur. Orada,  asgari olarak söylersek,  “biri”, “kendiyi”, “yeri”, “şeyi”, “bölmeyi”, “gayrıyı”, “hareketi” ve “sabitliği” tasavvur eden, hazzı ve acıyı tanıyan, acıdan ve yoksunluktan kaçıp hazza ve faydaya yönelen biri vardır. En basitinden en karmaşık işlerimize kadar her yerde hiç farkında olmadığımız bir çok aslî tasavvurlarla hareket ederiz, tıpkı hiç farkında olmadan ve yönetimine bizzat dahil olmadan bedenlerimizin kendileriyle hareket ettiğimiz fizyolojik ve anatomik özelliklerinde de olduğu gibi.

Tasavvur, daha hassas bir şekilde bakıldığında, aslında kişinin dünyasını bina etme, tesis etme biçimidir. Kişi tesis etmeden, bina etmeden hareket edemez. Bu yüzden kişi, tasavvur etmeden hiçbir iş yapamaz.

Tasavvur sözcüğü lügatte “suretlendirmek” anlamına gelir. Bir şeyi surete kavuşturma fiiline “tasvir etmek” denir. Kişi tasvir etmek, yani suretlendirmek, resmetmek yoluyla tasavvur eder. Tasavvur etmek yoluyla da suretleri seyreder. Aksi halde seyretmesi, yani görerek hareket etmesi mümkün olmaz. Bir şeyi suretlendirmek ise, sureti olan bir şeyi sureti olmayan bir şeye bağlamakla yapılır. Tıpkı içinde suret bulunmayan boş bir sayfaya, suretli renkler yoluyla bir ev yapmak, bir insan yapmak gibi. Burada “yapım” sözcüğünü özellikle kullanıyoruz. Çünkü gerçekten de hayatımızın her anında sürekli bir yapım hâlindeyiz; ve bunun bir ev yapmaktan, bir bina yapmaktan hiçbir farkı yoktur.

Resim örneğindeki bağlam itibariyle bakarsak tasavvur, aslında sureti olmayan ve sureti olan en az iki şeyin mevcudiyetini gerektirir. “Varlık tasavvuru”ndaki varlık; suret, onun zıttı olan yokluk ise suretsiz olarak düşünülürse, aslında her an yaptığımız binalar ve bunları tesis etmelerimiz, varlık ile yokluğu birbirlerine bağlayıp örmekten başka bir şey değildir. Yani işin özünde tasavvur, var ve yok’un birbirlerine sürekli bağlanması ve bu yolla suretsizlerin suretlere örülmesiyle bir nakkaşın nakışı gibi dünyayı tesis edişimiz, yani bina edişimizi ifade eder. Ve tasavvur etmek yoluyla hiç farkında olmadan tesis ettiğimiz ilk ve en aslî bina, bizzat bizizdir. İşte bu binanın sağlam olmaması hâlinde, dünyamız başımıza yıkılır ve tehlike başgösterir. Tehlikeyi farkettiğimizde ise, eğer çok geç olmamışsa, tehlikeyle baş etmek zorunda kalır yahud oradan göç etmek yoluna düşeriz.

Burada bir noktaya kısaca temas edelim.

Varlık tasavvuru yoluyla tesis edilen binaların zorlu olanlarını, bu işlerde uzmanlaşmış kimselere yaptırmak yaygın bir davranış türüdür. Yüksek katlı veya zengin donanımlı bir yapıyı meydana getirmek için genellikle iş birtakım uzmanlara bırakılır. İşte bunun gibi hayat binalarının bazı zeminleri ve binaları da bazı uzmanlara bırakılır ve onların ellerinden çıkan dünyanın içine girilir. Bu uzmanlar mesela “bilim”, “felsefe”, “sanat”, “siyaset”, “ilahiyat” gibi alan adlarında iş gören, ve ustalıklarını sergileyen kimselerden de ortaya çıkar. Bu uzmanlar, uzmanlık alanlarına mahsus malzemeleri de kullanarak, dünyanın her türlü kavramsal mahiyetteki nesnesinin kendiyle kaim olduğu yönünde resimler oluşturur, bu resimleri kendilerine mahsus keyfiyette hareket ettirir ve hareket eden resimlerden binalar ve bu binalardan da bir dünya yaparlar. Bu dünya gerçek dünya gibi davranır. Çünkü ancak gerçek dünyanın örtülmesiyle varlığa gelir. Ve üzülerek söylemek gerekir ki, gerçek dünyanın üzerini örten örtü, bu dünyanın binalarına davet edilen zihinlerin ta kendileridir. Yani bu örtü, bu binaları bizzat tesis etmeyen ancak bunlara güvenen sâkinlerin attıkları imzadan gelir. Çünkü ne yazık ki bu binaların sâkinleri, zulmün haram olduğu gibi zulme maruz kalmanın da haram olduğunu bilmezler. Bu önemli hususu, daha sonra ele alacağız.

Dünyanın, yani suretin kendiyle kaim olduğunu anlatmak yoluyla dünyayı resmeden, yani dünyayı bina eden bilimciler, felsefeciler, ilahiyatçılar ve bilumum tasvir uzmanları; binalar, gökdelenler, barajlar, yani bilumum yeraltı ve yerüstü yapılar inşa eden müteahhitlere, inşaat mühendislerine ve mimarlara benzerler. İnşaattan ve mimarlıktan anlamayan sıradan kişiler, bu uzmanların bina ve tesis ettikleri varlık tasavvurlarına girerler ve orada ikamet ederler. Bunların sağlam olduğuyla ilgili sıradan bir araştırma hiçbir zaman yeterli bir güven oluşturmasa da, sıradan kişiler, bu müteahhitlere inanmayı daha kolay bulurlar.

Oysa sıradan olmayan, kıymetli kişiler ise, zeminini bilmediği ve tesis edilişini bizzat üstlenmediği hiçbir binaya güvenmez ve bunun sağlam ve güvenilir olduğuyla ilgili bir belgeye de imza atmazlar. Böyle kimseler zorludur ve zorlu biri, kolay ve beleş bir dünyada pek hoş karşılanmaz; özellikle de binasını hızlı bir şekilde satmak ve kendisine mukim bulmak hırsı içinde olan müteahhitler tarafından.

Bilim, felsefe, ilahiyat ve sanat gibi alanlarda boy gösteren müteahhit ve mühendislerin bu alanlar suretiyle tesis ettikleri binaların ne mahiyette oldukları hususunu bir sonraki yazıya bırakarak, kitabın ortasından bir söz söylemek ve bu yazıyı nihayetlendirmek istiyoruz.

Bu dünyada tasavvur olmadan varolmak, varlığı seyretmek mümkün değilse, ve bu varlık ancak var ve yoku birbirine bağlamak suretiyle ayakta durabiliyorsa, sağlam ve güvenilir bir dayanak arayanların yolu, varı ve yoku her an birbirine bağlamakla bina tasavvur edenlerin dünyalarını başlarına yıkmakla başlar. Müminler, kendi nefsleri dahil, ellerinde bulunan hiçbir şeyi Allaha kavuşturmadan tehlikeden kaçamayacaklarını idrak eden kişilerdir. Allaha kavuşmak ise, tasavvurun ötesine aşmakla olur. Çünkü Allah, suret ve suretsiz bağıntıısının ötesindeki sarsılmaz dayanaktır. Şüphesiz ki biz O’ndan geldik, ve O’na geri döneceğiz.

Esteizubillah:

“Binasını Allah korkusu ve rızası üzerine tesîs eden kimse mi daha hayırlıdır, yoksa binasını yıkılacak bir yarın kenarına kurup, onunla beraber kendisi de çöküp cehennem ateşine giden kimse mi? Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.;  Te’sîs ettikleri bina,  kalpleri parçalanıncaya kadar yüreklerine devamlı olarak bir kuşku olacaktır. Allah çok iyi bilendir, hikmet sahibidir.

(Tevbe sûresi, 109. ve 110.  âyetikerîmeler)