Bu yazıda istigfarın inceliklerinden bir ciheti ele alıyoruz. Çok kadim bir esası, yakın zamanların yanlış ellerde ve başka maksatlarla hafiflettiği, insan olmak ve pişmek yolundaki ağır bir hakikati: Bu yazıda “kendini affetmek” konusunu ele alıyoruz.

Bu hususu taarruf ile genel psikanalizin bizim tespit edip yakınlaştırdığımız müşterek esaslar doğrultusunda açacağız, basit bir dille.

Başlıyoruz:

İnsanın kendi içine dönerek temas ettiği ilk hakikat, çoğu zaman bir hatanın kendisi değildir, hatanın etrafında yıllar boyunca birikmiş, kendi adını unutmuş duyguların yarı karanlık bir hamulesinden ibarettir. Bunlar, insanın zihninde bir gölge gibi hareket eder; geçmişin kırık anlarını bugüne taşıyan görünmez bir sızıntı gibidir. İnsan bu sızıntıyı bugünün sesi sanır, bugünün ağırlığı zanneder ve böylece affetmenin önünü daha en başında kapatan bir iç sis üretir. Bu bakımdan söylemek gerekirse, insanın kendine yönelttiği en sert hükümler, hatanın gerçeğinden değil, hataya yapışmış eski acıların tortusundan doğar; insan bu tortuyu çözmeden kendine yöneldiği her anda kendine karşı daha keskin, daha acımasız bir zeminde kalır.

Devamla; kişi bir yanlışı kendi varlığının dokusuna işlenmiş bir kusur gibi okuduğu anda, o yanlış artık bir davranış olmaktan çıkar, kişinin “ben” dediği yere sızar. İnsan davranışını değiştirebilir; fakat kendine yanlış yerde yüklediği bir kimliği değiştirmekte zorlanır. Çünkü bu yanlış okuma, zihnin değil, psukhe’nin —ruhun, bilinçaltının, gölgelerin, iç topografyanın— yanlış konumlanmasıdır. Bu nedenle kişi hatasını anlamaya çalışmak yerine hataya anlam yükler; anlamı yanlış yere yerleştirdiğinde ise affetmek neredeyse imkânsızlaşır. Çünkü affetmek, hem psikanalitik hem metafizik düzlemde, anlamın bir yer değiştirmesidir.

Unutulmamalıdır ki insanın kendi içindeki kırılganlığı bir kusur olarak okuması da bu hatalı anlamlandırmanın bir uzantısıdır. İnsan kırılganlığını saklamaya çalıştığında, o kırılganlık utanca dönüşür; utanç ise kişinin kendine bakışını karartan en güçlü perdelerden biri olur. Bu perdenin karanlığı affetmenin imkânını daraltır; çünkü affetmek gözü yukarı kaldırmak, kendine başka bir açıdan bakabilmek demektir. Utanç ise bakışı yere çeker, insanın kendine yüzünü gösteremez. Taarrufî dille söylersek, utanç perdedir; fakat perde bazen hakikati gizlemek için değil, hakikate hazır olmayanı korumak için iner. İnsan perdenin işlevini yanılttığında kendini cezalandırmaya başlar.

Bu bakımdan ifade etmek gerekirse, kendini affedemeyen kişi çoğu zaman affetmeye çalıştığı hatayı değil; o hatanın tetiklediği, geçmişten bugüne taşınmış derin kırılganlığıyla mücadele eder. Kendi çocuk yanıyla, zamanın bir noktasında incinmiş ve dilsiz kalmış olan o içsel çocukla temas etmeyi reddettiği için de affetmekte zorlanır. Psikanaliz bu çocuğu “içsel sahnenin yaralı öznesi” olarak tanımlar; taarruf ise insanın “nefs-i latifindeki kırık ayna” olarak görür. Her iki dil de aynı hakikate işaret eder: İnsan, kendini affetmek istiyorsa önce bu çocuğun sesini duymalıdır. Çocuğun sesi duyulmadan yetişkinin affetme çabası eksik kalır; çünkü affetmek yalnızca aklın değil, ruhun da yön değiştirmesidir.

Görüldüğü üzere insan hatasını düşündüğünde sadece olayın kendisiyle değil, olayın iç dünyasında açtığı geniş boşluklarıyla yüzleşir. Bu boşlukları, geçmişte duyulmamış ağrıların, reddedilmiş ihtiyaçların, ertelenmiş duyguların birikintileridir. Bu nedenle insan bir hatayı affetmek istediğinde çoğu zaman tek bir olayı değil, yılların birikmiş ağırlığını taşımaya çalışır. Bu ağırlık taşınarak değil, çözülerek hafifler. Çözülme ise insanın kendi iç alanını genişletmesiyle mümkündür; daralan iç alan affetmenin nefesini keser. Bu nedenle affetmek, yalnızca bir bağışlama değil; bir genişleme eylemidir.

Devamla; insanın kendini cezalandırması çoğu zaman bir disiplin zannıdır. Kişi acıyı hatırlayarak daha dikkatli olacağını düşünür fakat psikanalitik açıdan acıya bağlı kalmak, insanı bir döngünün içine hapseder. Bu döngüde kişi hatasını her hatırladığında aynı duyguyu yeniden yaşar; duygu kronikleşir, kronikleşen duygu kimliğe sızar. Taarruf bu döngüyü “nefsin kendi üzerine kapanması” olarak tanımlar. Kapanan nefs affedemez; çünkü affetmek açılım ister. Açılım ise korkuyu görmekle başlar. Korku görüldüğünde gücünü kaybetmez, aksine yerini bulur. Yerini bulan duygu saldırmayı bırakır.

Bu nedenle insanın kendini affetmesi, önce kendi iç sesleri arasında bir ayrım yapmasıyla başlar. Hangi ses ona aittir, hangisi geçmişten taşınmıştır? Hangi ses korkunun fısıltısıdır, hangisi utancın gölgesi? Bu ayrım yapılmadıkça insan kendi içindeki mahkemeyi dağıtamaz. Mahkemeyi dağıtmak, yargıyı iptal etmek değil; yargıyı doğuran mekanizmayı anlamaktır. Mekanizma anlaşıldığında suçlama gücünü kaybeder.

Devamla; insanın kendi iç dünyasında kurduğu en büyük tuzak, hatanın kendisini bir “mutlak” gibi algılamasıdır. Hata, insanın iç mekânında olması gerekenden daha büyük bir yer kaplar; çünkü insan hatayı okurken kendi kırılganlığının gölgesini de okur. Bu gölge, psikanalitik anlamda, kişinin kendisiyle kurduğu ilkel ilişkinin karanlık bir izdüşümüdür; taarrufî anlamda ise nefsin kendi üzerine kapanması sonucu hakikati gizleyen bir perdedir. Bu perde kalkmadıkça affetmek bir karar hâline gelmez; çünkü affetmek karardan çok bir hal değişimidir. Hal değişmediği sürece insan eski sesleriyle konuşur ve eski seslerle konuşan kendini bağışlayamaz.

İnsanın iç yapısında derinleşen suçluluğun bir diğer sebebi, kendi zayıflığını reddetmesidir. Zayıflığını reddeden kişi onu başka bir yere taşır: öfkeye, utanca, sertliğe, kendini küçümsemeye. Bu değişim psikanalitik açıdan bastırmanın en temel formudur. Bastırılan duygu gömülmez; yer değiştirir. Yer değiştiren duygu da patlamaya müsait hâle gelir. Bu nedenle insan bir hatayı düşündüğünde yalnızca olayı değil, bastırılmış duyguların tümünü birden hisseder. Taarrufî dilde bu, nefsin içindeki düzensizliğin dışa taşmasıdır; zihin ve kalp arasına giren karanlık bir duman gibidir. İnsan bu dumanı açık bir gerçeklik sanır ancak bu duman hakikati değil, hakikatin yerini alan bir yanılgıyı gösterir. Yanılgı ile yaşarken affetmek mümkün olmaz.

Bu bakımdan ifade etmek gerekirse, insanın affetmeyi reddedişi görünüşte bir ahlaki sertlik değil, görünmez bir korkudur. Korku, iç alana yayıldığı zaman insanı kendi hakikatinden uzaklaştırır; çünkü insan hakikate yaklaşmak için çıplak kalmak zorundadır. Çıplaklık hem psikanalitik düzlemde hem taarrufî düzlemde aynı gerçeğe işaret eder: İnsan kendini bütün savunmalarından soyutladığında asıl benliğine yaklaşır. Savunmalar bırakılmadıkça affetmek bir tehdit gibi görünür; çünkü savunmalar affetmeyi zayıflık gibi okur. Oysa affetmek bir güç değil, bir açıklık hâlidir; açıklık güçten değildir ama gücü dönüştürür.

İnsan kendini affetmek istediğinde en çok geçmişinin gölgesine takılır. Çünkü geçmişin hâlâ yaşayan parçaları bugüne karışır. Psikanalitik açıdan buna “zamansal kayma” denir; taarrufî açıdan ise insanın ölüm–doğum çizgisinde, an içinde sabitlenemeyişidir. An, insanın hakikatle temas ettiği tek gerçek zamandır; fakat insan geçmişin acısıyla anı kararttığında anın açıklığı da kaybolur. Anın açıklığı kaybolduğunda affetmek sadece düşünsel bir çabadır, dönüşüm değildir. Bu nedenle affetmek, insanın kendi zaman algısını temizlemesidir. Zaman temizlenmeden duygu da temizlenmez; duygu temizlenmeden affetmek yoktur.

Görüldüğü üzere insan, hatayı büyüten kendi iç hikâyesidir. Bu hikâye kişi tarafından yazılır fakat çoğu zaman kişi bu hikâyeyi kendi yazdığını fark etmez. Hikâye, biriktirilmiş acıların kelimelere dönüşmüş hâlidir. Acı kelimeleştiğinde kimlik hâline gelir; kimlikleşen acı da affetmenin önünde bir duvar örer. Taarrufî anlamda bu duvar nefsin kendi suretini kutsamasıdır; psikanalitik anlamda ise egonun kendini sabitleme çabasıdır. Her iki durumda da affetmek bu sabitliği kırmayı gerektirir. Kırılmayan sabitlik affetmeyi imkânsız kılar; kırılan sabitlik ise yeni bir nefes alanı açar.

Devamla; insanın kendine yönelttiği en sert iç saldırı, kendini bir “olması gereken” ile kıyaslamasıdır. “Ben böyle biri olmamalıydım.” Bu cümle, görünüşte mütevazıdır ancak altında bir kibir yatar. Kibir, kişinin beklediği mükemmel imgenin kendi gerçeğiyle örtüşmeyişine gösterdiği içsel öfkedir. Taarruf bu noktada insanın “kendini ilahlaştırma eğilimi”nden söz eder; psikanaliz ise kişinin narsisistik beklentilerini işaret eder. Her iki dil de aynı şeyi söyler: Kişi kendini olduğundan başka biri zannettiği sürece affedemez. Çünkü affetmek kişinin kendi varlığını olduğu hâliyle kabul etmesidir. Kabul edilmeyen benlik affedilmez.

İnsanın kendine yaklaşmayı bilmemesi de affetmenin önünde büyük bir engeldir. İnsan çoğu zaman kendine yaklaşmayı eleştirmek zanneder; fakat eleştiri yaklaşmak değil, kendinden daha uzaklaşmaktır. Eleştiri zihin faaliyetidir, yaklaşma ise kalp hareketidir. Kalp hareket etmedikçe affetmek sadece zihinsel bir teoridir. Oysa affetmek bir kalp açılımıdır. Kalp açılmadığında zihin affetmeyi tanımlayabilir ama yaşatamaz. Taarruf bu ayrımı “dil bilenle hal bilenin farkı” üzerinden anlatır; psikanaliz ise bilinçle bilinçdışının ayrımı üzerinden. İkisi de aynı hakikati gösterir: Bilgi affetmez; yalnızca idrak affeder.

Devamla; insanın kendi içine her yönelişinde çarptığı görünmez duvar, sanıldığı gibi hatanın ağırlığından değil, hatanın üzerine yanlış yerleştirilmiş anlamların katman katman birikmesinden meydana gelir. Bu duvar, psikanalitik açıdan içsel savunma düzeneklerinin sertleşmiş biçimidir; taarrufî açıdan ise nefsin kendi üzerine ördüğü vehim duvarıdır. Bu duvarı yıkmak, hatayı silmek değil, anlamı doğru yere taşımaktır. Çünkü anlam yanlış yerde durduğunda kişi hem kendini hem hatasını yanlış ölçer; yanlış ölçülen nefs ya büyütülür ya küçültülür fakat her iki durumda da hakikat kaybolur. Hakikat kaybolduğunda affetmek, insanın kendi iç dünyasında karşılığı olmayan bir kelimeye dönüşür.

İnsanın kendi geçmişiyle ilişkisini koparamayışının nedeni, geçmişin duygu hafızasında canlı kalmasıdır. Duygu hafızası zamanın çizgisel akışına uymaz; zaman akar ama duygu sabit kalır. Bu nedenle kişi bir hatayı düşündüğünde yalnızca bugünü değil, geçmişteki bütün kırılma anlarını da aynı anda yaşar. Psikanalitik açıdan bu, bastırılmış anıların tetiklenmesidir; taarruf ise bunu insanın kendi “nefs-i emmâresiyle tekrar tekrar karşılaşması” olarak yorumlar. Ve bilinir ki, nefsin kapısından geçmeyen affetmeye ulaşmaz. Çünkü nefsin kalınlaşmış kabuğu kırılmadan insan kendi iç hakikatine temas edemez.

Bu bakımdan ifade etmek gerekirse, insanın affetmekte zorlanmasının doğrudan sebebi, kendine karşı kurduğu mahkemenin hâlâ çalışıyor olmasıdır. Bu mahkeme görünmezdir; yasaları belirsizdir, cezaları ölçüsüzdür ve hâkimi insanın kendisidir. Fakat bu hâkim sahici bir adalet dağıtmaz; bilinçaltının karanlık odalarında birikmiş yarım kalmış duyguların temsilcisidir. Bu mahkemenin kararları gerçeğe dayanmaz; duygunun yoğunluğuna, korkunun sesine, utancın gölgesine dayanır. Kişi bu mahkemeyi kapatmak istediğinde bile kapayamaz çünkü kapatılması gereken mahkeme değil, mahkemenin zeminidir. Zemin değiştiğinde hüküm de değişir. Hüküm değişince affetmenin kapısı aralanır.

Devamla; insanın kendini affedememesinin en derin sebebi, kendi içindeki güç ve acizlik imgesinin yanlış yerde konumlanmasıdır. Kişi kendini güçlü görmek istediği yerde zayıf hisseder, zayıf hissettiği yerde güçlü davranmaya çalışır. Bu ters konumlanma, psikanalitik olarak ego ile ideal benlik arasındaki çatışmadır; taarrufta ise nefsin kendi vehmî suretini hakikatin yerine koymasıdır. İnsan ideal benliğini hakikat zannettiği sürece kendi gerçekliğini reddeder. Gerçekliği reddeden nefis affetmeye de direnir; çünkü affetmek, kendi gerçekliğine teslim olmaktır. Teslimiyet ise egonun en çok korktuğu şeydir.

Bu nedenle insan, duygularını tamamlamadan diğerine geçtikçe iç akışta tıkanmalar oluşur. Bu tıkanma, iç dünyanın nefesini keser. Psikolojide buna duygusal blokaj denir; taarrufta ise kalbin üzerini örten paslar. Pas kalkmadıkça kalp parlamaz; kalp parlamadıkça idrak açılmaz; idrak açılmadıkça affetmek mümkün olmaz. Çünkü affetmek iç dünyanın akışını yeniden başlatmaktır. Tıkanmış bir akış affetmeyi taşıyamaz; taşıyamadığı yerde kişi kendi duygusuna yabancılaşır.

Devamla söylemek gerekirse, insanın kendi kendine acımasızlık göstermesi çoğu zaman bir güç yanılsamasıdır. Kişi kendini sertleştirerek güçlendiğini sanar fakat bu sertlik güç değil, katılaşmış bir korkudur. Korku katılaştığında kendine saldırı hâline bürünür; saldırı ise affetmenin tam karşıtıdır. Çünkü affetmek kendine yumuşaklık değil, kendine açıklık göstermektir. Açıklık güçten değil, teslimiyetten doğar. Taarrufî dilde buna “kalbin incelmesi” denir. Kalbi incelmemiş olan affedemez; çünkü affetmek kalbin genişlemesidir. Genişlemeyen gönül, kendi acısını bile taşıyamaz.

İnsan içindeki utançla yüzleşmek istemez çünkü utanç kişinin kendisini çıplak görmesine neden olur. Fakat taarrufta çıplaklık hakikate yakınlığın bir ölçüsüdür. Psikanalizde ise çıplaklık, savunmaların kalkması ve gerçek benliğin görünmesi demektir. Her iki dil aynı gerçeği söyler: insan kendini çıplak görmeden affedemez. Çünkü affetmek bir örtüyü kaldırmak değil, örtünün altındaki hâli kabullenmektir.

Bu noktada görüldüğü üzere insan, yaptığı hatayı değil, hatanın kendi benliğine söylediği şeyi affetmekte zorlanır. Hata “yanlış yaptın” der; fakat insan bunu “yanlıştasın” diye okur. Hata “bir davranışı düzelt” der; fakat insan bunu “sen eksiksin” olarak yorumlar. Bu yanlış okuma hem psikanalitik hem metafizik düzlemde kimlik yarılmasıdır. Kimliği yarılan kişi kendini bütün olarak göremez; bütün olmayan affedemez. Çünkü affetmek bir bütünlük hâlidir.

Devamla; insanın kendinceliği, kendine ait sesi, çoğu zaman içteki gürültü tarafından bastırılır. Bu gürültü korkunun, utancın, suçluluğun, bastırılmış arzuların ve gölgelerin ortak sesidir. Bu sesler insanın iç dünyasında bir kalabalık oluşturur. Kalabalık arttıkça gerçek ses kaybolur. Gerçek ses kaybolduğunda affetmek yönsüz bir çabaya dönüşür. Taarruf bu kalabalığı “nefsin çoğul vehimleri” olarak tanımlar; psikanaliz ise bilinçdışının çözülememiş kümeleri olarak. Ne dille anlatırsak anlatalım gerçek aynıdır: iç kalabalığın susturulması affetmenin ön koşuludur.

İnsan kendi sesini bulduğunda ise affetmek gerçekleşmeye başlar. Çünkü gerçek ses, insanı kendine yaklaştırır. Yaklaşma başladığında acı da konuşur; acı konuştuğunda anlam doğar; anlam doğduğunda saldırı biter. Saldırının bittiği yerde affetme kendiliğinden yükselir. Bu nedenle affetmek bir teknik değil, bir olma hâlidir.

Devamla; insan kendi acısını bir delil gibi taşıdığında affetmekte zorlanır. “Ben acı çektim” cümlesi bir tanıklık değil, bir kimlik hâline geldiği anda affetmenin kapısını kapatır. Taarruf buna “nefsin kendi acısını putlaştırması” der. Psikanaliz ise buna “mağduriyet narsisizmi” adını verir. İki dil aynı mekaniği tarif eder: acı kimlikleştiğinde bırakılmaz; bırakılmayınca affedilmez.

Ve insan çoğu zaman acısını bırakmak istemez çünkü acı, kişinin kendine dair anlattığı hikâyenin merkezine yerleşir. Acı kaybedilirse hikâyenin de çökeceğini zanneder. Oysa affetmek hikâyeyi değil, hikâyeyi bozan yanlış bağı çözmektir. Hikâye çözülünce insan kendi hakikatine döner.

Devamla; insanın kendi varlığını en çok yaralayan iç hareketlerden biri, hatayla karşılaştığında içsel yapısının hemen “kayıp” duygusunu çağırmasıdır. Kayıp, gerçek bir olaydan değil, iç dünyadaki bir eksilme vehminden doğar; bu vehim kişinin kendini bir bütün olarak görememesinden ileri gelir. Psikanalitik olarak bu durum, çocuklukta yarım kalan bir bağlanma hâlinin bugüne taşınmış titreşimidir; taarrufî açıdan ise insanın kendi aslî hakikatinden uzak düşmesinin iç emaresidir. Kişi bir hata yaptığında, yalnızca o anı değil, bütün eksiklik ihtimallerini bir anda kendine yükler. Bu nedenle hata bir anda bir metafizik yıkım gibi hissedilir. Oysa yıkım zihindedir, hakikatte değildir. Hakikatte olan, sadece yanlış yerleştirilmiş bir anlamdır.

İnsanın kendini affedemeyişinin bir diğer katmanı, hatayla birlikte kendi merkezinden kopma hissidir. Kişi bir hatayla karşılaştığında kendisini iç merkezinden dışarı itilmiş gibi hisseder; sanki yaşamının tam ortasındaki yerinden alınmış ve kenara atılmıştır. Fakat taarrufî gerçekliğe göre insan merkezinden çıkmaz; yalnızca merkeze yanlış anlamlar sokar. Psikanalizde bu, egonun kendini parçalanmış hissetmesidir; taarrufta ise “nefsin kendi etrafına perde çekmesi”dir. Perde kalınlaştığında insan kendini merkeze uzak sanır; uzak sandığı için de affetmek imkânsız görünür. Oysa affetmek, merkeze dönme hareketidir. İnsan merkeze dönmeyi öğrendiğinde, hatanın kaydırdığı anlam da çözülmeye başlar.

Bu bakımdan ifade etmek gerekirse, insanın kendine yaklaşmasını engelleyen en büyük mekanizmalardan biri, kendisine sürekli yanlış bir gözle bakmasıdır. Kişi kendini görmek ister fakat gördüğü gerçek kendisi değil, kendi kendine kurduğu imgedir. Bu imge çoğu zaman ya mükemmellik beklentisiyle ya da derin değersizlik hissiyle yüklenmiştir. Psikanalitik düzlemde bu iki uç, aynı iç çatışmanın iki yüzüdür: narsisistik ideal ve aşağılanmış benlik. Taarrufî dilde ise bu, nefsin kendi suretine takılıp kalmasıdır. İnsan bu iki yüzün arasında sıkıştığında affetmek zorlaşır; çünkü affetmek, imgenin içinden çıkıp hakikate bakmayı gerektirir.

Devamla; insan içinde taşıdığı utancı çoğu zaman anlamlandırmadan yaşar. Utanç, kişinin kendine dair göremediği, görmek istemediği ama hissetmekten kaçamadığı bir karanlık noktadır. Psikanaliz utancı “benlik yarıklarının gizli ağrısı” olarak tanımlar; taarruf ise utancı “nefsin karanlık nefesi” olarak. Utanç insana kendi çıplaklığını gösterir ve insan çıplaklıkla yüzleşmekten korkar. Bu nedenle utançla temas edilmediğinde utanç büyür, büyüdükçe benliğin üzerine kapanır, kapandıkça affetmek için gerekli olan iç açıklığı karartır. Çünkü affetmek, bakışı kaldırmayı gerektirir; utanç ise bakışı indirir.

Bu noktada görülmektedir ki insanın iç sesi çoğu zaman kendi sesi değildir. İçte yankılanan sesler kişinin kendi hakikatini söylemez; geçmişte duyduğu aşağılanmaların, yargıların, ihmal edilmişliklerin gölge izleridir bunlar. Psikanalitik olarak bu “içselleştirilmiş diğer”dir; taarrufî açıdan ise “nefsin kulağa fısıldadığı vesvese”dir. İnsan bu sesleri kendi sesi sanınca affetmekte zorlanır, çünkü affetmek için insanın önce kendi sesini bulması gerekir. Kendi sesi, kalbin derinliğinden gelen sessiz ve ağır bir sestir; bu ses duyulduğunda insan kendine saldırmayı bırakır.

Devamla; insanın içindeki çatışmalar birbiriyle karıştığında, insan tek bir çatışmanın var olduğunu zanneder. Oysa iç dünyada aynı anda birçok çatışma vardır: kabul ile direnç arasında, geçmiş ile şimdi arasında, ideal benlik ile gerçek benlik arasında, korunma isteği ile özgürleşme arzusu arasında. Psikanaliz bunu “çoklu içsel çatışmaların üst üste binmesi” olarak görür; taarruf ise bunu nefsin katmanlarının birbiriyle karışması olarak yorumlar. Bu çatışmalar ayrıştırılmadığı sürece insan affetmek istediğinde hangi duyguyu affettiğini bilemez. Karışıklığın affedilmesi mümkün değildir; çünkü affetmek seçici bir eylemdir, hedef ister. Hedef bulanık olduğunda affetmek de bulanıklaşır.

İnsan, içindeki acı ile yüzleşmek istemediğinde kendine saldırır. Kendi acısından kaçmak için kendi benliğine yüklenir. Bu psikanalitik anlamda bir savunma mekanizmasıdır; taarrufta ise nefsin kendi üzerine dönerek kendini yaralamasıdır. Kişi acıdan kaçtıkça acı büyür; acı büyüdükçe affetme ihtimali küçülür. Oysa affetmek, acının üzerine gitmek değil, acının içindeki işareti okumaktır. Çünkü acı, bastırılmış hakikatin beden ve ruh üzerine düşmüş gölgesidir.

Bu bakımdan ifade etmek gerekirse, insanın affetmekte zorlanmasının derin sebebi içsel bir “kayıp hissi”dir. Bu kayıp, bir parçanın yok olmasından değil, bir parçanın yanlış yere konulmasından doğar. Psikanaliz bu kaybı “benlik bütünlüğünün kırılması” olarak tanımlar; taarruf ise “kalbin saf yüzünün perdelenmesi” olarak. İnsan kaybettiğini sandığı parçayı aslında kaybetmemiştir; yalnızca görmez olmuştur. Görmez olduğu sürece de affetmek, eksik bir bütünlüğü tamamlamak gibi görünür. Oysa affetmek, bütünü yeniden hatırlamaktır.

Devamla söylemek gerekirse, insanın kendini affedememesinin bir başka sebebi, iç dünyasında oluşmuş olan suskunluklardır. Suskunluk, duygunun dile gelmemiş hâlidir. Psikanalitik açıdan bu suskunluk, ifade edilmemiş duygunun içte tıkanmasıdır; taarrufta ise kalbin dile gelmekte zorlandığı bir “sukut perdesi”dir. Bu perde kalkmadıkça insan affetmeye yaklaşamaz çünkü affetmek, duygunun içten dışa akmasını gerektirir. Akış başlamadığında iç dünya donuklaşır; donuklaşan yerde ise affetme bir talep değil, bir imkânsızlık gibi hissedilir.

Görüldüğü üzere, insanın kendini affetmesinin önünde duran engellerin tamamı dışarıdan değil içeriden gelir. İnsan kendi içindeki karmaşayı anlamadan affetmeye çalıştığında kendi iç yapısına karşı körleşir. Körleşen insan affedemez; çünkü affetmek, görmekle başlar. Görmek ise yalnızca gözün değil, kalbin de yön değiştirmesidir.

Devamla; insan geçmişteki yaralarını bugüne taşıdıkça bugünü geçmişin aynasında okur. Bu aynanın yüzeyi kirliyse bugünün görüntüsü de kirli görünür. Psikanaliz bunu “geçmişin bugün üzerindeki aktarımı” olarak adlandırır; taarruf ise “kalbin aynasının paslanması” olarak. Ayna temizlenmeden görüntü berraklaşmaz; görüntü berraklaşmadan affetme gerçekleşmez. Çünkü affetmek, kişinin bugünü geçmişten ayırabilme kudretidir.

Kişinin kendi kendine koyduğu kusursuzluk beklentisi de affetmenin düşmanıdır. “Ben böyle olmamalıydım” cümlesi görünüşte özeleştiri fakat özünde kendine karşı bir tahakkümdür. Psikanaliz bunun narsisistik bir talep olduğunu söyler; taarruf, bunun nefsin kendi kusurunu kabullenemeyişi olduğunu. Kişi kendi kusurunu kabul edemediğinde hata büyür, büyüdükçe affetme küçülür. Çünkü affetmek kusuru kabul etmeyi değil, kusurun insana ait olduğunu hatırlamayı gerektirir. İnsan olmak eksik olmaktır; eksikliğini kabul etmeyen affedemez.

Devamla; insanın iç dünyasında beliren en temel yanılsamalardan biri, acısının kendisine ait olduğu fikridir. Oysa acı, çoğu zaman insanın kendi benliğine ait bir gerçeklik değil; geçmişte duyulamamış bir sesin bugüne sızmış titreşimidir. Psikanaliz, bunu “gecikmiş duygulanımın geri dönüşü” olarak adlandırır; taarruf ise kalpteki eski bir yarığın bugünün nefesiyle yeniden açılması şeklinde yorumlar. İnsan acıyı benlik sanınca acıdan kurtulmayı kendinden kurtulmak gibi algılar. Bu nedenle affetmek, acının kendi varlığını tehdit ettiği yanılgısıyla karıştırılır. Oysa affetmek acıyı yok etmek değil, acının kime ait olduğunu görmektir. Görmek başladığında acı olarak bildiğimiz şey, aslında bir işaret olur; işaret okunduğunda yük hafifler.

İnsanın içindeki suçluluk da böyle bir yanlış aidiyetin ürünüdür. Suçluluk, olayın kendisine değil, olayın insanın iç mekânında tetiklediği daha eski, daha köklü bir sızıya bağlıdır. Bu nedenle kişi bir hata yaptığında yalnızca bugünü değil, geçmişte de kendini suçladığı bütün alanları canlandırır. Bir anlık yanlış erişilemez bir ağırlığa dönüşür. Psikanaliz bunu “duygusal zamanın halkalanması” diye açıklar; taarruf ise insanın kendi nefsine yüklediği gereksiz ağırlıklar olarak. Bu ağırlıklar bırakılmadıkça, kişi her hatayı derin bir varoluş sorunu gibi yaşar. Hata büyütüldükçe affetmek küçülür.

Bu bakımdan ifade etmek gerekirse, insan kendini affetmeye yanaşamamasının nedenini hatasında değil, hatanın kendine söylediği cümlede aramalıdır. İnsan, hatanın fısıltısını kendi iç sesi zanneder. “Sen başarısızsın.” “Sen değersizsin.” “Sen zayıfsın.” Bu cümlelerin hiçbiri hakikate dayanmaz; hepsi iç mekânda yıllar önce yerleşmiş bir yanlış kaydın yeniden okunmasıdır. Psikolojik olarak bu kayıt, bilinçdışının sabitleyici yapılarından biridir; taarrufî olarak ise insanın kendi nefsinin gölgesine mahkûm olmasıdır. Kişi bu gölgeleri kendi zâtı sanınca affetmekte zorlanır. Çünkü affetmek, gölgenin gölge olduğunu kabul etmektir.

Devamla; insan kendine karşı ne kadar sertleşirse içsel hareket o kadar donar. Sertlik dışarıdan bakıldığında güç gibi görünür fakat içeride bir çürüme başlatır. Bu çürüme, psikanalitik düzlemde duygusal sürekliliğin kesintisidir; taarrufî düzlemde ise kalbin üzerinde biriken pasların koyulaşmasıdır. Kalbin pası arttıkça insan kendi iç ışığını göremez; ışığı göremeyen affetmenin yönünü kaybeder. Çünkü affetmek hem içe hem dışa doğru yön bulan bir harekettir. Yönsüz kalan affedemez; yön bulan affetmeye yaklaşır.

Bu noktada görülmektedir ki affetmek, insanın kendine yeniden dönmesidir. Dönmek, bir hatadan uzaklaşmak değil; o hatanın ardında saklanmış olan hakikate yaklaşmaktır. Hakikat, insanın özündeki çıplaklıkta, kırılganlıkta ve sessizliktedir. Fakat insan bu sessizliğe girmeye çekinir. Çünkü sessizlikte savunmalar çalışmaz, benlik maskeleri düşer. Psikanaliz, bu alanı “öznelliğin ham hâli” olarak tanımlar; taarruf ise “kalbin halveti” der. Halvete giren insan kendini olduğu gibi görmeye başlar. Bu görüş acı verse de, acının içindeki hakikati görmeyi mümkün kılar. Hakikat göründüğünde affetme doğar.

Devamla söylemek gerekirse, insan kendini affetmeyi bir “hak ediş” meselesi gibi değerlendirdiğinde affetmeye daha da uzak düşer. “Ben affı hak etmiyorum” cümlesi hem psikanalitik hem taarrufî anlamda bir kibir ifadesidir. Çünkü bu cümlede kişi kendini hem yargıç hem mahkûm ilan eder. Bu ikili rol, benliğin kendini aşırı ciddiye alışını gösterir. Oysa taarruf der ki: Kul kendinin yargıcı olamaz; hüküm ancak Hak’kındır. Psikanaliz ise insanın kendini cezalandırarak iyileşeceğini zannetmesinin bir yanılsama olduğunu söyler. Kişi kendini cezalandırdıkça affetmek uzaklaşır, kendine yaklaşmak zorlaşır.

Bu nedenle affetmek bir “hak ediş” değil, bir “kabulleniş” meselesidir. Kabul edilen, hatanın doğruluğu değil; hatayı yapan insanın insan oluşudur. İnsan oluş eksiklikleriyle, kırılganlıklarıyla, şaşkınlıklarıyla bir bütündür. Bu bütünlük kabul edilmedikçe affetmek gerçekleşmez. Çünkü affetmek, insanın kendi eksikliğini kendine rağmen değil, kendisiyle birlikte taşımasıdır.

Devamla; insan çoğu zaman içindeki derin suskunlukları fark etmez. Konuşulmayan, ifade edilmeyen, içte sözü yarım kalmış her duygu zamanla katılaşır. Psikanalitik açıdan bu katılaşma, duygusal enerjinin donmasıdır; taarrufî açıdan ise kalbin üzerinde biriken ağırlığın artmasıdır. Ağırlık arttıkça affetmek için gerekli olan iç açıklık kapanır. Çünkü affetmek bir iç akıştır, bir nefeslenmedir. Nefesi kesilmiş bir kalp affedemez; çünkü affetmek için önce genişlemek gerekir. Genişlemeden açılma olmaz; açılmadan affetme olmaz.

İnsanın kendi kendine kurduğu yanlış anlatılardan biri de şudur: “Affedersem unutmuş olurum.” Oysa unutmak ile affetmek birbirine zıt değildir; tam tersine, affetmek unutmanın değil, hatırlamanın bir biçimidir. İnsan affettiğinde hatayı doğru yerine yerleştirir; doğru yerleştirilen şey acıtmaz. Çünkü acı yanlış konumlandırmanın ürünüdür. Psikanaliz, travmanın etkisinin yanlış bağlanmış duygulardan kaynaklandığını söyler; taarruf ise nefsin yanlış eşleştirmeler yaptığını. Her iki dil de şunu anlatır: Affetmek, yanlış bağları çözmek, olması gereken bağı kurmaktır.

Devamla; insan çoğu zaman affedemediği şeyin hatası değil, hatanın kendinde yarattığı dönüşüm olduğunu fark etmez. Hata, kişinin kendine dair imgesini kırar. Bu kırılma, hem psikanalitik hem taarrufî anlamda bir fırsattır; çünkü kırılan her şey ışığı başka yerden alır. Fakat kişi bu ışığı görmek yerine kırılmayı reddeder. Reddedilen kırılma acıya dönüşür, acı öfkeye, öfke sertliğe, sertlik yabancılaşmaya. Yabancılaşan insan kendini affedemez çünkü kendine yabancı olan, kendine merhamet gösteremez.

Bu noktada görülür ki, affetmek kişinin kendindeki kırığı onarması değil; kırığı anlamasıdır. Onarmaya çalışan kırığı daha da derinleştirir; anlayan ise kırığın içindeki bilgiyi çıkarır. O bilgi, insanın kendine dair en derin hakikatidir: Kırılganlık, insan olmanın bir parçasıdır.

Devamla; insan kendi içinde taşıdığı acıları kutsamaya başladığında affetmek imkânsızlaşır. Acıyı kutsamak, acının kaynağını bilmeden ona sarılmaktır. Psikanaliz bunu “acı kimliği” olarak tanımlar; taarruf ise nefsin kendi acısını putlaştırması olarak. Acı putlaştırıldığında kişi onu bırakmak istemez. Çünkü acı, benliğin temel taşı hâline gelir. O taşı çekip almak kişinin kendini kaybetmesi gibi hissedilir. Oysa affetmek, acıyı yok etmek değil; acının üzerindeki putu kırmaktır. Put kırıldığında acı, insana zarar veren bir ağırlık olmaktan çıkar, bir öğretmen olur. Devamla; insanın kendi kendine yönelttiği en gizli saldırılardan biri, kendi içsel alanını sürekli daraltmasıdır. Kişi daralan bu iç alanı fark etmez, fakat bu daralma onun duygularını taşıma kapasitesini azaltır. Psikanaliz bunu “kapsayıcılık kaybı” olarak tanımlar; taarrufta ise kalbin sıkışması olarak ifade edilir. Kalp sıkıştıkça insan hafif bir düşünceyi bile ağır bir karar gibi yaşar; hafif bir hata bile varoluşsal bir çöküntüye dönüşür. Çünkü daralmış bir kalpte duyguların dolaşacağı yer kalmaz. Bu nedenle affetmek, insanın kalbini genişletmesiyle mümkündür. Kalp genişlediğinde aynı duygu, aynı ağırlığı taşımaz. Bu yüzden affetmek hafiflemektir; hafiflemek bırakmaktır; bırakmak ise insanın kendine yaptığı en büyük iyiliktir.

Devamla; insan kendine yaklaşmaktan korktuğu için çoğu zaman kendi içindeki duyguları tanımak yerine onlardan kaçmayı seçer. Kaçtığı duygu kaybolmaz; yalnızca derine gömülür. Derine gömülen duygu orada birikmeye devam eder ve bir gün beklenmedik bir anda patlayarak kişiyi kendi iç dünyasında çaresiz bırakır. Psikanaliz bu patlamayı bastırılmış duygunun geri dönüşü olarak adlandırır; taarruf ise kalbin içinde biriken ağırlığın bir anlık sarsıntıyla açığa çıkması olarak. Her iki dilin de anlattığı şudur: Kaçtığın duygu seni terk etmez; yalnızca seni bekler. Affetmenin doğması için kişinin kaçmayı bırakıp kendi iç mekânına doğru dönmesi gerekir. Dönüş olmadan affetme başlamaz.

Bu bakımdan görülmektedir ki, insanın kendini affedememesi kendi acısından değil, kendi acısıyla kurduğu ilişkiden doğar. İnsan acıyı kaçılması gereken bir şey olarak gördüğünde acı büyür. Acının üzerine gidildiğinde ise acı bir bilgeye dönüşür. Çünkü acı, insanın iç dünyasında çözülmemiş bir düğümün işaretidir. Düğümü görmek cesaret ister; çözmek ise teslimiyet. Psikanalizde buna içsel çatışmanın çözülmesi denir; taarrufta ise nefsin kendi üzerindeki körlüğünün kalkması. Körlük kalktığında affetmek zorlaşmaz; çünkü insan artık kendi acısına yabancı değildir.

Devamla söylemek gerekirse, insan kendi değersizlik hissini çoğu zaman hatayla ilişkilendirir. Oysa değersizlik hissi hatanın değil, geçmişte duyulamamış sevginin, görülmemiş ihtiyaçların, yarım kalmış ilişkilerin kalıntısıdır. Psikanaliz buna “nesne ilişkilerindeki eksiklik” der; taarruf ise insanın kendi hakikatinden uzak düşmenin acısı olarak yorumlar. İnsan bu eksikliği bugünün hatasına yüklediği anda, affetme bir davranışı değil, bir geçmişi affetmeye dönüşür. Oysa affetmek geçmişi değiştirmez; sadece geçmişle kurulan ilişkiyi dönüştürür. İlişki değiştiğinde yük hafifler.

İnsanın kendi içindeki yaraları tanımaması da affetmenin önünde büyük bir engeldir. İnsan çoğu zaman acısının nedenini bilmeksizin acıyı taşır. Acı tanınmadıkça şekil değiştirir; kimi zaman öfkeye, kimi zaman suçluluğa, kimi zaman utanca dönüşür. Psikanaliz bu şekil değişimini “duygusal dönüşüm” olarak adlandırır; taarruf ise nefsin hileleri arasında sayar. Çünkü nefs, insanın kendi içsel hakikatini görmesini istemez; hakikati görmek, nefsin hükmünü zayıflatır. Bu nedenle nefs, acıyı sürekli başka bir yüzle görünür kılar. Affetmek, bu yüzlerin ardındaki hakikati görme cesareti ister. Cesaret olmadan yüz değişir ama yara değişmez.

Devamla; insan kendi öz değerinden uzaklaştığında kendini affetmesi imkânsızlaşır. Çünkü affetmek kişinin kendi değerini yeniden hatırlamasıdır. Kişi değersiz olduğunu sandığında affetmeyi kendine fazla görür. Taarruf buna “kulun kendi değerini unutması” der; psikanaliz ise “benlik saygısının çökmesi”. Her iki durumda da insan kendi içsel merhametinden kopar. Merhametten kopan affedemez; çünkü affetmek önce kendine merhamet etmektir. Merhamet, insanın kendi eksikliğini kucaklamasıdır. Eksikliğini kucaklamayan, affetmenin ne olduğunu bilemez.

İnsanın kendi kendini yargılamasının bir başka sebebi, kendi iç seslerinin kaynağını ayırt edememesidir. Kişi kendi vicdanının sesini duyar gibi olur, fakat çoğu zaman duyduğu vicdan değil, içselleştirilmiş eleştiridir. Bu eleştiri sesini içsel bir rehber sanan kişi, sürekli kendini yetersiz bulur. Psikanaliz buna “içsel eleştirmen” der; taarruf ise “nefsin kınayan dili”. Bu ses insanı sürekli bir suçlamaya iter; suçlama arttıkça affetmek azalır. Çünkü affetmek içsel alanı genişletir; suçlama ise içsel alanı daraltır. Daralan alanda affetme nefes bulamaz.

Devamla; insan çoğu zaman kendi iç dünyasını bir savaş meydanı gibi yaşar. Kendiyle kavga eder, kendiyle konuşur, kendiyle hesaplaşır. Psikanalizde bunun adı “içsel çatışmanın yoğunlaşmasıdır”; taarrufî açıdan ise nefsin kendi üzerine çökmesidir. Bu çöküşte insan kendi varlığını tehdit altında hissetmeye başlar. Tehdit hissi arttıkça insan kendine daha çok saldırır. Bu saldırıların ardında, affetmenin zayıflık olduğu yanılgısı yatar. Oysa affetmek zayıflık değil, zayıflığın dönüşmesidir. Zayıf yanlarıyla barışan kişi, affetmeye en yakın kişidir.

Bu noktada ispatlanır ki affetmek, insanın kendi varlığının düğümlerini çözme sürecidir. Düğüm çözülmedikçe nefes daralır; nefes daraldıkça kalp sıkışır; kalp sıkıştıkça insan kendi içine kapanır. Psikanaliz bu kapanmayı “kendilik alanının küçülmesi” olarak tanımlar; taarruf ise “kalp kasveti” olarak. Kasvetli kalpte ışık parlamaz; ışık parlamadığında affetmek karanlıkta aranır. Oysa affetmek karanlıkta değil, ışığın içindedir. Işığa erişmek için insanın kasvetini bırakması gerekir. Bırakmak acılıdır, fakat dönüşümün kapısı buradadır.

Devamla söylemek gerekirse, insan kendi acısıyla yüzleştiğinde aslında kendini kaybetmez; tam tersine kendini yeniden bulur. Çünkü acının içinde insanın en derin doğruluk noktası saklıdır. Psikanaliz hastanın acısına girdiğinde onu kaybetmez; ona kendini buldurur. Taarruf ise kul acısına sabrettiğinde onu arındırır. Arınan affeder. Çünkü affetmek arınmış bir kalbin hareketidir.

Ve nihayet, tüm bu çözülmelerin ardında şu hakikat açığa çıkar: insan kendini affetmek istediğinde aslında hatasını değil, kendi içsel yanlış anlamalarını bırakmak zorundadır. Yanlış anlamalar bırakıldığında affetmek kendiliğinden doğar; çünkü affetmek insanın özüne yaklaştığı her adımda ortaya çıkan doğal bir haldir. Devamla; insanın kendi iç varlığıyla kurduğu ilişki, çoğu zaman fark edilmeden bozulur. Bu bozulmanın ilk işareti, insanın kendini duyma kapasitesini kaybetmesidir. Psikanaliz buna “içsel işitme bozukluğu” der; taarrufta ise kalbin perdelenmesi olarak ifade edilir. İnsan kendi iç sesini duyabilmekten uzaklaştığında, kendine yönelen her bakış sertleşir. Çünkü dışarıdan kendini göremez; içeriden de duyamaz. Bu iki yönlü körlük affetmeyi neredeyse imkânsızlaştırır. Çünkü affetmek görmek kadar duymayı da gerektirir. Kendisini duymayan, kendisini affedemez.

Bu bakımdan ifade etmek gerekirse, insanın içsel çatışmalarının kökü çoğu zaman tek bir olaya dayanmaz; ardında zihinsel, duygusal ve ruhsal düzeyde katman katman birikmiş izler vardır. Her iz bir başka anının, bir başka kırılmanın, bir başka yoksunluk hissinin taşıyıcısıdır. Psikanaliz bu çok katmanlı yapıyı “çoklu travmatik izler” olarak tanımlar; taarruf ise insanın kalbinde biriken “dumandan” söz eder. Duman arttıkça görüş azalır; görüş azaldıkça hakikate yaklaşmak zorlaşır. Hakikate yaklaşamayan ise affetmeye yaklaşamaz. Çünkü affetmek hakikate yönelmiş bir harekettir.

Devamla; insan kendi iç karanlığından korkar. Bu karanlık, kötü bir yan ya da tehlikeli bir bölge değil; tanınmamış, açıklığa kavuşmamış, bilinçdışının sakin ama yoğun bir alanıdır. Fakat insan bu alana girmek istemez. Çünkü burada savunmalar işe yaramaz, maskeler sökülür, benlik çıplak kalır. Psikanaliz bu bölgeyi “gölge alan” olarak tanımlar; taarruf ise “nefsin mağarası” der. Mağaraya girmeden hazineye ulaşılamaz. Gölge görülmeden ışık fark edilmez. İnsan kendi karanlığını tanımadıkça kendi ışığını da tanıyamaz. Işığını tanımayan affedemez; çünkü affetmek ışığın karanlığı yerinden sökmesidir.

İnsan çoğu zaman kendi acısını da yanlış okur. Acıyı, kendine karşı bir hüküm gibi yaşar: “Böyle acı çekiyorsam demek ki hak ediyorum.” Bu cümle psikanalitik olarak kendine ceza verme eğiliminin bir sonucudur; taarrufî açıdan ise nefsin kendi üzerine hükmetmeye çalışmasıdır. Oysa acı hak edişle ilgili değildir; acı, içte çözülmeyi bekleyen bir enerji birikimidir. Acının içindeki mesaj görülmediğinde acı saldırıya dönüşür. Saldırının hedefi de ironik bir biçimde yine insanın kendisidir. Kendini hedef alan biri affedemez; çünkü affetmek, saldırmaktan vazgeçmektir.

Bu noktada görülmektedir ki, insanın kendine karşı acımasızlığı bir güç gösterisi değil; kendi iç kırılganlığından duyduğu utanmanın bir sonucudur. İnsan kırılgan olduğunu kabul etmek istemez; çünkü kırılganlık, savunmasızlığın, açıklığın, insan olmanın en ham hâlidir. Psikanaliz bu reddedişi “egonun zayıflığa tahammülsüzlüğü” olarak tanımlar; taarruf ise “nefsin kendi aczini kabullenememesi” olarak. Acz kabullenilmediğinde affetme de kabullenilmez. Çünkü affetmek, insanın kendi güçsüzlüğüne rağmen kendini sevebilmesidir.

Devamla; insan kendini sürekli bir tehdit altında hissettiğinde kendini affetmeyi lüks gibi görür. “Affedersem gevşerim; gevşersem tekrar yanlış yaparım.” Bu cümle hem psikanalitik hem taarrufî düzlemde aynı yanılsamayı taşır. Psikanalizde bu, savunmaların gevşemesinden duyulan korkudur; taarrufta ise nefsin kendi kontrolünden vazgeçmek istememesidir. Oysa gerçek kontrol affetmekle başlar; çünkü affetmek insanın kendi iç alanını düzene sokar. Düzensiz bir iç alan, görünürde sıkı bir disiplinle yönetilebilir ama hakikatte dağınıktır. Dağınık olan affedemez.

İnsanın kendine söylediği hikâyeler de affetmenin önünde güçlü bir engeldir. İnsan kendine bir anlatı kurar: “Ben hep böyle yaparım.” “Ben zaten bozanım.” “Ben zaten yeterli değilim.” Psikanaliz bu anlatılara “benlik hikâyeleri” der; taarruf bunları “nefsin vesveseleri” olarak görür. Bu hikâyeler, insanın kendine dair yanlış bir kimlik kurmasına neden olur. Yanlış kimlik, yanlış hüküm doğurur; yanlış hüküm de affetmeyi imkânsız kılar. Çünkü affetmek, kimliğin değil hakikatin sesini duymayı gerektirir.

Devamla söylemek gerekirse, insan kendi duygularını taşıyamadığında onları bastırır. Bastırılan duygu kaybolmaz; içte kendi mekânını kurar, derinlerde birikmeye başlar. Bu birikim hem psikanalitik hem taarrufî düzlemde içsel bir ağırlığa dönüşür. Ağırlık arttıkça insan hafiflemeyi unutmaya başlar. Hafiflemeyi unutan affedemez. Çünkü affetmek hafiflemektir; insanın kendi yükünü yere bıraktığı andır.

Psikanaliz, insanın kendi içsel yüklerini taşıyamadığında onları başka nesnelere, olaylara, kişilere yansıttığını söyler. Taarruf ise bunun “kalbin dışa doğru taşması” olduğunu. Her iki dil de aynı gerçeğe işaret eder: insan kendine ait olanı tanımadığında onu başka yerde görmeye başlar. Bu nedenle kişi kendini affedemez ama başkasını da affedemez. Kendi içindeki yükü görmeyen, dış dünyayı kendi iç gölgesiyle yorumlar. Gölgeyle okunan dünyada ise affetme değil, yargı çoğalır.

Devamla; insan kendi içsel gerçekliğini inkâr ettikçe, içsel düzeni bozulur. Düzen bozuldukça affetmek de düzen dışına itilir. Çünkü affetmek bir düzen hâlidir: duyguların yerini bulduğu, anlamın doğru konumlandığı, benlik ile hakikat arasında bir denge kurulduğu hâl. Bu düzen kurulmadan affetmek yapay bir çaba olur. Yapay çabada ise insan kendiyle savaşmayı bırakmaz.

İnsanın kendi içine yönelmekten kaçınması, kendinin en derin noktasında karşılaşacağı hakikatten korkmasındandır. Psikanaliz bu hakikati “özbenlik” olarak tanımlar; taarruf ise “kalbin sır noktası”. İnsan kendi sır noktasına yaklaşmakta zorlanır çünkü burada yalan yoktur, bahane yoktur, gerekçe yoktur. Bu noktada insan kendi en çıplak hâline denk gelir. O hâli görmek affetmeye çağırır. Bu nedenle affetme, insanın kendi özüne yaklaşmasıdır.

Devamla söylemek gerekirse, affetme insanın kendinden kaçmayı bırakmasıdır. Kaçış bitince, savaş da biter. Savaş bittiğinde insan kendi acısının içindeki bilgiyi duymaya başlar. Bu bilgi, insanın kendiliğini yeniden kurar. Kendiliği kurulan affeder; çünkü artık kendi varlığıyla barışıktır.

Ve görülür ki, insan kendini affetmeye başladığında aslında bir kimliği değil; yanlış yorumladığı kendini bırakır. Kendi yanlış yorumlarını bırakan, kendi hakikatine döner. Hakikate dönen insan ise affetmenin zorunluluk değil, tabii bir akış olduğunu görür. Çünkü affetmek insanın asli hâlidir; insan onu sonradan kaybetmiştir. Devamla; insan kendi iç yapısında taşıdığı çatışmayı çözmeden affetmeye yaklaşamaz. Çünkü affetmek, insanın kendi iç düğümüne dokunmasıdır; düğüme dokunmak ise acı verir. Acının kendisi değil, acının doğuracağı değişimdir insana korku veren. Psikanaliz, değişimi bilinçdışının dengesi açısından tehdit olarak görür; taarruf ise nefsin yerinden oynamasından. Çünkü nefis, bildiği düzenin bozulmasından hoşlanmaz. Oysa affetmek düzenin bozulması değil, düzenin aslına dönmesidir. Bozuk düzen affetmeyi dışarıda tutmaya çalışır; aslına dönen düzen ise affetmeyi çağırır.

İnsanın affetmeyi reddedişinin bir diğer sebebi, kendini sürekli sınava tabi tutmasıdır. Kişi, kendi değerini ölçmek için kendine karşı bir mahkeme kurar. Bu mahkemenin ölçüleri gerçek değildir; geçmiş kırılmaların hatırasıyla şekillenir. Psikanaliz bunu “superego’nun aşırı baskısı” olarak adlandırır; taarruf ise “nefs-i levvâmenin keskin dili” olarak. Bu dil ne söylerse söylesin, söylenenin hakikati bilmediği açıktır. Çünkü bu dil, insanın en eski korkularını bugüne taşır. Korkunun sesini hakikatin sesi sanan affedemez.

Bu bakımdan ifade etmek gerekirse, affetme insanın kendi içsel değerlendirme sistemini yeniden kurmasını gerektirir. Bu yeniden kurma bir tür iç mimaridir. Psikanalitik açıdan bu, benliğin yapı taşlarının yer değiştirmesiyle ilgilidir; taarrufî açıdan ise kalbin yeniden tertip edilmesiyle. Kalp tertip edilmediğinde duygu akışı yanlış yönlere sapar; anlam kayar, benlik daralır. Benliği daralan insan, affetmeyi kendi sahnesine sığdıramaz. Çünkü affetmek, genişlik ister; genişlik ise ancak tertip edilmiş bir kalpte mümkün olur.

Devamla; insan kendi içsel hakikatini inkâr ettikçe affetmeyi bir tehdit gibi yaşar. Bu tehdit, insanın kendi benliğiyle karşılaşma korkusudur. Çünkü affetmek, kişinin kendi gerçeğini tüm çıplaklığıyla görmesini gerektirir. Psikanaliz bu karşılaşmayı “özbenlikle yüzleşme” olarak niteler; taarruf ise “kulun kendi hakikatine bakması” olarak. Hakikate bakmak kolay değildir; çünkü hakikat, insanın kendine kurduğu bütün kaçamak yolları kapatır. Kaçacak yer kalmadığında insan kendi içsel çıplaklığıyla karşılaşır. Bu çıplaklık, affetmenin ilk kapısıdır. Kapı açıldığında, iç dünyadaki karanlık bölgeler aydınlanmaya başlar.

İnsanın içsel hikâyelerini çözmeden affetmeye yönelmesi de çoğu zaman sonuçsuz kalır. Çünkü kişi kendi kendine anlattığı hikâyeleri hakikat zanneder. Psikanaliz bu hikâyeleri “kendilik senaryosu” olarak tanımlar; taarruf ise nefsin kendi suretini gerçek gibi göstermesi. Kişi bu senaryoları bırakmadıkça affetmek için yer açılmaz. Çünkü affetmek, hikâyeyi yeniden yazmak değil; hikâyenin hakikatle çatıştığı noktayı görmektir. Çatışma görüldüğünde hikâye çözülür. Hikâye çözüldüğünde insan kendine yaklaşır. Kendine yaklaşan affetmeye yaklaşır.

Devamla söylemek gerekirse, insan kendi acısını çözmeye başladığında acı ona yabancı olmaktan çıkar. Acıyı yabancı görmek insanı kendine düşman eder; çünkü acının kendine ait olmadığına inanmak bir tür içsel bölünme yaratır. Psikanaliz bu bölünmeyi “benlik yarılması” olarak yorumlar; taarruf ise insanın kalbinden kopması olarak. Bu kopukluk giderilmeden affetmek dönüşmez. Çünkü affetmek, insanın kendi acısını kendine geri vermesidir. Acı geri döndüğünde anlam kazanır; anlam kazandığında sertliğini kaybeder.

Bu noktada görülür ki insan, kendi acısına doğru yönelmekten korktuğu için affetmeyi bir “yenilgi” gibi yaşamaya başlar. Oysa affetmek yenilgi değil; yenilgiden doğan bilgeliğin kendisidir. Psikanalitik süreçte, kişi kendini bırakmayı öğrendiğinde iyileşmeye başlar; taarrufta ise kul aczini kabul ettiğinde yükselir. Acz, düşüş değil, kapıdır. O kapıdan geçmeyen affetmeye ulaşamaz.

Devamla; insan içindeki suskunlukların üzerine gittiğinde bazen konuşmak acıyı artırır gibi görünür. Bu nedenle kişi susmayı seçer. Oysa suskunluk, affetmenin karşıtı değildir; suskunluk doğru duyulana kadar olan sessiz bekleyiştir. Psikanaliz bu bekleyişi “duygusal yoğunlaşmanın olgunlaşması” olarak tanımlar; taarruf ise “kalbin tefekkürü”. Fakat suskunluk kronikleştiğinde insan kendi içine kapanır; içe kapanmak içsel doğuşun dışarı çıkmasını engeller. Doğuş çıkmadıkça affetmek ses bulamaz.

İnsanın kendine söylediği en büyük yalanlardan biri şudur: “Ben değişmem.” Değişimin mümkün olmadığını düşünen affetmenin de mümkün olmadığını düşünür. Psikanaliz bu inancı savunmaların katılaşması olarak yorumlar; taarruf ise nefsin kendi hilesini hakikat zannetmesi olarak. Oysa değişim insanın doğasında vardır. Değişimin mümkün olduğunu kabul eden affetmenin de mümkün olduğunu kabul eder. Çünkü affetmek, değişimin ruhsal biçimidir.

Devamla söylemek gerekirse, insan çoğu zaman affetmeyi kendi iradesiyle gerçekleştireceğini düşünür. Oysa affetmek iradenin işi değil; idrakin işidir. İdrak açıldığında affetme kendiliğinden oluşur. Psikanaliz bunu “içgörünün dönüşümü” olarak adlandırır; taarruf ise “kalbin uyanışı”. Kalp uyandığında nefsin sesi azalır; nefsin sesi azaldığında insan kendine karşı daha merhametli olur. Merhamet arttığında affetmek kolaylaşır.

Bu noktada anlaşılır ki, affetmek bir sonuçtur; neden değildir. Sonuç, insanın kendi içsel gerçekliğine yaklaşmasıdır. Yaklaştıkça yük azalır. Yük azaldıkça nefes genişler. Nefes genişledikçe kalp açılır. Kalp açıldıkça affetmek meydana gelir. Bu nedenle affetmek bir teknikle değil, bir dönüşümle mümkündür. Dönüşüm başladığında affetme de başlar.

Devamla; insan, kendi içsel varlığında biriken gölgeleri fark ettiğinde onları yok etmeye çalışır. Oysa gölge yok edilmez; tanınır. Psikanaliz gölgenin tanınmasını bütünleşme için zorunlu görür; taarruf ise gölgenin insanın kendi nefsani tarafı olduğunu kabul etmeyi şart koşar. Gölge kabul edildiğinde gücünü kaybeder. Gölge güçsüz kaldığında affetme güçlenir.

Ve nihayet, affetmek insanın kendi karanlığından korkmayı bırakmasıdır. Karanlıktan korkmayan ışığa yürür. Işığa yürüyen affeder. Çünkü affetmek karanlığı yok etmek değil; karanlığın içinden geçen yolu bulmaktır. Devamla; insanın kendine yönelişindeki en yüksek eşik, kendine dair yanlış tanımlamalarını terk etme noktasıdır. Çünkü insan kendini tanımladığı kelimelerle yaşar; o kelimeler yanlış olduğunda insan kendi hakikatinin dışına sürüklenir. Psikanaliz, bu yanlış tanımları “yanılsamaların haritası” olarak adlandırır; taarruf ise nefsin kendi suretini hakikat yerine koyması olarak. İnsan bu suretten çıkmadan affedemez; çünkü affetmek, hakikatin adını yeniden anmaktır. Yanlış adın çözüldüğü yerde affetme aydınlanır.

İnsanın kendi iç karanlığıyla temas etmesi, affetme için zorunlu bir safhadır. Karanlık dediğimiz şey kötülük değil, insanın henüz üzerine ışık düşürmemiş olduğu bölgedir. Psikanaliz, bu bölgeyi bilinçdışının çerçevesiz alanı olarak tanımlar; taarrufta ise “kalbin gizli mahzeni”. İnsan bu mahzene girmeden kendi hakikatine dokunamaz. Çünkü insan kendi hakikatinden kaçtıkça nefsin oyunları artar; nefsin oyunları arttıkça insan kendine daha çok yabancılaşır. Yabancılaşan affedemez. Mahzene giren, gölgesini tanır; gölgesini tanıyan, ışığı fark eder; ışığı fark eden, affetmeye yaklaşır.

Devamla söylemek gerekirse, insan kendine karşı duyduğu kızgınlığı çoğu zaman hata üzerinden okur. Oysa kızgınlık hataya değil, hatanın içindeki kırılganlığa yöneliktir. Psikanaliz bu kırılganlığı “yaralı özbenlik” olarak adlandırır; taarruf ise kalpteki ince çiziklerin sesi olarak. Bu çizikler insanın en derin duyarlılığını taşır. Fakat insan bu duyarlılıktan utanır; utanınca reddeder; reddedince saldırır. Saldırı kendine yönelir ve affetmeyi imkânsızlaştırır. Oysa kırılganlık zayıflık değil, insanlığın en hakiki yanıdır. Kırılganlığını kabul eden affetmeye en yakın kişidir.

İnsanın kendi kendine kurduğu mahkeme de affetmenin önünde duran büyük bir engeldir. Bu mahkeme görünmez ama hükmü ağırdır. Bu mahkemenin savcıları korkular, tanıkları yarım kalmış anılar, delilleri yanlış hatırlanmış olaylardır. Psikanaliz bu mahkemeyi “superego’nun sesi” olarak niteler; taarruf ise “nefsin kınayan dili”. Bu mahkemenin verdiği hiçbir hüküm hakikate dayanmaz. Çünkü hakikat kalpte, mahkeme zihindedir. Zihnin kurduğu mahkeme kalbin çağrısını duyamaz. Duymadıkça insan affetmeyi değil, cezalandırmayı seçer.

Devamla; içsel cezanın asıl mahiyeti, insanın kendine ait olmayan sorumlulukları yüklenmesidir. İnsan geçmişte ona ait olmayan yükleri kendi zanneder. Bu yükler psikanalitik düzlemde ebeveynle kurulan erken bağın kırılmalarından gelir; taarrufî düzlemde ise insanın kendi hakikatinden uzaklaştığı ilk andan. İnsan bu yükleri bırakamadıkça affetmek de bırakılamaz. Çünkü affetmek yalnızca bir yanlıştan değil, bir yükten özgürleşmektir.

Bu noktada anlaşılır ki affetmek, insanın kendine yeniden yaklaşmasıdır. Yaklaşmak, insanın kendi içindeki en derin sessizliği duymaya başlamasıdır. Bu sessizlik yokluk değil; içsel hakikatin sesidir. Psikanaliz, bu hakikate içgörü der; taarruf ise marifet. Marifet olmadan affetmek yüzeyde kalır. İçgörü olmadan affetmek geçici olur. Fakat ikisi bir olduğunda affetme, insanın kendi iç düzenini yeniden kurduğu bir dönüşüme dönüşür.

Devamla söylemek gerekirse, insanın en büyük yanılgısı affetmeyi bir “üstünlük” gibi görmesidir. Oysa affetmek, üstünlük değil, eşitliktir. Psikanaliz insanın iç çatışmalarında eşitlik fikrinin bütünleşmeyi sağladığını söyler; taarruf ise insanın Hak karşısındaki kulluk hâlinden bahseder. Kulluk hâli, nefsin iddialarının düşmesidir. İddialar düştüğünde affetmek zorlaşmaz; aksine kendiliğinden olur. Çünkü affetmek, iddiasız bir kalbin hareketidir.

İnsan kendi acısını kabul etmeden affedemez. Acıyı kabul etmek, acının doğru yerini bulmasıdır. Psikanaliz, acının “yer” bulamadığı sürece patolojik şekiller aldığını söyler; taarruf ise acının, insana ait olmayan bir merkeze yerleştirildiğinde karardığını. Acı karardığında insan kendini suçlar. Oysa acı, suçlama için değil, dönüşüm için verilmiştir. Acıyı suçlama aracı olmaktan çıkaran insan, acının içindeki ışığı görmeye başlar. O ışık affetmenin habercisidir.

Devamla; insan kendine yabancı oldukça affetmek ona uzak görünür. Yabancılaşma psikanalizde “kendilik kaybı” olarak adlandırılır; taarrufta ise “kalbin perdelenmesi”. Perdeler kalkmadan affetmek görünmez. Affetmek görünmediğinde ise insan kendi acısında kaybolur. Oysa affetmek kaybolmak değil; bulunmaktır. İnsan kendini bulduğunda affetmeye yaklaşır. Çünkü affetmek kişinin kendi hakikatine temas etmesidir.

İnsanın kendine karşı direnci azaldığında affetme başlar. Direncin azalması güç kaybı değil; gücün yeni bir biçimde ortaya çıkmasıdır. Psikanaliz buna savunmaların çözülmesi der; taarruf ise “kalbin yumuşaması”. Yumuşayan kalp, kendi hatasına daha yakın olur. Yakınlık arttıkça affetmek de artar. Çünkü affetmek uzaklıktan değil, yakınlıktan doğar.

Şimdi görüldüğü üzere affetmek, insanın kendini en derin noktada duyduğu andır. Bu duyma, dış dünya seslerinin sustuğu, iç dünyanın hafiflediği, nefsin iddialarının söndüğü, kalbin hakikatle nefes aldığı bir andır. O anda insan kendini görür: ne eksik, ne fazla; yalnızca olduğu gibi. Olduğu gibi gören affetmekten kaçamaz. Çünkü affetmek, insanın kendine gösterdiği en büyük gerçektir.

Devamla söylemek gerekirse, insan affettiğinde yeni bir hayat kurmaz; yalnızca yanlış anlamları bırakır. Yanlış anlamlar düştüğünde insan kendi özüne döner. Özüne dönen insan, kendi varlığının ağırlığını değil, hafifliğini hisseder. Hafifleyen insan affetmeyi bir görev değil, bir nefes olarak yaşar.

Nihayet, bütün bu iç yürüyüş insanı şu yalın hakikate getirir: İnsan kendini affetmediği sürece hiçbir yere varamaz; kendini affettiği anda ise yıllardır olduğu yerde duran kapı açılır.

Affetmek kapının anahtarıdır. İç kapı açıldığında insan kendi iç âlemine kavuşur. Ve o âleme kavuşan hiçbir varlık, artık kendini cezalandırdığı karanlıkta yaşamaya devam etmez.

Affetmek, insanın kendine dönen en sessiz, en büyük, en saklı devrimidir.

İnsan kendi içine döndüğünde ve istigfarını tamamlayabildiğinde, artık kendini saplantılı surette yaralamaktan da kurtulabilecektir.