Metin kısmen tashih edilerek yeniden yayına alınmıştır.

Başlangıçta sözden önce ağlamak vardı.

Dünyaya attığımız ilk nidâ ağlamak. O nidâ hiçbir yetişkinin kelimelerinde bulunmaz. O, varlığın dünya ile ilk karşılaşmasından doğan bir sarsıntıdır. Doğan’ın kendini dünyaya bırakmasıyla rahmin sessizliğinden dünyanın gürültüsüne geçişinde, ilk ayrılık farkındalığıdır. Bu ayrılık, varlığın bedene düşmesidir, birliğinin ayrışmasıdır.

Bu bilincin en saf haliyle ortaya çıkışı, insanın tüm varoluşunun başlangıcındaki kırılganlığı gözler önüne sermektedir. Burada henüz dış dünyadan elde edilen ve öğrenilen dil yoktur ve sözcükler de yoktur, yani insanın anlatacak sözü yoktur; fakat insanın hâli dünyaya temasının ilk belirtisini gözyaşlarıyla sergileyerek büyük bir şeyi anlatmaktadır. İnsan, bu ilk seslenişinde, yani ağlayışında, tattığı ilk ayrılığın ağırlığını yüklenmiştir ve de bunu kurtuluş için hatırlayacağı ilk şey yapmıştır.

İlk nidânın sözden önce gelmesi, insanın dünyayla kurduğu ilk ilişkinin henüz bir anlamlandırma faaliyeti olmadığını da gösterir. İnsan burada dünyaya dair bir hüküm vermemektedir; dünya hakkında henüz hiçbir şey söylememektedir. Daha önce dünya hakkında herhangi bir bilgi edinmeden, herhangi bir şeyi isimlendirmeden, herhangi bir ayrım yapmadan önce bir hâl içerisinde bulunmaktadır. Bu hâlin dışarıdaki ilk tezahürü ise ağlamaktır.

İnsan doğduğunda ağlayarak dünyaya gelir ve gittikçe, büyüdükçe ağlamaktan utanır olur. Bu utanç, daha sonradan gelişecek benliğin bir nevi zırhıdır. Benlik, bir anlamda gözyaşını gizlemek demektir. Oysa ki ağlamak benliğin evvelindeki hakiki yanını açığa çıkaran ilk bilincidir, benlik ise insanın bu yanını utanmak yoluyla gizlemeyi öğrenir. Bu yüzden benlik gözyaşını içeride tutar ancak bunun kaçınılmaz sonucu olarak içeride tutulan gözyaşı bir damar olur ve bu sefer karanlık bir yerden çıkmaya başlar. Her tutulmuş ağlama, bir başka yerden dışa vurur kendini; bir öfkede, bir suskunlukta, hatta bir hastalık tezahüründe. Bu bakımdan ağlamak aslında bir hatırlamadır, çünkü insan gözyaşı döktüğü her anda unuttuğu ve şeklini değiştirdiği bir yeri hatırlar, gözyaşı mutlaka bir hatırlamadır. Ancak insanın ağladığında her zaman asli olarak hatırladığı, ana rahmidir ve ana rahminden ayrılışıdır. Zira ana rahmi, insanın dünyaya yöneldiği ilk kertede Tanrı’ya en yakın olduğu yerdir, kendi kendinde.

Benliğin meydana gelişiyle birlikte insanın kendisini korumaya başlaması da bu bakımdan anlaşılabilir. Çünkü dış dünya karşısında ayakta kalmak isteyen benlik, kendi içerisinde taşıdığı kırılganlığı görünmez kılmak zorundadır. Gözyaşının tutulması bu bakımdan bir duygunun bastırılması da değildir; insanın kendi asli hâlinden uzaklaşarak kendisine başka bir görünüş tesis etmesidir. İnsan ağlamamayı öğrendikçe güçlü görünmeyi, güçlü göründükçe de kendisinden saklanmayı öğrenir.

Bunu anladıysak, bilmeliyiz ki, insan ağladığında bu yüzden kendisine yönelir. Ağlamak dışarıya taşan bir hareket gibi görünse de aslında içeriye yönelen bir seyirdir. Gözyaşı, içe doğru akan bir nehirde kendine yöneliş hareketidir. Kim içini temizlemek isterse bu yüzden önce ağlamayı öğrenmelidir.

Ana rahmi bizim sessizce ikamet ettiğimiz ara mekandır. Bu mekanın öncesini hatırlamıyoruz. Ana rahminden geldiğimizi ise dış dünyadan, olanın bitenin nasıl olduğunu anladığımızda öğreniyoruz. Ancak ana rahmindeki yaşantımızı dış dünyadan öğrenmemiz imkan dahilinde değildir. Oradaki deneyimin anlaşılması için dış gözlem imkanlarının kısıtlılığı bizi bilinç olarak tamamen dışarıda bırakmaktadır. Ne kadar gözlem, bulgu ve analiz üzerinde dursak da, ana rahmindeki yaşantımızı bilfiil kavrayabilmemiz olanaksızdır. Çünkü dış gözlem ve analiz yöntemleri ana rahmine mahsus tecrübe alanının dışında kalan faaliyetlerdir. Ama ana rahminde ne olduğunu anlamadan da gözyaşının bir ilk ayrılık bilinci olarak ne demek olduğunu, ve bize her şeyin ötesinde neyi hatırlattığını da anlayamayız.

Ana rahminin dışında kaldığımız müddetçe, ağlamak bizim için muammasını sürdürmek zorundadır. Bu nedenle insanın ana rahmini anlaması, ve asli ayrılığın ne olduğunu bilmesi gerekmektedir ki, ağlarken kendisine her şeyin ötesinde ne olduğunun şuuruna ersin.

Bu ara mekanın önemini biraz daha iyi anlamak lazım. Bunun için öncelikle buraya neden ara mekan dediğimizi açalım.

Her varlık, geniş manada bir mekanda mevcut olur. Mekanı olmayan bir mevcut düşünemeyiz. Bir şey var ama bir mekana dayalı değil, diye düşünemeyiz. Hayal edebiliriz, ancak bu hayal, varlığın hükmü bakımından boş bir hayal olur. Hayalin hükmü gerçeği teşkil etmez.

Her varlık, geniş manada mekanında mevcut olur. Bunun iyi anlaşılması gerekir.

Ancak mekanı da fiziksel olanla sınırlayamayız. Fiziksel mekan, mekanlardan sadece biridir ve işin esası bir konum bağıntısıdır, ve mekan kavramının esasını oluşturmaz. Fiziksel mekan, mekan kavramının kaynağı bile değildir. Fiziksel olanın tesis ettiği kavram, uzamsal anlamda, konum’dur.

Konum bağıntısı, izafidir. Konumlanan ile konum arasında asli bir irtibat tesis edilemez. Asli irtibat tesis edilmeden de bir şeye o şeyin mekanı denemez. Bu nedenle fiziksel mekanı, mekan anlayışının merkezine alamayız, fiziksel mekanı varlıksal mekan olarak düşünemeyiz.

Bir şeyin mekanı, o şeyin kendisiyle birlikte vardır. Kendisi olmadığında o mekan da var olamaz. Mekan, bu anlamda mekan’dakiyle aslen irtibatlıdır. Varlıksal mekan, budur.

Ne ki vardır, varlıksal olarak bir mekan’dadır. Bu mekan, o şeyin mevcudiyet esasıdır.

Mekan kavramı hakkındaki anlayışımızı bu şekiilde belirttikten sonra, ana rahmine neden “ara” mekan dediğimizi de açıklayalım.

Ana rahmi, ana rahminin ahiri ile ana rahminin evveli arasında bir hudut mekandır. Ana rahminin evveli hususuna biraz sonra değineceğiz. Ana rahminin ahiri ile ne kastettiğimizi açalım.

Ana rahminin ahiri, ana rahminin “dışına” çıkmak demektir. Bunun biyolojik yönden biyolojik doğum sonrasındaki anlamı açıktır. Ancak burada asıl anlaşılması gereken, biyolojik doğum sonrası değil, ana rahmine mahsus tecrübeden çıkışın anlaşılmasıdır. Yukarıda söyledik, gözlem, bulgu ve rasyonel analiz dışta kalmak demektir. Bu bakımdan oradaki tecrübenin dışında kalan her türlü bilinç hali, ana rahminin ahiridir, yani sonrasıdır. Ana rahminin ahiri itibariyle de ana rahmi, bir ilk mekandır.

Bu ilk mekanın da bir evveli vardır. Bu ilk mekanın evvelini, bu ilk mekanının içi’nden anlamak gerekmektedir. Yani bunun evveli için yine gözlem, bulgu ve analiz yetersizdir. Bu evvelin varlığı, rahmin içinden kavranabilecek bir şeydir.

Yukarıda söyledik, dünyaya doğduktan sonra nereden doğduğumuzu, nereden geldiğimizi araştırırken içsel muhakemenin gözü önünde ancak ve ancak dış gözlem malzemelesine dayanabiliyoruz. İç gözlemin gözü önünde bir şey bulmadan önce, dış gözlem yoluyla nelerin olup bittiğini anlamaya başlıyoruz ve bu şekilde bakınca da bir anneden doğum yoluyla geldiğimizi fikrediyoruz. Ancak bu dış gözlem, gelinen yerin ne nihai yer olduğunu göstermek, ne de mahiyetini anlamak için yeterli değildir. İşin esası dış gözlem yoluyla sonradan anlaşılan bu şey, nereden geldiğini anlamak olarak da kabul edilemez. Bu ancak, kısmi şekilde, ve öncelik-sonralık diziminin kaydı altında, geldiğimiz kaynak hakkında hiçbir şekilde insanı tatmin etmeyen bir veriden ibarettir. Bir anneden belli biyololojik sebepler dahilinde gelindiğini anlamak, öncelik-sonralık diziminin kaydı altında, kısmi bir bilgiden ibarettir ve “nereden”, yani hangi “mekan”dan gelindiği sorusuna yanıt değildir.

Bunu biraz açalım.

Öncelik-sonralık dizimi, her önce için bir önce düşünmeyi mümkün kılan ve işin sonunda muhakemenin abes’e, veya en nihayetince kaçınılmazca muammaya düştüğü bir fikir yürütmeyle sonuçlanır. Bu abes’ten ve muamma’dan kurtulmak için, sıklıkla başvurulan şey, meseleyi bir inanca bağlamaktır. Ancak ne yazık ki inancın bu hususta insana bir şey göstermesi de olanaksızdır. İsteyen istediğine inanır, ne kadar mantıklı, duygusal şeylerin arkasında olursa olsun; inanılan şeyin arkasında duranların inanılan şeyin hükmünü tesis etmeye yeterliliği gerekir ve önceliğin, ve kaynak arayışının bu yollarla yeterli şekilde bir hüküm tesis etmesi olanaksızdır. Bu husus yaygın yaklaşım biçiminin ne kadar naif olduğunu açıkça göstermektedir. Salt inanç, hiçbir şekilde aranılan bu şey hakkında hüküm tesis edebilen bir mahiyette değildir. İnancın tek başına bir şey olması mümkün değildir.

İnancın bu durumu nedeniyle söz konusu işte muammada durmak en mütevazı yaklaşım olabilir. Ancak muammada durmanın kendisinin de bir ikircikliği vardır. Zira arayış, muamma sebebiyle başlamıştır ve işi muamma olarak bırakmak “arayışın” kendi anlamına yüz çevirmek, yani onu faydasız bırakmak demektir.

Arayışın kendisinin, yani nereden geldiğimiz arayışının kendisinin çaresize ve faydasız bir uğraşıya bağlamak da abes’tir. Nereden geldiğini aramayan, bilmeyen biri insan olamaz.

Kaynak arayışı hiçbir şekilde anlamsız değildir, ancak arayışı muammada bırakmak o arayışın sahiciliğini sorgulatan anlamsız bir duraklamadır. Bu nedenle muammada durmak kolay bir şey değildir. Muamma’da durmak, ancak o duruşta daima bir arayışın devam etmesi hâlinde anlamlı olabilir. Yetersiz dayanaklarla bir inanca girmektense muammaya tahammül etmek ve arayışa, muammanın ağırlığı altına girerek devam etmek, muammada durmanın ikircikli ancak nisbeten daha sahih bir yoludur. Bu sıhhatin bozulmaması için muammanın üzerine yürümekten başka da hiçbir çare yoktur.

Muammada durmak, sürekli muamma olanın üzerine gitmektir; alakasız başka bir yerde durmadan, hiç bitmeden.

Muammanın üzerine gidenin dikkat etmesi gereken en önemli şey, neyle oraya gittiğine sürekli bakıp, yetersiz yolları ardısıra bırakmasıdır.

Bu bakımlardan muammada duruş, sürekli ilerleyiştir, ufku aşma çabası doğrultusunda.

Asıl konuya dönersek, ne rahmin kendisini ne de onun evvelini gözlem, bulgu ve analizle idrak edemeyiz dedik. Gözlem, bulgu ve analiz yoluyla rahmin kaynak olduğunu da söyleyemeyiz ve rahmin evvelini de varsayamayız. Açık olan budur.

Burada aslında iki ayrı yetersizlikle karşılaşmaktayız. Birincisi, dışarıdan bakarak rahmin kendisini yalnızca biyolojik bir nesne olarak görmek; ikincisi ise bu biyolojik nesneyi insanın geldiği asli kaynak zannetmektir. Birinci hata, “mekan” ile “konum”u birbirine karıştırmaktan, ikinci hata ise “kaynak” ile “sebebi” birbirine karıştırmaktan doğmaktadır. Oysa bir şeyin biyolojik sebebini göstermek, onun insan için asli kaynak olduğunu göstermek değildir.

Rahmin bir ara mekan olarak anlaşılması, öncelikle mekan ve kaynak arayışının doğru bakış açısıyla yapılmasına bağlıdır.

Bir şey, ancak kendisiyle asli bir irtibat mevcutsa, o şeyin mekanıdır. Rahimde halihazırda olmayan ve dışta kalan biri için rahmin bir “mekan” olduğu söylenemez. Burada olan sadece dışarıdan bakmaktır ve dışarıdan bakılınca rahimle asli irtibat kurulamaz, bu takdirde de rahmin mekan olduğu söylenemez.

Kısaca söylersek, rahmin dışında kalan için bir mekan olarak rahimden söz edilemez. Sözü edilebilecek olan şey, oranın bir dölyatağı olduğudur. Dölyatağı biyolojik bir konumdur, ancak bu biyolojik konum, bir mekan değildir. Rahmin mekan olması, dölyatağı görünümünün ötesine bakmak halinde anlaşılabilir.

Burada dışarıda kalmanın kendisinin nasıl bir bilgi biçimi ürettiğini de görmek gerekir. Dışarıda kalan, içeride olanı, ancak kendisine görünen dışsal ve niceliksel belirtiler üzerinden tanımlayabilir. Böylece içeride olan şey, kendi hakikati bakımından değil, dışarıdan görülen sonuçları bakımından tarif edilmiş olur. Dölyatağı kavramı tam olarak böyle bir tanımlamanın sonucudur. Oysa anne dediğimizde yalnızca biyolojik bir fonksiyona işaret etmeyiz, insanın varlık bakımından kendisiyle irtibat kurduğu asli bir yer’i dile getirmiş oluruz.

Biyolojik saptamaların hiçbirisi, nereden, yani hangi mekan’dan gelindiği yönündeki kaynak soruşturmasını açmaya yeterli değildir. Biyolojik saptama, kaynak arayışına yetmez, dış gözleme yönelik bağımlılığı da bunun en bariz sebebidir.

Kendisinden doğunulan anne, biyolojik olarak sadece dölyatağı’dır. Ancak “Anne’ye” döl yatağı demek, cehaletten başka bir şey değildir.

Biyolojik gözlük, dış gözlem, bulgu ve analiz, ne anne’yi idrak edebilir ne anne’nin ötesini.

Bu yollarla sadece kısmi ve izafi fikirler elde edilebilir ve işin her şeyi ne kadar rasyonel, tutarlı şekilde bağlanmış olursa olsun, tamamen küçük dışsal bir fikir olarak kalmak zorundadır. Asıl yapılması gereken iç-gözlem’dir ve iç gözlem yoluyla görmektir ve bilmektir.

Ana rahmi, insanın bu dünyadan evvel ki asli mekanıdır ve doğum sonrasında unutulur. Bu unutuş neticesinde rahimden düşen insan, mekanını, bir anlamda yurdunu kaybeder. Bu konunun bu şekilde anlaşılması gerekir. Buradaki en önemli meselelerden biri, mekan kaybıdır.

Mekanını kaybetmek, bu bakımdan bir yerden başka bir yere geçmek değildir. İnsan bir yerden çıkar ve başka bir yere gelir, fakat geldiği yerde henüz kendisi için asli bir mekan hüviyeti bulamaz, bulduğu şey sadece bir konumdur. Yaşadığı şey, kendisine mahsus bir mekan’dan, uzamsal konum bağıntısına düşmektir. Çünkü artık bulunduğu her yer konumdur. Bu yüzden biyolojik doğum mekan ile konum arasındaki farkın insanda oluşmasıdır. İnsan bundan sonra ömrü boyunca bir yerde bulunur, ve bulunduğu yer ile kendisi arasındaki asli irtibatı yeniden kurmaya yönelik bir arayış içerisine girer; onu bu arayışa sevk eden de, mekan kaybının bıraktığı iz’dir.

Mekanını kaybedende ilk görülen fiil ise, ağlamaktır. Dışarıdan görülen bu ağlamanın içinde ne olduğunu anlamak bu sebeple dışsal yollardan olanaksızdır.

Ağlamak, dikkatlice bakılırsa, asli mekan’dan bir ayrılıştır. Bu bakımdan da bir korkudur, ve de özlem’dir.

Kısaca çizdiğimiz bu çerçeve içinden ayrılışı, korkuyu ve özlem’i de açarak, ağlamanın içine biraz daha bakmaya gayret edelim.

Tekrar edelim, ağlamak, ana rahminden ayrılışla başlar. Ana rahmi, asli mekandır. Asli mekan, ancak kendisiyle var olunan yer’dir; bir anlamda yurttur. Bu asli yer, kaynak arayışında bulunması gereken ilk şeydir ve muammadır; ötesi ise ancak bu yerin içinden aranabilir. Dış gözlem, ne mekan anlayışını hatırlamaya, ne de orada olup bitenin ne olduğunu göstermeye yeter.

Asli mekan’dan ayrılış, daimi bir eksiklik demektir. Zira asli mekanından ayrılanın bir mekanı yoktur. Konumu olabilir, ancak mekanı yoktur. Beden, bir mekan değildir. Fiziksel yerlerin hiçbiri, insanın mekanı değildir. Bu nedenle ana rahmi sonrasındaki hiçbir fiziksel ve bedensel irtibat insana mekan idrakı vermez.

Asli mekandan ayrılış, bu bakımdan ontolojik bir güven kaybının da başlangıcıdır. Güven kaybının başlamasıyla birlikte insanda ontolojik bir korku oluşur. Bu korku, yaşamın her yerinde insanı derinlerde sevki altına alır. Her korkuda, aslında bir mekan kaybı korkusu, mekan kaybının getirdiği güven korkusu vardır.

İnsan bu nedenle yalnızca sahip olduğu şeyleri kaybetmekten korkmaz. Asıl korku, kendisini içerisinde güvenli ve tamamlanmış hissettiği bir bütünlüğün çözülüp bozulmasıdır. İnsan bir şeyi kaybettiğinde, kaybettiği şeyin kendisinden daha büyük bir boşlukla karşılaşır. Çünkü her kayıp, insana ilk kaybın izini yeniden hissettirir. Sonradan meydana gelen bütün kayıpların, ilk kayıpla aynı olması gerekmez; fakat her kayıp, insanın asli kaybına ait olan o derin duyguyu yeniden harekete geçirir.

İnsanda korku, bir yitim duygusudur.

Korkan insan bir yitimin korkusunu yaşar, ve her zaman yitirdiği ilk şeyin, kendine mahsus olan ilk mekanın yitmiş olduğunun getirdiği korku mahfuzdur onda. Bu yitimin sonrasındaki kısmi güven tesislerinin sonradan olan yitimleri ise, korkulan şeyin kendisi sanılır. Oysa işin aslında korkunun kendisi ilk mekanın yitiminden sonra hiçbir zaman zaten gitmemiştir. İlk mekanını kaybeden zaten daimi korku içindedir ve bu korkusunu kısmi güven tesisleriyle bastırmış, örtmüştür, o kadar.

İlk mekan’dan, yani rahimden ayrılışı, ilk korkunun başlangıcı olarak düşünmek gerekir. İlk mekandan ayrılış sonrasındaki mekan tutma çabalarının birer ikame olduğunu ve geçici tatminlerle ontolojik birer bağımlılık tesis ettiğini görmek gerekir. Ancak hiçbir ikame, aslın kendisine olan ihtiyacı gidermez. Geçici olanlar geçecektir ve onların geçecek olmasına yönelik kesin olan derin şuur, insanı daima kaygı ve tedirginlik içinde tutmaktadır.

İnsan bu geçiciliği bilerek yaşar. Bir şeye tutunduğu anda onun geçici olduğunu da bilir. Bir insana, bir eve, bir bedene, bir düşünceye, bir güven biçimine veya bir başarıya tutunurken bunların hiç birisinin kendisine asli mekan olamayacağını bilincinde taşır. Bu yüzden insanın bütün tutunma çabalarının ardında görünmeyen bir ayrılık korkusu vardır. Tutunmanın huzursuzluğu da buradan gelir. İnsan tuttuğu şeyi bırakmak istemez, fakat ona tutunmanın da asli kaybın acısını gidermeyeceğini içten içe hep bilir.

Ağlamak, bu bakımdan neyden ayrıldığını hatırlamak istemek ve çoğun hatırlayamamaktır. Ağlamak, her zaman bir hatırlamak istemedir, ve ayrılığın unutulmuş yasını yeniden tatmaktır.

Bu yüzden ağlamanın içerisinde yalnızca ayrılığın acısı yoktur; ayrılığın ne olduğunu bilme arzusu da vardır. İnsan ağlarken bir taraftan kaybettiği şeyi aramakta, diğer yandan neyi kaybettiğini tam olarak söyleyememektedir. Gözyaşının tuhaflığı biraz buradadır. Gözyaşı belirgin bir sebebe bağlanabilse bile, onun taşıdığı anlam her zaman, o görünür sebepten daha büyüktür.

Ağlamak, insanın ilk nidâsıdır, ve bir özlem’dir.

Ayrılığın tadılması, özlemi de hatırlatır.

İlk mekandan ayrılan insan, o mekandaki yaşamını ve ötesini özler. Özledikçe ağlar, ağladıkça özler. Bu sebeple ağlayan insanın hakiki olarak özlemi, esasen, ilk mekanınadır.

İlk mekan, yukarıda söyledik, ana rahmidir. Bu mekan, evveli itibariyle ara’dır, huduttur ve biyolojik olmanın ötesindedir. Bu bakımdan bilincin sınır hâlidir. Ufka düşmeden önceki idrakıdır.

Sınır hâli olarak ana rahmi, bu bakımdan insanın henüz kendisini dünyaya ait bir varlık olarak tanımlamadığı bir yerdir. İnsan orada henüz dışarıyla kurulacak ayrımların tamamına sahip değildir. İç ve dış arasındaki kesinlik henüz kurulmamıştır. Bu nedenle ana rahmini bir nihai başlangıçtan ziyade bir eşik olarak düşünmek gerekir. Eşik, iki tarafın birbirinden tamamen ayrılmadığı, fakat artık birbirinden ayrılmanın mümkün hâle geldiği yerdir. Ana rahminin ara oluşu da bu bakımdan daha derin bir anlam kazanmaktadır.

Orada her şey, her şey olabilir hâldedir. Her şeyin her şey olabilir halde olması, insanın yaratıcı vasfının kâmil mertebesidir ve insan bir anlamda her ağladığında, bu mertebedeki kuvvetlerini aramaktadır.

İnsanın dünyaya geldikten sonra kaybettiği şeylerden biri de bu imkânın bütünlüğüdür. Dünya içerisinde şeyler belirginleşir, sınırlar ortaya çıkar, isimler verilir, konumlar belirlenir ve insan ilk mekandaki kâmil bütünlüğün yerine parçalı ve ayrıntılı bir niceliksel daireye girer. Böylece her şey olabilecek olan insan, giderek belirli şeylerden biri hâline gelir. Bu belirlenme bir bakımdan dünyanın gereğidir; fakat insanın içerisinde her zaman bu belirlenmişliğin öncesine ait bir kuvvet de mevcudiyetini korur. Ağlamak, belki de bu kuvvetin, bireyi belirlenimlere sığdırma teşebbüsüne karşı ilk hareketlerinden biridir.

Ağlamak insanın sınırını fark etmesidir. Zira gözyaşı aynı zamanda aczin de itirafıdır ve teslimiyetin de başlangıcıdır. İnsan yapamadığını, dayanamadığını, anlayamadığını ağlayarak söyler.

İnsanın aczini kabul etmesi, bu bakımdan insanın kendisine yetmediğini görmesidir. İnsan kendisine yetmediğini gördüğü anda ağlar, ama kendi sınırının ötesinde bir şey bulunduğunu da anlar. Bu nedenle ağlamak, teslimiyetin başlangıcıdır; kendi parçalı yapısının ötesinde bir ben’e ve onun da ötesine yönelmiş teslimiyetin...

Gözyaşı insanın kendini görmesidir, çünkü gözyaşıyla ıslanan her yüz, kendi hakikatine, kendi içine bakar. Ağlayan insan, aslında bu bakımdan bir aynaya bakmaktadır, o aynada gördüğü de kendisi değildir, ama kendi hakiki hâlidir. Ağlamak bu sebeple aslında bir kendini görme, kendine bakma cesaretidir. Ağlayabilen insan, kendine bakma cesareti gösterebildiği için, henüz ölmemiştir.

Bu sebeple gözyaşını sadece acının, acılı duyguların işareti olarak tarif etmek, onun taşıdığı hakikati küçültmek olur. Gözyaşı, insanın kendisini saklayamamasıdır, saklamamasıdır.

Her gözyaşı bir şahitliktir. Ağlayan birisi kendisini inkâr edemez. Bu yüzden bu şahit, yalan söylemeyen bir şahittir, ve yalan söyleyemeyen tek dil, onun dilidir.

Gözyaşı, insanın içindeki tanığı ortaya çıkarır, bu yüzden ağlayan insan gerçeğe daha yakın bir insandır.

Ağlayan insanın gözyaşı onu çıplak bırakır; savunmasız, maskesiz, korunaksız. Fakat bu çıplaklık utandırıcı değildir. Bu çıplaklıktan utanç duymak, benliğe aittir. İnsanın özü ise, bununla asıl kendini göstermenin karşı konulmaz tezahüründedir. Ağlamak bir çıplaklık olarak, insanın en sahici hâlidir.

Yukarıda çizdiğimiz çok kısa ve temel çerçeve itibariyle anlaşılması gereken, ağlamanın söz’den evvel gelen ve ontolojik açıdan insanın temel bünyesini gösteren önemli bir dil belirtisi olduğudur. Ağlamak, insanda sonradan edinilmiş her dilden önce gelen bizatihi dilin dışsal bir tezahürüdür, ve iç gözlem haricindeki yollarla ne olduğunu anlamak, idrak etmek ve neye mahsus olduğunu bulmak pek mümkün değildir. Ağlayan insan, dünyaya gösterdiği ilk tezahürün iç yüzünde bir şey anlatmaktadır. Ağlayan insan, insan olmanın bir kalıntısını taşımaktadır. Ağlamayı bile kirleten ve insanı tamamen kaybeden sahtekarların teşhisi için, insan olmanın mekan ile ilişkisini açmaya başlamak gerekmektedir. İnsan ile mekan’ın açılması ve anlaşılması halinde, ağlamak, sahici anlamda nedir, ve sahtekarlar neden aslında ağlıyor gibi görünse de ağlamıyordur, bunu da anlamaya başlarız. Bu hususu sonraki bir yazıya bırakıyoruz.