Çanakkale Muharebeleri, 3 Kasım 1914'ten 9 Ocak 1916'ya uzanan yaklaşık 433 günlük bir süreçtir ve bu süreç tek bir çarpışmaya ya da tek bir güne indirgenemeyecek kadar katmanlıdır. Deniz baskısıyla başlayan harekât, donanmanın boğazı geçememesiyle kara savaşına dönüşmüş; Gelibolu yarımadasının sarp yamaçlarında aylarca süren siper muharebesi hem saldıran hem savunan tarafı derinden yıpratmıştır. Stratejik hesaplar, lojistik kısıtlar, komuta kararları ve cephedeki insanî deneyim birbirini sürekli biçimlendirmiştir. Muharebelerin sonuçları yalnızca savaş masasında kalmamış, ilgili devletlerin siyasetini, toplumsal hafızasını ve ulusal anlatılarını kalıcı biçimde etkilemiştir. Bu yazı, deniz ve kara safhalarını tek bir süreklilik içinde ele alarak bu 433 günün askerî, insanî ve taarrufi boyutlarını birlikte okumayı amaçlamaktadır, kısaca.

Başlayalım.

Dünya, yirminci asrın ilk çeyreğine girerken, milletlerin arasında birikmiş hırs, rekabet ve mülk sevdası, artık sözle zapt edilemeyecek bir kıvama ulaşmıştı. Yeryüzünün büyük devletleri, her biri kendi nüfuz sahasını genişletme arzusuyla doludur; toprak, deniz yolu, hammadde ve ticaret hattı üzerindeki hesaplar, diplomasi perdesinin ardında çoktan silâha dönüşmüş bekliyordu. Nefsin tamahı, tek bir ferde mahsus bir illet olsaydı belki tedavisi kolay olurdu; lâkin milletlerin nefsâniyeti birbirine karıştığında, o tamah bütün bir çağı ateşe verecek büyüklüğe erişir. Harb-i Umumî denilen muazzam yangın, işte bu birikimin kaçınılmaz bir tecellisi olarak zuhur etti. Kader, insanın kendi eliyle ördüğü sebepler silsilesini bir noktada düğümler ve o düğüm çözülürken nice hikmetler, nice imtihanlar birden açığa çıkar. Bu büyük savaşın Osmanlı coğrafyasındaki en ağır ve en manalı düğüm noktası ise Çanakkale Boğazı oldu.

Boğazın niçin hedef seçildiğini anlamak için, siyasetin dilini bir miktar dinlemek ve bilmek gerekir.

1914 sonbaharında Avrupa'daki cepheler kilitlenmiş, Batı Cephesi'nde karşılıklı siper hatları yüzlerce kilometre boyunca uzanırken hiçbir taraf belirleyici bir ilerleme sağlayamamıştı. Bu tıkanma, İtilaf Devletleri'nin karar alıcılarını alternatif bir darbe noktası aramaya yöneltti. Akdeniz'den Karadeniz'e açılan tek su yolu olan Çanakkale Boğazı, coğrafyanın sunduğu en kısa ve en doğrudan güzergâh olarak öne çıktı. Boğazı geçip Marmara'ya ulaşan bir donanma, İstanbul'u tehdit edebilir ve oradan Karadeniz'e açılarak Rusya'nın güney limanlarıyla kesintisiz bir deniz bağlantısı kurabilirdi. Bu bağlantının stratejik ağırlığı birden fazla katmana dayanıyordu.

İtilaf cephesinden bakıldığında en acil ihtiyaç, Rusya'ya silah, mühimmat ve endüstriyel malzeme ulaştırmaktı. Rus ordusunun Doğu Cephesi'nde Almanya ve Avusturya-Macaristan üzerinde baskı sürdürmesi, Batı Cephesi'ndeki yükün hafiflemesi anlamına geliyordu; ancak bu baskının devamı, Rusya'nın dışarıdan ikmal alabilmesine bağlıydı. Kuzey limanları mevsimsel buzlanma nedeniyle yılın büyük bölümünde kullanılamıyordu; Baltık ise Alman donanmasının denetimindeydi. Karadeniz limanlarında yüz binlerce ton taşıma kapasiteli ticaret gemisi hareketsiz bekliyordu. Boğazların açılması, bu gemilerin Rus buğdayını ve petrolünü Avrupa pazarlarına taşımasını sağlayarak hem ekonomik hem askerî bir nefes alma imkânı yaratacaktı. Buna ek olarak Balkan devletlerinin İtilaf safına çekilmesi, Osmanlı'nın Mısır ve Süveyş yönlü tehdidinin bertaraf edilmesi ve Osmanlı'nın Kafkasya'ya kuvvet aktarmasının engellenmesi gibi hedefler de hesap tablosunun birer satırıydı.

Bu hedeflerin ortak özelliği, hepsinin hızlı bir sonuca bağlanmış olmasıydı. İtilaf Devletleri'ndeki hâkim varsayım, modern zırhlı donanmanın kıyı tabyalarını ateş üstünlüğüyle susturabileceği yönündeydi. Savaş Konseyi'nde 28 Ocak 1915'te alınan kesin karar bu güvene dayanıyordu. Donanmanın tek başına boğazı zorlayabileceği düşüncesi, hem büyük bir kara kuvvetini hazırlama ve sevk etme süresinden tasarruf vaat ediyor hem de Batı Cephesi'nden birlik çekme ihtiyacını ortadan kaldırıyordu. Zaman baskısı, planlamayı hızlandırdığı kadar sadeleştirdi de; sahada karşılaşılacak engeller, masadaki varsayımların gerisinde kaldı.

Osmanlı tarafında ise Boğazları savunmak bir tercih meselesi değildi.

İtilaf devletleri, savaşın başından itibaren Osmanlı topraklarını parçalayarak kendi aralarında taksim etme hesabı içindeydi. Bu hesabın en kestirme yolu, payitahta ulaşmaktı; İstanbul ele geçirilirse, Osmanlı devlet iradesinin kırılacağı, ordunun dağılacağı, müttefikleriyle irtibatının kesileceği düşünülüyordu. Boğazda kazanılacak bir başarının, siyasî denge hesaplarını toptan değiştireceği biliniyor, düşünülüyordu. Ne var ki, bu hesapların her birinin altında daha derin bir hakikat yatmaktadır.

Devletler, muradlarını akıl ve kuvvetle gerçekleştirebileceklerine olan itimatlarını ilâhî bir kesinlik derecesine çıkardıklarında, aslında kendi acziyetlerini unutmuş olurlar. İnsanoğlunun ferdî hayatında nefsin kibri nasıl gözü kör ederse, milletlerin hayatında da benzer bir körlük zuhur eder. Gücüne güvenen, planının eksiksiz olduğuna inanan, karşısındakini küçümseyen bu yanılgı nefsin ince tuzaklarından biridir. İtilaf devletlerinin boğaza yönelirken taşıdığı emniyet duygusu, zırhlı gemilerinden ve toplarının menzilinden besleniyordu. Bir avuç istihkâmla korunan, mühimmat sıkıntısı çeken, sanayisi zayıf bir devletin bu geçidi savunabileceği, o günkü stratejik aklın kabul edeceği bir ihtimal olarak pek ciddiye alınmadı.

Lakin dünyanın geçiciliğini ve beşerî hesapların kırılganlığını unutan her tasarruf, eninde sonunda kaderin o sessiz ve tartışılmaz ölçüsüyle karşılaşır. Boğaz, bu karşılaşmanın mekânı olacaktı.

Osmanlı yıllardır süren savaşlarla yorgun düşmüş, Balkan bozgununun yaraları henüz sarılmamış, hazine tükenmiş, ordunun teçhizatı yetersiz kalmıştı. Harb-i Umumîye giriş bile başlı başına tartışmalı bir karardı; devletin bu yangına katılmasının isabeti hâlâ müzakere edilebilir bir meseledir. Fakat boğaza düşman donanması dayandığında, artık siyasî tercih tartışmasının ötesinde, varlık ve yokluk meselesi belirdi. Payitaht tehdit altındaydı, boğaz geçilirse devletin kalbi duracaktı. İşte bu noktada müdafaa, bir tercihten ziyade bir zaruret, bir siyasî karardan ziyade bir emanet bilinci hâlini aldı.

Emanet kelimesi üzerinde durmak gerekir; zira Çanakkale'nin ruhunu kavramak, bu kelimenin hakikatine yaklaşmakla mümkündür. Kur'ân-ı Kerîm'de emanetin göklere, yere ve dağlara arz edilip onların taşımaktan çekindiği, insanın ise bu ağır yükü kabul ettiği gelmiştir. Vatan, sadece üzerinde yaşanılan toprak parçası olmanın ötesinde, içinde namaz kılınan mescidleri, ilim okunan medreseleri, ezan sesiyle uyanıp ezan sesiyle sükûna eren nesilleri, toprağın altında yatan ecdadın hatırasını, henüz doğmamış nesillerin hakkını barındıran büük bir emanettir. Bu emaneti korumak, takvaya dayanır; yani kişinin Rabbine karşı duyduğu derin sorumluluk hissine, ve bir şekilde bir yerde hesap gününün ağırlığını kalbinde taşımasına bağlıdır. Çanakkale'de sipere giren askerin çoğu, stratejik denklemlerin farkında olmayabilirdi; ama onların kalbinde harp akademilerinin haritalarından ziyade, babalarından miras aldıkları emanet şuuru vardı besbelli. Evini, evlâdını, toprağını, inancını koruma güdüsü, takvânın amelî tezahürlerinden biri olarak o siperlerde bu sebeple vücud buldu.

Boğazın coğrafî husûsiyeti de ayrı bir tefekkür konusudur. Dar, kıvrımlı, akıntılı bir su yolu; iki kıtayı birbirine bağlayan, aynı zamanda birbirinden ayıran ince bir geçit. Bu coğrafya, asırlar boyunca nice medeniyetin kavşak noktası olmuş, nice ordunun geçmeye çalışıp geçemediği bir eşik olarak kalmıştır. Sanki mekânın kendisinde bir sır vardır; o dar geçit, beşerî kudretin sınırını hatırlatan tabii bir ayna gibidir. En büyük donanmalar bile o kıvrımların, o akıntıların, o dar suyun dayattığı şartlara boyun eğmek zorundadır. Tabiatın bu sessiz direnci, kaderin eşyaya sinmiş hikmetinin bir yansıması olarak okunabilir. İnsan, denizi ve karayı fethettiğini zannederken, bazen bir boğazın darlığı karşısında bütün planlarının suya düştüğüne şahit olur. Bu, acziyetin ders veren yüzüdür.

İtilaf cephesinde boğaz harekâtını planlayan zihinler, meselenin hızla çözüleceğine dair kuvvetli bir kanaate sahipti. Deniz gücüyle istihkâmların susturulacağı, birkaç hafta içinde boğazın geçileceği, ardından donanmanın Marmara'ya açılarak payitahtı teslim almaya zorlayacağı tasavvur ediliyordu. Bu tasavvurda, karşı tarafın iradesini, sabrını ve imanını hesaba katmayan bir eksiklik vardı. Eldeki güce aşırı itimat, mananın gücünü küçümsemeye götürür. Silâhın çeliği ölçülebilir, topun menzili hesaplanabilir; lâkin bir kalbin ne kadar dayanacağı, bir nefsin ne zaman teslim olacağı, hiçbir stratejik denklemin ölçebildiği bir şey olmamıştır. İşte Çanakkale, bu ölçülemeyen büyüklüğün zahir olduğu yerdir.

Osmanlı tarafında hazırlıklar kısıtlı imkânlarla, fakat büyük bir ciddiyetle yürütüldü. Boğazın iki yakasındaki istihkâmlar güçlendirilmeye çalışıldı, mayın hatları döşendi, kıyı bataryaları tanzim edildi. Bu tedbirler, eldeki imkânın son damlasına kadar kullanılması anlamına geliyordu. Tedbir, tevekkülün zıddı olmak şöyle dursun, onun zaruri tamamlayıcısıdır. Elinden gelen gayreti göstermeden tevekkül iddia eden kişi, hakikatte ne tedbir almış ne de tevekkül etmiş olur. Çanakkale müdafaasının zahirî cephesinde, mühendislik bilgisi, askerî planlama ve lojistik gayret; batınî cephesinde ise kadere rıza, Hakk'a sığınma ve emaneti koruma azmi iç içe geçmiştir. Bu iki cephe birbirinden ayrılmaz; tıpkı insanın bedeni ile ruhunun ayrılmazlığı gibi.

Büyük savaşın genel gidişatı içinde Çanakkale cephesinin açılması, küresel siyasetin birbirine bağlı zincirlerinden birini daha harekete geçirdi. Rusya'nın güneye açılan kapısı kapalı kaldığı sürece, İtilafın doğu cephesindeki müttefiki zayıflayacaktı. Bu durum, batı cephesindeki dengeleri de etkileyecek, savaşın süresini ve seyrini değiştirecekti. Bir boğazın kaderi, binlerce kilometre uzaktaki cephelerin kaderini belirleyecek güçteydi. Bu girift bağlantılar, beşerî hesabın ne denli karmaşık ve ne denli kırılgan olduğunu gösterir. Bir noktadaki aksaklık, bütün yapının sarsılmasına yol açabilir. Kaderin hikmeti, bazen tek bir mekânda, tek bir zaman diliminde, dünya çapında sonuçlar doğuracak düğümleri atar. Çanakkale böyle bir düğüm noktasıydı.

Osmanlı askerinin bu düğüm noktasında omuzladığı yük, salt askerî bir yükten ibaret kalmamıştır. O asker, imparatorluğun son nefeslerini veren bir devletin evlâdıdır; yıkılmakta olan bir düzenin içinde ayakta kalmaya çalışan, hem maddî hem manevî yokluklarla boğuşan, fakat buna rağmen emanet bilincini kaybetmemiş bir ruhun taşıyıcısıdır. Bu ruh, takvânın amelî boyutudur; yani kişinin, yapması gerekeni yaparken nefsinin arzularını Rabbinin rızasına tâbi kılmasıdır. Savaşın korkunç yüzü karşısında sipere girmeye devam eden bir askerin kalbinde, dünyevî bir mükâfat beklentisinin ötesinde, emaneti teslim edeceği güne kadar onu koruma iradesi yatar. Bu irade, takvânın, yani Allah'a karşı duyulan derin sorumluluğun tezahürüdür.

Boğazın hedef seçilmesi, zahirde siyasî ve askerî bir tercih gibi görünebilir; batında ise bu tercih, beşerî iradenin kaderin çizdiği çerçeve içinde nasıl hareket ettiğinin ibretlik bir manzarasıdır. İtilaf devletleri, kendi güçlerinin yeterliliğine olan inançlarıyla bu kapıyı zorladı; Osmanlı askeri ise emanet bilinci ve takvâ şuuruyla bu kapıyı savundu. Her iki tarafın da hesap edemediği nice tecellîler, boğazın sularında ve kıyılarında zuhur etti.

Harb

Boğazın iki yakasında yükselen tabyalar, dar suyun dibine bırakılmış mayınlar ve kıyı bataryalarının arkasında nöbet tutan topçular, bir müdafaa tertibinin unsurlarıydı. Lâkin bu tertip, yalnızca askerî bir hesabın mahsulü olarak okunursa mananın yarısı gizli kalır. Tedbir, kulun eline verilen bir emanettir; onu ihmal eden tevekkül iddiasında samimi olamaz, ona güvenip Hakk'ın takdirini unutan ise acziyetini henüz tanımamış demektir. Çanakkale Boğazı'nda deniz cephesinin hikâyesi, işte bu iki hakikatin, tedbir ile tevekkülün, birbirinden koparılmadan yaşandığı ince bir mîzan üzerine kurulmuştur.

İtilaf donanması, dünyanın o günkü en büyük deniz kuvvetlerinden birini barındırıyordu. Zırhlılar, muhriplere ve mayın tarama gemilerine eşlik ederek Boğaz'ın dar geçidini zorlamaya hazırlanırken, hesap gayet açıktı: yoğun ateş gücüyle sahildeki istihkâmları susturmak, mayın hatlarını temizlemek ve Marmara'ya açılarak payitahtı tehdit altına almak. Çelik zırh, ağır kalibre top ve seri ateş kapasitesi, o çağın gözünde neredeyse mutlak bir kudret ifadesiydi. Denizlerin hâkimi olduğuna inanan bir irade, bu kudrete dayanarak boğazı bir günde geçebileceğini tasavvur ediyordu. Bu tasavvur, insanın eldeki güce yaslanarak her engeli aşabileceği vehmine dayanır; oysa bu vehim, nefsin en eski ve en aldatıcı fısıltılarından biridir. Büyüklük hissi, çelik tonajıyla, namlu sayısıyla, menzil hesabıyla beslendiğinde, kalbin derinliklerinde saklı olan acziyet hakikatini örtebilir. Fakat kader, çoğu zaman, insanın en güvendiği vasıtanın tam ortasında bir kırılma noktası hazırlar ve o kırılma, bütün hesapları yeniden yazar.

Osmanlıda mühimmat sınırlıydı; topların menzili ve sayısı, karşı tarafla kıyaslanacak denli müsait sayılmazdı. Mayınlar, büyük zahmetlerle ve kısıtlı imkânlarla döşenmişti. Her bir top mermisi hesaplı kullanılmak zorundaydı, zira ikmalinin ne zaman ve ne miktarda geleceği meçhuldü. Bu mahrumiyet, bir bakıma, kulun kendi gücünün yetersizliğiyle yüzleştiği, dolayısıyla yüreğini Hakk'a açmaktan başka çaresi kalmadığı bir hâldir.

Acziyet, irfan ehli nazarında bir zafiyet olarak görülmez; bilakis, kalbin en derin kapılarının açıldığı bir eşiktir.

Kul, elindeki azıcık imkânla tedbirini aldığında ve gerisini Rabb'ine havale ettiğinde, ortaya saf bir teslimiyet çıkar. Çanakkale'nin sahillerinde top başında duran asker, belki bu kelimeleri zihninde böyle tertip etmiyordu; lâkin ruhunun derininde yaşanan, tam da bu mana idi. Elindekiyle en iyisini yapmak, gerisini kadere bırakmak ve o kadere rıza göstermek.

Mart ayının on sekizinci günü, İtilaf filosu Boğaz'a doğru ilerlemeye başladığında, suyun üzerinde muazzam bir güç görüntüsü vardı. Zırhlıların siluetleri, boğazın dar ufkunu kapatan karanlık bir duvar gibi yükseliyordu. Sahildeki tabyalara yoğun ateş açıldı; istihkâmların bir kısmı isabet aldı, topçular arasında kayıplar verildi. Ateşin şiddeti, savunmanın çökeceği izlenimini doğurabilirdi. Fakat burada, sabrın ve sebatın derin bir mana taşıdığını görmek gerekir. Sabır, bir bekleme hâli olmanın çok ötesinde, kalbin irade ile Hakk'a bağlandığı, nefsin panik ve korku fısıltısına rağmen ayakta kalmayı seçtiği bir iç eylemdir. Topçular, ateş altında mevzilerini terk etmedi; ağır kayıplar verildiği hâlde, kalan birlikler görevlerini sürdürdü. Burada bedeni ayakta tutan irade, aslında kalbin derininde kök salmış bir bağlılıktan, ubudiyet şuurundan besleniyordu.

Günün seyri ilerledikçe, İtilaf filosu için hesapta olmayan bir başka şey oldu. Boğaz'ın sularına önceden döşenmiş mayınlar, zırhlı gemilerin altında birer birer infilâk etmeye başladı. Büyük tonajlı gemiler su almaya, yan yatmaya, bazıları batmaya yüz tuttu. Birden fazla zırhlı kısa bir süre içinde savaş dışı kaldı. O güne kadar dünyanın denizlerinde rakipsiz görünen çelik devler, suyun altında gizlenmiş küçücük bir mayının tesiriyle acze düşüyordu. Bu manzarada, ibret ehli için derin bir ders gizlidir: Kudretin hakiki sahibi, sebepleri dilediği gibi tersine çevirebilir. En muhkem zırh, en ağır silâh, kaderin ince bir dokumasıyla etkisiz kalabilir. İnsanın elindeki vasıta, ancak Hakk'ın izniyle iş görür; o izin kalktığında, çelik de kâğıt gibi yırtılır, deniz de karayı yutar.

Deniz taarruzunun başarısızlığı, İtilaf komutanlığı için ağır bir hayal kırıklığı getirdi. Boğazı yalnız deniz gücüyle geçme tasavvuru, o gün fiilen çöktü. Bunun ardından kara harekâtına geçilmesi kararı alınacak, Gelibolu yarımadasına asker çıkarılacak ve savaş çok daha uzun, çok daha kanlı bir mecraya girecekti.

Fakat tarihî neticelerin ötesinde, 18 Mart gününün irfanî okuması üzerinde kısaca durmak lâzımdır. Zira o gün yaşanan, salt bir askerî başarı olmanın çok ötesinde, kulun acziyet içinde Rabb'ine sığınmasının ve Rabb'in rahmetinin beklenmedik bir surette tecelli etmesinin bir numunesidir.

Rahmet, her zaman kulun arzuladığı şekilde gelmez; bazen bir felâketin önlenmesi, bazen bir mühletin verilmesi, bazen de insanın hiç hesap etmediği bir yerden bir kapının açılması suretinde zuhur eder. 18 Mart'ta açılan kapı, müdafaacılar için bir nefes alma imkânı idi; ama bu imkân, bedelsiz gelmedi. Sahillerde şehit düşen topçular, yaralananlar, ateş altında mevzide sebat edenler, o rahmetin bedelini canlarıyla ödediler.

Burada dikkat edilmesi gereken nazik bir husus vardır. Neticeyi mutlak ve kesin bir zafer ilânı olarak okumak, hadisenin hikmet boyutunu daraltır. Deniz taarruzunun geri püskürtülmesi, evet, savunma açısından büyük bir muvaffakiyet idi. Lâkin bu muvaffakiyet, savaşın bitmesi anlamına gelmedi; bilakis, daha ağır imtihanların, kara muharebelerinin kapısını araladı. Dolayısıyla, 18 Mart'ı bir nihai zafer nidası olarak görmek yerine, onu imtihanın bir merhalesi, kaderin bir tecellisi, kulun sabrının ve tedbirinin karşılık bulduğu ama henüz sınavın tamamlanmadığı bir eşik olarak idrak etmek daha isabet olur. Hakiki muvaffakiyet, dünyevî neticede aranmamalıdır yalnızca.

Kurbiyet, yani Hakk'a yakınlık, bolluk ve rahatlık zamanlarından ziyade, darlık ve sıkıntı zamanlarında derinleşir. Denizin o günkü dehşeti içinde, top sesleri arasında, dumanların ve alevlerin ortasında, insanın yüreğinde yalnızca iki şey kalır: ya Hakk'a yöneliş ya da mutlak bir çaresizlik. Çaresizliğini Hakk'a açan kul, o anda kurbiyetin en saf hâlini yaşar. Lüks bir mecliste, rahat bir köşede oturup tevekkülden bahsetmek kolaydır; asıl tevekkül, etrafında ateş yanarken, ölüm bir adım ötede dururken ve elindeki her vasıta tükenme noktasına gelirken gerçekleşir. Çanakkale'nin deniz cephesindeki müdafaacılar, bu tevekkülü kitaplardan okumuş olmasalar bile, hayatlarının en ağır anında fiilen yaşamışlardır.

Deniz safhasının bir başka ibretli yönü, tedbirde tafsilâtın ehemmiyetidir. Mayın hatlarının dizilişinde, sahil bataryalarının konumlandırılmasında, tarama gemilerine karşı alınan tedbirlerde bir incelik, bir hesap, bir titizlik vardır. Bu titizlik, kulun Hakk'a güvenirken dünyevî sebepleri ihmal etmemesi gerektiğinin canlı bir şahididir.

Fakat bu tecellinin karşı taraftaki insanlar için ne ifade ettiğini de unutmamak gerekir. Batan gemilerde, suyun altına çekilen zırhlılarda hayatını kaybeden binlerce denizci vardır. Onlar da kendi devletlerinin emriyle, kendi anlayışlarınca bir vazifeyi yerine getirmek üzere o sulara girmişlerdi. Savaşın acı hakikati, bir tarafın muvaffakiyetinin diğer tarafın felâketi olmasıdır. İrfanda elbette düşmanın acısı da küçümsemez; zira acıda insan müşterektir.

Gelibolu Günleri

Deniz harekâtının boğazı geçemeden tıkanması, savaşın ağırlık merkezini karaya kaydırdı. 25 Nisan 1915 sabahı İtilaf kuvvetleri Gelibolu yarımadasının güney ucunda Seddülbahir çevresine ve batı kıyısında Arıburnu bölgesine çıkarma yaptığında, çatışmanın doğası köklü biçimde değişti. Donanmanın uzak mesafeden ateş üstünlüğü kurma mantığının yerini, birkaç yüz metrelik dar şeritlerde tutunma, sırt çizgilerine tırmanma ve her karışı elde tutma mücadelesi aldı. İlk günden itibaren kıyıya ayak basan birlikler, planlanandan çok daha dar bir derinlikte sıkışmaya başladı. Yarımadanın coğrafyası bu sıkışmayı doğrudan belirliyordu.

Gelibolu'nun arazi yapısı, çıkarma güçlerinin karşılaştığı ilk ve en kalıcı engeli oluşturuyordu. Kıyı şeridi genellikle dar, kayalık veya kumlu plajlardan ibaretti; bu plajların hemen gerisinde dik yamaçlar ve sarp sırtlar yükseliyordu. Arıburnu bölgesinde kıyıdan birkaç yüz metre içeri girildiğinde arazi, derin yarlar ve birbirine paralel sırt çizgileriyle parçalanıyordu. Bu sırtların tepelerini tutan taraf, karşı yamaçtaki her hareketi gözleyebiliyor ve ateş altına alabiliyordu. Seddülbahir'de ise arazi biraz daha düz olmakla birlikte, içerilere doğru yükselen platolar savunma hatları için doğal avantaj sağlıyordu. Her iki bölgede de ilerleme, hâkim tepeleri ele geçirmeye bağlıydı; ancak bu tepeler, çıkarma noktalarından bakıldığında her zaman yukarıda ve savunucunun elinde kalıyordu.

Çıkarma günlerinde kazanılan sığ kıyı başları, birkaç hafta içinde karşılıklı siper hatlarına dönüştü. Cephe hatları yer yer yirmi-otuz metre kadar birbirine yaklaşıyordu. Bu yakınlık, ateşli silahların, el bombalarının ve bazen süngü hücumlarının sürekli devrede kalması anlamına geliyordu. Batı Cephesi'ndeki siper savaşının temel özelliklerini andıran bu düzen, Gelibolu'da bir farkla daha da ağırlaştı: cephenin arkasındaki derinlik son derece sınırlıydı. Seddülbahir'de en geniş noktada bile İtilaf hatlarının gerisindeki alan birkaç kilometreyi geçmiyordu. Arıburnu'nda bu derinlik daha da azdı; ön siperlerden denize mesafe bazı noktalarda birkaç yüz metreye iniyordu. Bu dar alan, yedek birliklerin konuşlanmasını, cephane ve malzeme depolanmasını ve yaralıların tahliyesini ciddi biçimde zorlaştırıyordu.

Lojistik baskı, çatışmanın ilk haftalarından itibaren iki taraf için de belirleyici bir ağırlık taşımaya başladı. İtilaf kuvvetleri açısından tüm ikmal deniz yoluyla geliyordu. Kıyıya yanaşan küçük tekneler ve mavnalar, topçu ateşi altında malzeme boşaltmak zorundaydı. Yükleme ve boşaltma işlemlerinin hava koşullarına, deniz durumuna ve düşman ateşine bağımlılığı, ikmal akışını düzensiz ve öngörülemez kılıyordu. Osmanlı tarafında ise durum farklı görünmekle birlikte kendi zorluklarını taşıyordu. Yarımadanın kuzeyinden ve doğusundan gelen ikmal hatları, dar patikalar ve araba yollarıyla sınırlıydı; bu hatlar donanma ateşine ve zaman zaman hava gözetlemesine açıktı. Cephane taşıyan kolların geceleri hareket etmesi, gündüz gözleme ve ateşten korunma ihtiyacından kaynaklanıyordu ve bu da ikmal hızını düşürüyordu.

Su kıtlığı, her iki tarafın askerlerini tüketen en somut sorunlardan biriydi. Yarımadada tatlı su kaynakları son derece sınırlıydı. Çıkarma bölgelerinin yakınında güvenilir bir akarsu ya da kaynak bulmak neredeyse olanaksızdı. İtilaf birlikleri suyun büyük bölümünü deniz yoluyla taşımak zorundaydı; bu su genellikle teneke bidonlarda kıyıya çıkarılıyor, oradan siperlere kadar elde ya da katırlarla taşınıyordu. Sıcak mevsimlerde günlük su tayını kişi başına birkaç litreye indiğinde, hem fiziksel dayanıklılık hem de moral hızla aşınıyordu. Osmanlı tarafında da içme suyu dağıtımı düzenli bir sorun olmaya devam etti; yarımadanın iç kesimlerindeki birkaç kuyu ve dere, artan asker sayısının ihtiyacını karşılamakta yetersiz kalıyordu.

İaşe sorunu da su kadar ağır bir yük oluşturuyordu. Konserve yiyecekler, bisküvi ve kuru erzak, cepheye ulaşana kadar bazen günlerce bekliyordu. Sıcakta bozulan gıdalar, yetersiz beslenme ve monoton diyet, askerlerin fiziksel gücünü zayıflattı. Mühimmat akışındaki kesintiler ise taarruz ve savunma planlamalarını doğrudan etkiliyor, birlikler zaman zaman eldeki cephaneyi tasarruflu kullanmak zorunda kalıyordu.

Hastalıklar, muharebe kayıplarıyla yarışacak düzeyde bir yıkım yarattı. Dizanteri, yarımadada en yaygın ve en yıkıcı salgın olarak her iki tarafın birliklerini vurdu. Sıcak aylarda sineklerin çoğalması, hijyen koşullarının yetersizliği ve tatlı su kıtlığı salgınların yayılmasını hızlandırdı. Siperlerin yakınlığı, cesetlerin kısa sürede kaldırılamaması ve atık suyun kontrol altına alınamaması, enfeksiyon riskini sürekli yüksek tuttu. Bunlara tifüs ve çeşitli bağırsak enfeksiyonları da eklendiğinde, bazı birliklerde hastalık nedeniyle muharebe dışı kalan asker sayısı, düşman ateşiyle verilen kayıpları aştı. Sağlık hizmetleri, bu baskıyı kaldıracak kapasiteden uzaktı. Cephe gerisindeki sargı yerleri ve seyyar hastaneler hem alan hem personel bakımından yetersizdi. Yaralıların kıyıya taşınması, oradan gemilere bindirilmesi ve Limni ya da Mısır'daki hastanelere sevk edilmesi saatler, bazen günler alıyordu. Bu sürede enfeksiyon riski artıyor, basit yaralar ağır komplikasyonlara dönüşebiliyordu.

Komuta-kontrol ve haberleşme güçlükleri, arazinin parçalı yapısından doğrudan besleniyordu. Yarlar, sırtlar ve dik yamaçlar, hat çekmeyi ve bağlantıyı korumayı zorlaştırıyordu. Telefon hatları topçu ateşi altında sık sık kopuyor, ulakların siper hatları arasında geçişi hem yavaş hem tehlikeliydi. Bu kesintiler, taarruz anında birliklerin eşzamanlı hareket etmesini güçleştiriyordu. Bir birliğin ilerlemesi, yanındaki birliğe zamanında bildirilemediğinde, açılan boşluklar düşman karşı taarruzu için fırsat yaratabiliyordu. Osmanlı tarafında da benzer sorunlar yaşanıyordu; dağınık mevziler arasındaki iletişim, muhabere erlerinin fiziksel olarak koşmasına bağlı kalabiliyordu. Her iki tarafın komutanları, cephe hattındaki gerçek durumu çoğu zaman saatler gecikmeli öğreniyordu. Bu gecikme, karar alma süreçlerini yavaşlatıyor ve zaman zaman karşılıklı olarak yanlış değerlendirmelere yol açıyordu.

Bütün bu koşullar, Gelibolu'daki kara muharebelerini klasik bir yıpratma savaşına dönüştürdü. Belirleyici bir ilerleme sağlanamadığında savaş, dayanma gücünün, ikmal kapasitesinin ve hastalıklara direncin sınandığı uzun bir sürece evrildi. Arazi, çıkarma güçlerinin sayısal ve ateş gücü avantajını büyük ölçüde sınırladı; savunma tarafı ise hâkim tepeleri tutmanın getirdiği gözlem ve ateş üstünlüğüyle bu avantajı dengeledi. Ne saldıran taraf kıyı başını genişletecek derinliği kazanabildi ne de savunan taraf karşısındakileri denize dökecek gücü toparlayabildi. Bu denge, aylar boyunca sürecek olan siper savaşının temel çerçevesini oluşturdu ve cephedeki her askerin günlük yaşamını doğrudan biçimlendirdi.

Aylara yayılan bu siper savaşı, bir taraftan askerî açıdan belirli bir mevzinin savunulması veya ele geçirilmesi etrafında dönerken, öte taraftan insan ruhunda çok daha derin bir mücadelenin sahnesi oluyordu. Her geçen gün, sahip olunan şeylerin azaldığı, yiyeceğin, cephanenin, temiz suyun, dinlenme imkânının tükenmeye yüz tuttuğu bir ortamda insanın elinde kalan son şey, kendi kalbi ve o kalbin Rabbine olan bağıydı. Dünyevî dayanaklarını kaybettikçe insanın ya bütünüyle çökmesi ya da bambaşka bir dayanağa tutunması kaçınılmazdır. İşte siperlerde ezan okuyanlar, namazını kılanlar, dua edenler, birbirini teselli edenler, son lokmasını yaralı arkadaşına uzatanlar, bu ikinci hâlin tezahürleridir. Bu davranışlar, irfan geleneğinde ihlas olarak adlandırılan şeyin fiilî karşılıklarıdır. İhlas, amelde Hakk'tan başka bir gaye gözetmemek, yapılan işi gösteriş ve dünyevî karşılık beklentisinden arındırmaktır. Siperde kimsenin görmediği bir anda arkadaşına suyunu veren bir asker, gösterişin imkânsız olduğu bir yerde iyilik yapan bir ruh, ihlasın en sade ve en sahih halini yaşamaktadır.

Rıza, bu tezkiye sürecinin belki en ince ve en zor mertebesidir. Sabretmek güçtür, fakat sabrın ötesinde bir mertebe daha vardır ki o başa gelene rıza göstermektir. Rıza, acıyı sevmek veya zulme boyun eğmek anlamına gelmez; rıza, kaderin arkasındaki hikmete kalben itiraz etmemek, Hakk'ın takdirinde bir hayır olabileceğini gönülden kabul etmektir. Gelibolu'da aylarca süren çetin günlerde, dönüşü belirsiz bir bekleyişte, her gün yeni kayıplarla yüzleşen, her gece ertesi sabahı görüp göremeyeceğini bilmeyen insanların bir kısmının bu mertebeye eriştiğine dair rivayetler, hatıralar ve mektuplar mevcuttur. Bu insanlar, şikâyeti bırakmış, kaderlerine razı olmuş, fakat bu rızayı tembellik ve kayıtsızlık olarak yaşamamış, aksine vazifelerini son nefeslerine kadar ifa etmeye devam etmişlerdir. Rıza ile vazife arasındaki bu dengenin korunması, mayamızdaki terbiyenin en hassas noktalarından biridir. Hakk'ın takdirine razı olmak, kulun elinden geleni yapma sorumluluğunu ortadan kaldırmaz; bilâkis, rıza hâlindeki kul, işini daha temiz, daha ihlâslı, daha gösterişsiz ve daha samimi yapar; çünkü sonucu kendine mâl etme derdi yoktur, sonucu Hakk'a havale etmiştir.

Diğer yandan; 25 Nisan 1915 sabahı Arıburnu kıyısına çıkan Anzak birliklerinin karşılaştığı ilk gerçek, kıyı şeridinin hemen gerisinde yükselen sarp yamaçlar ve derin yarıklardı. Çıkarma noktasından iç kesimlere doğru birkaç kilometre içinde yarımadanın belkemiğini oluşturan sırtlar uzanıyordu. Bu sırtların kontrolü, hem sahile ulaşan birliklerin tutunma şansını hem de savunma tarafının geri hatlarını koruma kapasitesini doğrudan belirliyordu. Çıkarmanın ilk saatlerinde kıyıya ulaşan Anzak grupları dağınık biçimde yamaçlara tırmanmaya başladığında, Osmanlı savunmasının bu kesimde mevcut kuvvetleri oldukça sınırlıydı. Kıyı gözetleme birlikleri çıkarmayı raporladı, ancak sahildeki ince savunma hattının büyük bir çıkarma kuvvetini uzun süre oyalama gücü yoktu. Savunmanın kaderi, gerideki yedek birliklerin ne kadar hızlı harekete geçeceğine bağlıydı. 19. Tümen bu aşamada yarımadanın iç kesimlerinde yedek konumda bulunuyordu.

Tümen komutanı Yarbay Mustafa Kemal, çıkarma haberini aldığında kendi sorumluluğunda bir inisiyatif alarak birliklerini Conkbayırı ve Kocaçimen sırtları yönünde harekete geçirdi. Bu kararın zamanlaması kritikti. Çıkarma güçleri henüz kıyıdan iç kesimlere doğru ilerlemeye çalışırken, 19. Tümen'in öncü unsurları hâkim sırt çizgisine ulaşmayı başardı. Sırtların elde tutulması, Anzak birliklerinin yarımadanın doğu kıyısına ve Boğaz'a bakan yamaçlara sarkmasını engelledi. Eğer bu yüksek hatlar çıkarma sabahının erken saatlerinde kaybedilseydi, savunma tarafı denize doğru bakan yamaçlarda çok daha dezavantajlı bir mevziye çekilmek zorunda kalacaktı. Sırtları tutma mücadelesi, yalnızca o anki çatışmanın değil ilerleyen haftalarda oluşacak siper düzeninin de çerçevesini çizdi.

Burada tek bir komutanın kararına odaklanmak, resmin tamamını görmekten alıkoyabilir. Mustafa Kemal'in erken saatlerde gösterdiği inisiyatif, yerel düzeyde doğru bir taktik sezgiyi yansıtıyordu; ancak bu sezginin sonuç üretebilmesini sağlayan koşullar daha geniş bir çerçeveye aitti. 19. Tümen'in görece iyi eğitimli ve tam mevcutlu bir birlik olması, tümenin yedek konumunun çıkarma bölgesine makul bir yürüyüş mesafesinde bulunması ve savunma planlamasında Osmanlı 5. Ordu komutanlığının yarımadanın iç hatlarında esnek bir yedek dizilişi önceden kurgulamış olması, alınan kararın sahada hayata geçebilmesinin yapısal önkoşullarıydı.

19. Tümen'in Arıburnu'ndaki müdahalesi ilk günlerden sonra da sürdü. Tümen, çıkarmanın ilk şokunu absorbe ettikten sonra haftalarca dar bir cephede sürekli siper muharebesine girdi. Kayıplar hızla arttı; tümenin mevcudu kısa sürede eridi, takviye birlikleriyle tamamlanmaya çalışıldı. Mustafa Kemal'in sorumluluk alanı zamanla genişledi. Arıburnu kesimindeki çatışmaların yoğunluğu ve kendi tümeninin bu kesimde üstlendiği ağırlık, onun cephe üzerindeki etkisini artırdı. 1 Haziran 1915'te albaylığa terfi etmesi, bu genişleyen sorumlulukların resmî bir karşılığıydı. Terfi, Arıburnu hattında geçen beş haftanın sonucuydu ve daha sonra Ağustos'ta Anafartalar kesiminde üstleneceği görevin zeminini hazırladı.

Arıburnu hattında zamanın kazanılması, savunmanın bütününe nefes aldırdı. Çıkarma günü sırtlarda sağlanan birkaç saatlik avantaj, ilerleyen günlerde siper hatlarının istikrar kazanmasına ve gerideki birliklerin düzenlenmesine olanak tanıdı. Bu süreçte karar alma hızı ve yerel taktik sezgi, büyük stratejik planlamanın sahaya yansımasında belirleyici bir ara halka işlevi gördü.

Seddülbahir çevresine 25 Nisan 1915'te ayak basan İtilaf birlikleri, yarımadanın güney ucunda dar bir kıyı şeridine tutunmayı başardı; ancak bu tutunma, hızlı bir ilerlemenin başlangıcına dönüşemedi. Çıkarmanın ardından geçen ilk haftalarda cephe hattı kıyıdan yalnızca birkaç kilometre içeriye uzanabildi. Yarımadanın güney kesiminde Kirte köyü ve Alçıtepe yükseltisi gibi hedefler, İtilaf komutanlığının ele geçirmek istediği kilit noktalar arasındaydı. Her iki hedef de kıyıdan görece kısa bir mesafedeydi, fakat arazi yapısı ve savunma düzeni bu kısa mesafeyi olağanüstü maliyetli bir yıpratma sahnesine çevirdi.

Seddülbahir hattındaki siper çizgileri, karşılıklı mevziler arasındaki mesafenin bazı noktalarda birkaç yüz metreye, hatta daha da azına düştüğü bir yapıda kuruldu. Bu yakınlık, her iki tarafın birbirini sürekli gözetim ve ateş altında tutması anlamına geliyordu. Tüfek ve makineli tüfek menzilinin siper mesafesini rahatlıkla kapsadığı bir ortamda, herhangi bir taarruz girişimi siperin üzerine çıkan askerleri anında yoğun ateşe maruz bırakıyordu. Saldıran taraf birkaç yüz metrelik bir alanı geçerek karşı sipere ulaşmaya çalışırken, savunan taraf düz bir ateş hattıyla bu geçişi engelleyebiliyordu. Sonuç olarak Nisan sonundan itibaren düzenlenen ardışık taarruzlar, birinci, ikinci ve üçüncü Kirte muharebeleri gibi safhalar halinde tekrarlandı; her birinde sınırlı arazi kazanımı yüksek kayıp sayılarıyla sonuçlandı.

Bu taarruz-savunma döngüsünün bir ucunda İtilaf birliklerinin kıyıdan içeriye doğru genişleme çabası, diğer ucunda Osmanlı kuvvetlerinin bu genişlemeyi durdurmak için düzenlediği karşı taarruzlar vardı. Osmanlı savunması, Alçıtepe'nin sağladığı gözlem avantajından yararlanarak topçu ateşini yönlendiriyordu. Yüksek zeminden bakıldığında kıyı şeridi ve İtilaf mevzileri büyük ölçüde görülebilir durumdaydı; bu görünürlük, savunma topçusunun isabetini artırıyordu. İtilaf tarafı ise denizden gelen donanma ateşiyle bu topçu üstünlüğünü dengelemeye çalıştı. Zırhlıların ağır topları kıyıya yakın Osmanlı mevzilerini dövebiliyordu, fakat donanma desteğinin etkinliği birkaç faktörle sınırlanıyordu. Gemilerden yapılan atışların kara hedeflerini isabetli biçimde vurması, gözlem ve irtibat koşullarına bağlıydı. Karadaki ilerleyen birliklerle denizden ateş açan gemiler arasındaki koordinasyon her zaman sağlıklı işlemiyordu; iletişim gecikmeleri ve hedef tespitindeki belirsizlikler, donanma ateşinin kara birliklerinin ihtiyaç duyduğu anda ve yerde yoğunlaşmasını güçleştiriyordu. Bu durum, planlamada varsayılan deniz ateş desteğinin sahada beklenen etkiyi tam olarak üretememesine yol açtı.

Seddülbahir'deki birliklerin karşı karşıya kaldığı bir başka sorun, rotasyon ve dinlenme imkânlarının son derece kısıtlı olmasıydı. Dar cephe hattı ve sınırlı geriye çekilme derinliği nedeniyle ön hatta görev yapan birlikler uzun süreler boyunca siperlerde kalmak zorundaydı. Sürekli alarm hali, düşman ateşine maruz kalma riski ve uyku yoksunluğu, birliklerin fiziksel dayanıklılığını olduğu kadar psikolojik direncini de aşındırıyordu. Taze birliklerle takviye yapılsa bile, gelen birliklerin aynı dar sahaya sıkışması ve benzer koşullarla karşılaşması yıpranma döngüsünü kırmaktan çok yeniden üretiyordu. Osmanlı tarafında da durum farklı sayılmazdı; savunma hatlarındaki askerler benzer biçimde uzun süreli siper nöbetleri, cephane ve iaşe sıkıntısı, sürekli taarruz beklentisinin yarattığı gerilimle baş ediyordu.

Her taarruz dalgası sınırlı bir ilerleme sağlıyor, bu ilerlemenin karşılığında ödenen insan kaybı bir sonraki taarruzun gücünü zayıflatıyordu. Savunma tarafı da karşı taarruzlarla kaybedilen mevzileri geri almaya çalışıyor, bu girişimler de kendi kayıp maliyetini üretiyordu. Sonuçta cephe hattı aylar boyunca birkaç kilometrelik bir şerit içinde ileri geri salındı ve her iki tarafın muharebe gücü sürekli eridi.

Gelibolu'da siper hatları karşılıklı oturduğunda gündüz saatleri belirli bir düzene kavuşmuştu: gözetleme, keskin nişancı ateşi, aralıklı topçu baskısı ve kısa süreli taarruz denemeleri birbirini izliyordu. Gece ise bir belirsizlik alanı açıyordu. Karanlık, siper çizgilerinin birbirine çok yakın olduğu kesimlerde hem savunan hem saldıran taraf için ciddi bir gerilim kaynağıydı. Düşman hattından gelen en ufak ses, bir keşif kolunun mu yoksa düzenli bir baskın birliğinin mi yaklaştığı sorusunu doğuruyordu. Bu koşullarda gece baskınları, kazanımları sınırlı olsa bile her iki cephede de moral ve uyanıklık üzerinde orantısız bir etki bırakıyordu.

Karanlıkta gerçekleştirilen sınırlı taarruzların asıl işlevi, düşmanın dinlenme ve rotasyon düzenini bozmaktı. Gece boyunca tetikte kalmak zorunda kalan birlikler, ertesi gündüz muharebelerine yorgun giriyordu. Küçük çaplı baskınlarla ele geçirilen bir siper parçası ya da tahrip edilen bir gözetleme noktası, haritada kayda değer bir ilerleme olarak görünmese de karşı tarafın güvenlik algısını aşındırıyordu. Savunma tarafı bu baskınlara karşı dinleme postalarını sıklaştırmak, aydınlatma fişekleri kullanmak ve siper önündeki engelleri güçlendirmek zorunda kalıyordu. Tüm bu önlemler, zaten kısıtlı olan insan gücünü ve malzemeyi ek görevlere ayırmayı gerektiriyordu.

Gecenin belirsizliği yalnızca karada etkili olmadı; denizde de benzer bir gerilim yaşanıyordu. İtilaf donanması Seddülbahir ve Arıburnu kıyılarına yakın sularda kara birliklerine ateş desteği sağlarken, Osmanlı torpido botları ve mayın gemileri karanlıktan yararlanarak bu gemilere ulaşmaya çalışıyordu. Gece koşulları, büyük zırhlıların ateş üstünlüğünü büyük ölçüde etkisiz kılıyordu. Görüş mesafesinin düşmesi, hedef tespitini zorlaştırıyor ve ağır topların hassas atışını neredeyse olanaksız hale getiriyordu. Küçük ve hızlı gemiler bu ortamda orantısız bir hareket serbestliği kazanıyordu.

Bu gerilimin en somut örneklerinden biri 12-13 Mayıs 1915 gecesi yaşandı. Osmanlı torpido muhribi Muavenet-i Milliye, Seddülbahir açıklarında demirli bulunan İngiliz zırhlısı HMS Goliath'a yaklaştı. Goliath, kıyıdaki İtilaf mevzilerine ateş desteği sağlayan gemiler arasındaydı ve o gece Morto Koyu civarında bulunuyordu. Muavenet-i Milliye karanlığın ve kıyı yakınlığının sağladığı örtüden yararlanarak torpido menzili içine girdi ve üç torpido ateşledi. Torpidolardan en az biri, muhtemelen ikisi hedefe isabet etti. Goliath kısa sürede alabora oldu ve battı. Gemide bulunan mürettebatın büyük bölümü hayatını kaybetti; kayıp sayısı altı yüzü aştığı tahmin edilmekle birlikte kesin rakamlar kaynaklara göre farklılık göstermektedir.

Goliath'ın batırılması, Gelibolu cephesindeki deniz-kara dengesini tek başına değiştiren bir olay olarak değerlendirilemez; ancak etkisi birden fazla düzlemde hissedildi. İtilaf donanma komutanlığı, büyük zırhlıların dar sularda ve kıyıya yakın bölgelerde gece demirleme uygulamasını ciddi biçimde sorguladı. Gemilerin kıyıdaki birliklere yakın ateş desteği sağlama kapasitesi, bu temkinli yaklaşım nedeniyle kısıtlandı. Kara birliklerinin bakış açısından ise durum farklı bir boyut taşıyordu: denizden gelen topçu desteğinin her an ve her koşulda güvenilir biçimde süreceği varsayımı sarsıldı. Kıyıdaki komutanlar, planlarını donanma desteğinin kesintiye uğrayabileceği ihtimaliyle yeniden değerlendirmek durumunda kaldı.

Osmanlı cephesinde ise Muavenet-i Milliye'nin eylemi, savunmanın yalnızca siperlere ve kıyı bataryalarına bağlı olmadığını, sınırlı deniz varlıklarının da koşulları iyi değerlendirildiğinde sonuç üretebildiğini gösterdi. Olayın kıyıdaki birlikler arasında yarattığı moral yükselişi, aylardır ağır koşullarda siperlerde tutunan askerlerin direncini besleyen somut bir başarı hikâyesi sunuyordu. Bununla birlikte, bu tür eylemlerin sık tekrarlanması mümkün olmadı; Osmanlı donanmasının torpido botları sınırlı sayıdaydı ve her çıkış yüksek risk taşıyordu.

Gece baskınları ve sınırlı deniz taarruzları, Gelibolu'daki savaşın büyük taarruzlarla anılan görüntüsünün altında sürekli işleyen bir yıpratma katmanıydı. Bu eylemler tek tek bakıldığında cephe hattını kalıcı biçimde kaydırmadı, fakat her iki tarafın kaynak tahsisini, uyanıklık düzeyini ve risk hesaplamalarını sürekli olarak yeniden şekillendirdi.

Temmuz 1915'in sonuna gelindiğinde Gelibolu'daki durum her iki taraf için de bir çıkmaza dönüşmüştü. Seddülbahir'de İtilaf birlikleri Alçıtepe'yi ele geçirememiş, Arıburnu'nda Anzak kolordusu kıyıdan ancak birkaç kilometre içeride dar bir alana sıkışmış haldeydi. Osmanlı savunması ise aylardır süren yıpratma muharebelerinde ciddi kayıplar vermiş olmakla birlikte siper hatlarını koruyor ve İtilaf kuvvetlerinin yarımadanın belkemiğini oluşturan sırtlara ulaşmasını engelliyordu. Cephedeki bu denge, İtilaf komutanlığını çatışmanın seyrini değiştirecek yeni ve kapsamlı bir hamle arayışına itti. Ağustos başında planlanan taarruz, Gelibolu'da dört aydır süregelen siper kilitlenmesini kırmak amacıyla tasarlanmış en büyük ölçekli girişimdi.

Planın genel çerçevesi birden fazla eksen üzerine kurulmuştu. Arıburnu'ndaki Anzak kuvvetleri, mevcut hattan kuzeye doğru genişleyerek Conkbayırı ve Kocaçimentepe gibi hâkim yükseltilere tırmanacaktı. Bu sırtların ele geçirilmesi, yarımadanın iç kesimlerini kontrol altına almak ve Osmanlı savunma hattının bütünlüğünü parçalamak açısından kritik bir hedef olarak görülüyordu. Aynı zamanda Arıburnu'nun kuzeyinde, Suvla Körfezi çevresine taze birlikler çıkarılacak ve bu çıkarma gücü hem Anzak kolordusunun kuzey kanadını destekleyecek hem de iç bölgelere doğru genişleyerek savunmanın arkasına sarkacaktı. Plan, Seddülbahir'de de tutma taarruzları öngörüyordu; bu taarruzların amacı Osmanlı yedeklerini güneyde bağlı tutmak ve kuzeydeki asıl darbe için savunma kuvvetlerinin bölünmesini sağlamaktı. Birden fazla noktaya eş zamanlı baskı uygulanması, savunmanın yedeklerini hangi yöne kaydıracağı konusunda belirsizlik yaratmayı hedefliyordu.

6 Ağustos 1915'te hareket başladı. Anzak birlikleri gece karanlığında kuzey yönüne doğru ilerleyerek Conkbayırı'na çıkan derin ve sarp yamaçlara tırmanmaya girişti. Gece yürüyüşü zorlu arazide yön bulmayı, birliklerin birbirine karışmamasını ve sessizliği gerektiriyordu. Arazinin dik eğimleri, yoğun çalılıklar ve yarıklar ilerleyişi yavaşlattı. Bazı birlikler planlanan zamanda hedeflerine ulaşamadı; kollar birbirinden koptu ve koordinasyon aksamaları başladı. Buna rağmen ilerleyen unsurlar 7 Ağustos sabahına doğru Conkbayırı'nın bazı kesimlerine yaklaştı ve kısa süreli tutunma noktaları oluşturdu. Ancak bu tutunma noktalarının genişletilmesi ve kalıcı hale getirilmesi, gerideki birliklerin zamanında yetişmesine ve yeterli takviyenin sağlanmasına bağlıydı. Her iki koşul da tam olarak sağlanamadı.

Suvla Körfezi'ne yapılan çıkarmada ise yaklaşık 25.000 asker kıyıya çıkarıldı; bu rakam farklı değerlendirmelerde bir miktar değişiklik göstermekle birlikte genel kabul bu düzey civarındadır. Çıkarma gücünün büyük bölümü savaş deneyimi sınırlı olan birliklerden oluşuyordu. Kıyıya ayak basma aşaması nispeten az direnişle karşılaştı, çünkü Suvla çevresindeki Osmanlı savunma kuvvetleri bu noktada oldukça inceydi. İlk saatlerdeki bu görece düşük direnç, hızlı bir ilerleme fırsatı sunuyordu; körfezin gerisindeki düzlükler aşılıp iç kesimlerdeki hâkim sırtlara ulaşılabilirse, Anzak birliklerinin Conkbayırı yönündeki harekâtıyla birleşme olanağı doğacaktı.

Ancak kıyıya çıkışın ardından ilerleme beklenmedik biçimde yavaşladı. Bu yavaşlamanın birden fazla nedeni vardı ve bunların her biri birbirini besledi. Öncelikle su sorunu çıkarmanın ilk saatlerinden itibaren kendini hissettirdi. Suvla çevresindeki arazi kurak, su kaynakları son derece sınırlıydı. Yaz sıcağında binlerce askerin su ihtiyacı kıyıdan taşınan miktarlarla karşılanmak zorundaydı ve bu taşıma kapasitesi yetersiz kaldı. Susuzluk, birliklerin hareket kabiliyetini ve taarruz azmini doğrudan etkiledi. İkmal hatlarının düzenlenmesi, cephane ve erzağın kıyıdan içeriye taşınması da dar sahil şeridinde sıkışan lojistik düzeni zorladı. Gemilerden karaya malzeme aktarımı yeterince hızlı yapılamıyordu ve sahilde biriken yığılma, düzenli dağıtımı güçleştiriyordu.

Komuta kademesindeki tereddütler bu lojistik sıkıntıların etkisini daha da ağırlaştırdı. Suvla'ya çıkan birliklerin komutanlığında, kıyı başının genişletilmesi ile içerideki hedeflere doğru hızlı ilerleme arasında bir öncelik belirsizliği yaşandı. Kıyıdaki mevzilerin güvenliğini sağlama kaygısı, ileri hareketi geciktirdi. Bu gecikme saatlerle ölçülebilecek bir süre içinde stratejik sonuçlar doğurdu, çünkü Osmanlı tarafı bu süreyi boş bırakmadı. Savunma komutanlığı, Suvla yönündeki tehdidin ciddiyetini kavradıkça yedek kuvvetleri kuzeye kaydırmaya başladı. İç kesimlerdeki sırtlara gönderilen takviye birlikleri, henüz zayıf olan savunma hattını güçlendirdi ve İtilaf birliklerinin ilerleyebileceği pencereyi daralttı.

Conkbayırı çevresinde de benzer bir zamanlama sorunu yaşandı. 7 ve 8 Ağustos günlerinde sırtın bazı kesimlerinde tutunmayı başaran Anzak birlikleri, Osmanlı karşı taarruzlarıyla karşılaştı. Bu karşı taarruzlarda savunma tarafı, sırtların yükseklik avantajını ve araziye olan aşinalığını kullandı. Saldıran birliklerin gece yürüyüşü sırasında biriken yorgunluk ve dağınıklık, karşı baskı altında toparlanmayı zorlaştırdı. Conkbayırı'ndaki mücadele birkaç gün boyunca ileri-geri el değiştirmelerle sürdü; ancak Osmanlı kuvvetlerinin düzenlediği kararlı karşı taarruzlar sonunda sırtın kontrolü savunma tarafında kaldı. Kocaçimentepe'ye ulaşma hedefi ise fiilen gerçekleşemedi.

Ağustos ortasına gelindiğinde taarruzun üç ekseninde de beklenen kırılma sağlanamamıştı. Suvla çıkarması, kıyıdan birkaç kilometre içeriye nüfuz edebilmiş ancak hâkim yükseltileri ele geçirememiş durumdaydı. Arıburnu'ndan kuzeye doğru yürütülen tırmanma, Conkbayırı'nı kalıcı olarak tutamamıştı. Seddülbahir'deki tutma taarruzları ise yıpratma döngüsünün ötesine geçemedi. Ağustos'un ikinci yarısında İtilaf komutanlığı bir kez daha girişimde bulundu. 21 Ağustos 1915'te İsmailoğlu Tepesi ve Yusufçuk Tepesi'ne yönelik genel bir taarruz düzenlendi; aynı gün Anzak birlikleri ve İngiliz tümenleri Bomba Tepe'ye saldırdı. İsmailoğlu ve Yusufçuk Tepeleri'ne yönelik taarruz aynı gün kesin bir başarısızlıkla sonuçlandı. Bomba Tepe çevresindeki çatışmalar Ağustos'un son günlerine kadar devam etti, ancak burada da kalıcı bir kazanım elde edilemedi.

Ağustos taarruzlarının sonuçsuz kalmasını tek bir nedene bağlamak yanıltıcı olur. Komuta kademesindeki tereddütler, lojistik yetersizlikler, arazinin dayattığı kısıtlamalar, su sorunu, deneyimsiz birliklerin koordinasyon güçlükleri ve Osmanlı savunmasının zamanında aldığı karşı tedbirler birbirinin etkisini çoğaltarak sonucu şekillendirdi. Suvla'daki ilk saatlerin görece düşük dirençle geçmesi bir fırsat penceresi açmıştı; ancak bu pencereyi değerlendirmek, sahada sanıldığından çok daha fazla hıza, su ikmaline, koordinasyona ve kararlı bir ileri harekete bağlıydı. Bu koşulların tamamının aynı anda sağlanamaması, taarruzun stratejik hedeflerinden uzaklaşmasına yol açtı. Gelibolu'daki savaş, Ağustos'tan sonra yeniden bir siper yıpratmasına döndü ve İtilaf kuvvetlerinin yarımadada kesin sonuç alma umutları belirgin biçimde solmaya başladı.

1915 Sonbaharı

Ağustos taarruzlarının yarımadanın kaderini değiştirememesi, Gelibolu'daki savaşı yeni bir evreye taşıdı. Suvla ve Anafartalar'da hâkim sırtları ele geçirme girişiminin başarısızlığı, İtilaf komutanlığının elindeki son büyük kozun tükendiğini gösteriyordu. Eylül 1915'e girildiğinde cephe hatları Nisan ayından bu yana tanıdık bir görüntüye geri dönmüştü: dar şeritlerde karşılıklı siper çizgileri, arada birkaç yüz metrelik ölüm kuşakları ve hiçbir tarafın belirleyici bir ilerleme kaydedemediği bir denge. Ancak bu denge, her iki tarafı da eşit biçimde yıpratmıyordu. İtilaf kuvvetleri açısından yarımadada tutunmanın maliyeti her geçen hafta artıyordu ve bu artış, çekilme seçeneğini giderek daha somut bir gündem maddesi haline getirdi.

Yıpranmanın en görünür boyutu insan kaybıydı. Ağustos taarruzları sırasında her iki tarafta da on binlerce asker savaş dışı kalmıştı. Taarruzların ardından kayıp oranları düştü, çünkü büyük ölçekli saldırılar artık planlanmıyordu; ancak günlük kayıplar sıfıra inmedi. Keskin nişancı ateşi, aralıklı topçu baskısı, mayın ve el bombası düelleri siper hayatının olağan parçalarıydı ve her gün bir avuç askerin daha yaralanmasına ya da hayatını kaybetmesine yol açıyordu. Bu sürekli ve düşük yoğunluklu kan kaybı, birliklerin muharebe gücünü azar azar aşındırdı. Takviye birliklerin gelmesi bu aşınmayı telafi etmeye yetmiyordu, çünkü yeni gelen askerler siper koşullarına uyum sağlamadan hastalık veya yorgunluk nedeniyle hızla savaş dışı kalabiliyordu.

Hastalıklar, sonbaharla birlikte cephedeki en ağır yük haline geldi. Yaz boyunca dizanteri ve ishal vakaları zaten birlikleri ciddi biçimde zayıflatmıştı; Eylül ve Ekim aylarında bu hastalıklara soğuk algınlığı, solunum yolu enfeksiyonları ve ateşli hastalıklar eklendi. Siperlerdeki hijyen koşulları hastalıkların yayılmasını kolaylaştırıyordu. Temiz su sıkıntısı devam ediyordu, atık yönetimi ilkel kalmaya mahkumdu ve yaşam alanlarının düşman hattına yakınlığı herhangi bir iyileştirme çabasını zorlaştırıyordu. Hasta askerler cephe gerisine veya kıyıdaki toplama noktalarına tahliye edilse bile yerlerine yeterli sayıda sağlıklı asker getirmek güçleşmişti. Bazı birliklerde savaşabilir mevcudun nominal kadronun yarısının bile altına düştüğü dönemler yaşandığı bildirilmektedir.

Mevsimin ilerlemesi koşulları daha da ağırlaştırdı. Ekim ortasından itibaren sıcaklıklar düşmeye başladı, yağmurlar sıklaştı. Siperlerde biriken yağmur suyu çamurlu bir ortam oluşturuyordu. Bu çamur, askerlerin hareket kabiliyetini kısıtladığı gibi silahların bakımını ve mühimmatın korunmasını da zorlaştırıyordu. Kasım ayına yaklaşıldığında gece sıcaklıklarının sıfıra yaklaştığı günler çoğaldı ve donma tehlikesi siperlerdeki askerlerin gündelik hayatını doğrudan etkilemeye başladı. Kış teçhizatının yeterli miktarda ulaştırılıp ulaştırılamadığı tartışmalıdır; ancak elde edilen kayıtlar, özellikle İtilaf birliklerinde soğuğa bağlı rahatsızlıkların Kasım ayında belirgin biçimde arttığını göstermektedir.

Tüm bu koşullar, taarruz kapasitesini fiilen ortadan kaldırdı. İtilaf komutanlığı Eylül ve Ekim boyunca sınırlı yerel saldırılar düzenledi, fakat bunların hiçbiri cephe hattında anlamlı bir değişiklik yaratamadı. Osmanlı tarafı da büyük bir karşı taarruz için yeterli güce sahip görünmüyordu, ancak savunma hattını koruma kapasitesini sürdürüyordu. Bu karşılıklı tükenme, savaşın gidişatını sahadaki komutanlar kadar Londra'daki siyasî ve askerî karar alıcıları da yeniden değerlendirmeye itti. Yarımadada elde tutulan dar alanın sürdürülmesinin günlük maliyeti, bu alanın askerî değeriyle giderek orantısızlaşıyordu. Takviye birlik gönderme seçeneği, Batı Cephesi'nin ve diğer savaş alanlarının talepleriyle rekabet içindeydi ve Gelibolu'ya ek kuvvet ayırmanın genel savaş stratejisine katkısı sorgulanmaya başladı.

Komuta kademesindeki raporlar, sonbahar boyunca giderek daha karamsar bir tablo çizdi. Birliklerin fiziksel ve moral durumuna ilişkin değerlendirmeler, mevcut kuvvetlerle belirleyici bir sonuca ulaşmanın olanaklı görünmediğini ve kış koşullarının kayıpları daha da artıracağını vurguluyordu. Çekilme fikri, daha önce prestij kaybı ve siyasî maliyetler nedeniyle ciddi biçimde tartışılmamıştı; ancak sahadaki koşulların ağırlığı bu tereddütü aşındırmaya başladı. Kasım 1915'e gelindiğinde, yarımadadan çekilmenin nasıl ve ne zaman gerçekleştirileceği artık bir ihtimal olmaktan çıkmış, bir planlama meselesi haline gelmişti.

Fırtına ve Sessiz Gidiş

Ağustos taarruzlarının başarısızlığı ve sonbahar boyunca derinleşen yıpranma, İtilaf komutanlığını Gelibolu'dan çekilme olasılığıyla yüzleştirdi. Ekim ortasında Bulgaristan'ın İttifak Devletleri safında savaşa girmesi ve Sırbistan'a yönelik saldırının başlaması, Balkan cephesinde yeni bir kriz yarattı. Gelibolu'daki birliklerin bir kısmının Selanik yönüne kaydırılması gündeme geldiğinde, yarımadadaki kuvvetlerin halihazırda taarruz kapasitesini yitirmiş olması çekilme tartışmasını hızlandırdı. General Ian Hamilton'un görevden alınıp yerine General Charles Monro'nun atanması bu sürecin somut bir işaretiydi. Monro, yarımadaya ulaştıktan kısa süre sonra üç köprübaşını da -Arıburnu, Suvla ve Seddülbahir- inceleyerek tahliye önerisini Londra'ya iletti. 23 Kasım 1915'te İngiliz Savaş Konseyi çekilme kararını resmen onayladı. Bu karar, sekiz aydır süren kara muharebelerinin askerî açıdan sonuçsuz kaldığının üst düzey bir kabulüydü.

Kararın hemen ardından yarımadayı vuran ağır hava koşulları, tahliye planlamasını ciddi biçimde zorlaştırdı. 25 Kasım'dan itibaren bölgeye şiddetli bir fırtına ve ardından keskin bir soğuk dalgası çöktü. 26 ve 27 Kasım günleri özellikle yıkıcı oldu. Suvla ve Arıburnu bölgelerindeki alçak kesimlerde siperleri sel suları bastı; bazı mevzilerde su seviyesi askerlerden göğüs hizasına yükseldi. Fırtınanın geçmesinin ardından sıcaklık hızla düştü ve dondurucu bir soğuk başladı. Islanan üniformalar ve çamura gömülen çizmeler donma tehlikesini artırdı. Bu birkaç günlük süre zarfında donma vakalarının ve soğuğa bağlı kayıpların belirgin biçimde yükseldiği bilinmektedir; kesin rakamlar tartışmalı olmakla birlikte yüzlerce askerin savaşamaz hale geldiği çeşitli kaynaklarda tutarlı biçimde aktarılır. Fırtına aynı zamanda kıyıdaki iskelelerle gemiler arasındaki bağlantıyı kopardı, birkaç küçük çaplı yük iskelesi hasar gördü ve ikmal hattı geçici olarak kesintiye uğradı. Henüz tahliye başlamadan yaşanan bu doğal felaket, çekilmenin ne kadar dar bir zaman penceresinde ve ne denli kırılgan koşullarda gerçekleşeceğinin habercisi oldu.

Hava koşulları bir ölçüde durulduktan sonra tahliye planı aşamalı biçimde uygulamaya konuldu. Operasyonun en kritik boyutu gizlilikti. Osmanlı hatları yer yer birkaç yüz metre ötedeydi ve herhangi bir çekilme işaretinin fark edilmesi, geri çekilen birliklerin ağır kayıp vermesine yol açabilirdi. Bu nedenle tahliye geceleri gerçekleştirildi. Gün içinde siperlerde normal faaliyet görüntüsü sürdürülüyor; ateş düzeni, gözetleme rutini ve gündüz hareketliliği olağan seyrine bırakılıyordu. Gece karanlığında ise birlikler küçük gruplar halinde sessizce kıyıya iniyor, orada bekleyen kayıklara ve motorlara binerek açıktaki gemilere taşınıyordu. Siperlerde geride bırakılan az sayıda asker, düşman hattına yönelik aralıklı ateşi sürdürerek mevzilerin hâlâ dolu olduğu izlenimini korumakla görevliydi. Bazı siperlerde tüfeklere bağlanan teneke kutuları ve su düzenekleriyle otomatik ateş mekanizmaları kurulduğu bilinmektedir; bu düzenekler, su ağırlığının tetiği çekmesi ilkesiyle çalışarak belirli aralıklarla ateş açıyor ve siperlerin boşaldığının anlaşılmasını geciktiriyordu.

Arıburnu ve Suvla bölgelerinin tahliyesi Aralık 1915'in ikinci yarısında tamamlandı. 19-20 Aralık gecesi son birlikler bu iki köprübaşından çekildi. Tahliyenin bu safhasında Osmanlı tarafının geri çekilmeyi ancak siperler tamamen boşaldıktan sonra fark ettiği değerlendirilmektedir; bu durum, operasyonun gizlilik disiplininin ne denli sıkı tutulduğunu göstermektedir. Seddülbahir köprübaşı ise daha uzun süre tutuldu. Güney ucundaki kuvvetlerin tahliyesi Ocak 1916'nın ilk haftasına sarktı. 8-9 Ocak 1916 gecesi Seddülbahir'deki son İtilaf birlikleri de kıyıdan ayrıldı ve 9 Ocak 1916 itibarıyla Gelibolu yarımadasında İtilaf kuvvetlerinden kimse kalmadı. Böylece 25 Nisan 1915'te başlayan kara muharebesi, yaklaşık sekiz buçuk ay sonra sona erdi.

Harbin Bazı Sonuçları

Muharebelerin sonuçları cephe hattının ötesindedir. Boğazın geçilememesi, Rusya'ya güney deniz yoluyla ikmal imkânını savaş boyunca kapattı. Osmanlı Devleti'nin savaş dışı kalması ve parçalanması birkaç yıl daha ertelendi; bu ertelemenin savaşın genel gidişatını ne ölçüde değiştirdiği tartışmalı olmakla birlikte, İtilaf stratejisinin önemli bir kolu kırılmış oldu. Osmanlı toplumu açısından Çanakkale, ağır kayıplara rağmen başarılı bir savunmanın simgesi haline geldi. Bu deneyim, savaş sonrasında Anadolu'da başlayan Millî Mücadele'ye motivasyon ve özgüven taşıyan bir hafıza kaynağı oluşturdu. Mustafa Kemal'in Arıburnu'ndan Anafartalar'a uzanan komuta sorumluluğu, ileriki yıllarda siyasî liderliğinin meşruiyet zeminlerinden biridir. Avustralya ve Yeni Zelanda için ise Gelibolu, ulusal kimliğin kurucu anlatılarından biri olarak toplumsal hafızaya yerleştirmiştir.

Ve Çanakkale Şehidleri

Unutmamak gerekir ki, savaşın en ağır yüzü, top seslerinin dindiği anda ortaya çıkar.

Gelibolu yarımadasında can veren insanların sayısını kesin bir rakamla ifade etmek güçtür. Kayıtlar arasında farklılıklar bulunur; defterlere geçirilememiş nice isim, toprağın bağrında kimliksiz kalmıştır. Osmanlı tarafında yüz binlerce evlâdın ya şehâdete eriştiği ya yaralandığı ya da hastalık ve mahrumiyet sebebiyle kaybedildiği rivâyet olunur. Karşı tarafın zâyiatı da bundan az sayılmaz; İngiliz, Fransız, Avustralya ve Yeni Zelanda kuvvetlerinden on binlercesi o kıyılarda ve sırtlarda hayatını bıraktı. Kesin rakamlar üzerinde tarih ehli hâlâ ihtilâf içindedir; lâkin herkesin üzerinde mutabık kaldığı kaybın muazzam büyüklükte olduğudur.

Biz böyle yerlerde can verenlerimize şehid deriz. Şehâdet, İslâm irfânında ölümün en yüce mertebelerinden biri olarak anılır. Canını Hakk yolunda, vatanı ve namusunu muhâfaza uğrunda fedâ eden kul, rivâyetlerin ve ilmin işaret ettiği üzere, Rabb'inin katında diri kabul edilir. Bu dirilik, bedenin diriliği olmaktan ziyade ruhun kurbiyetiyle ilgili bir makamdır. Şehid, dünya hayatının bütün ağırlıklarından sıyrılmış, nefsinin isteklerinden arınmış, yalnız Rabb'inin rızâsına yönelmiş bir hâlde son nefesini vermiştir. Bu yüzden şehâdeti anmak, bir methiye de değildir. Onu anmak, o makamın ağırlığını yüreğe almak, o ağırlığın altında eğilip kendi acziyetimizi itiraf etmek demektir.

Çanakkale şehidlerinin büyük kısmı, dünyevî şöhretten, isimlerinin kayda geçmesinden ve gelecek nesillerin takdirinden bîhaber olarak toprağa düştüler. Onların çoğu isimsiz kaldı; defterler yanmış, kayıtlar eksik tutulmuş, savaşın kargaşası içinde nice beden kimliksiz gömülmüştür. Bu isimsizlik, zahirde bir kayıp gibi görünür; lâkin irfân ehli nazarında, kulun amelinin Hakk katında bilinmesi kâfîdir. İhlâs, amelin insanlar tarafından bilinmesine ihtiyaç duymaz. Hâlis niyet, yalnız bir Şâhid'e yöneliktir ve O Şâhid, gizlinin gizlisini, kalbin en derîn köşesindeki niyeti bilir. Çanakkale'de isimsiz kalan şehidler, belki de ihlâsın en arı hâlini yaşamışlardır: ne bir mükâfat beklentisi, ne bir şöhret arzusu, ne de gelecekte anılma hesabı. Sadece, önlerindeki vazifeyi yapmak, emaneti taşımak ve kaderin hükmüne teslim olmak. Bu teslimiyet, ubudiyetin zirvesidir. Kul, kendinden geçtiğinde, kendi varlığını hesaba katmadığında, yalnız Mevlâ'sının murâdına râm olduğunda, kulluk makamının en berrak noktasına ulaşır. Siperde can veren nice genç neferin o son anlarında kalbinden ne geçtiğini bilmek elbette bizim haddimize düşmez; lâkin onların teslimiyetinin meyvelerini, onların fedâkârlığının bıraktığı emaneti taşımak bizim üzerimize düşen bir borçtur.