Hemen baştan belirtelim; bu metin, farkındalığı öğretmek, tanımlamak, yöntemlendirmek ya da başka bir ad altında yeniden sunmak için değil; aksine farkındalık adıyla dolaşıma sokulmuş, masum, yumuşak, zararsız ve neredeyse dokunulmaz kılınmış bir zihinsel hâlin, insanı uyandırmak yerine nasıl daha derin, daha düzenli, daha konforlu ve bu nedenle daha tehlikeli bir uykuya yatırabildiğine basitçe işaret etmeye odaklıdır.
Bu yazıda farkındalık öğretileri yoluyla maalesef uyandırma yolu adı altında daha farklı rüyalara dalmaya dönük çalışmaları eleştiriye alıyoruz.
Maalesef günümüz insanının uykusu, geçmiş çağların uykusu gibi kaba, gürültülü, hoyrat ve kolay fark edilir değildir; aksine sakin, ölçülü, regüle edilmiş, duyguları tanımlanmış, tepkileri yumuşatılmış, kaygıları yönetilebilir hâle getirilmiş bir uyku söz konusudur ki tam da bu yüzden bu uyku, kendisini uyanıklık içinde zannedenin uykusu olarak daha zor bir hal arzeder. Günümüz insanı artık ne yaşadığını, hangi duygunun hangi isimle anıldığını, hangi düşüncenin hangi kategoriye ait olduğunu bilse de bütün bu bilme hâlinin ortasında, neden yaşadığını, neye çağrıldığını ve hangi yükün kendisine ait olduğunu hatırlamaz durumdadır.
Günümüzde yayılmaya başlayan farkındalık öğretileri de bu doğrultuda yaşamamıza bir uyandırma süreci iddiasıyla dahil olmuş, sırıtan ve asıl ihtiyacı örten anlayışlarla tıkabasa dolu haldedir. Bu nedenle eleştirilmesi gerekmektedir.
Modern farkındalık öğretisi, insana dönüp kendine bakmasını telkin eden; düşüncelerini fark etmesini, duygularını gözlemlemesini, bedenindeki duyumları izlemesini isteyen ve ama bütün bu çağrıların altında insanı kendi dairesine hapsedip salt içerikle meşgul edebilen bir öğretidir.
Bu hususları açalım.
Öncelikle şu noktadan başlayalım.
Zihnin iç dünyası, bu öğretilerle birlikte bir seyir alanına dönüştürülmektedir ve bu suretle bir seyreden benlik ve bir de seyredilen içerik teis edilmektedir.
Bu ayrım itibariyle bilinç baştan ikiye bölünüktür. Bu bölünmede seyreden güçlü bir benlik duyumu oluşur. Kendisine bizatihi müdahele edilmemiş, ve seyreden olarak güçlü kalmış bir benlik. Ve esasen izafi surette seyredilen bir içerik vardır; ancak bu içerik içsel değildir; dış esaslıdır. Son olarak bu bölünmede farkındalık sağlayan içerik arttıkça da farkeden birey yerini sağlamlaştırılır içinde her ne var ise onlara dokunulmadan.
Bu haliyle konuyu iki açıdan ele alalım: Seyreden benlik ve seyredilen dış esaslı içerik
Öncelikle dış esaslı içerik konusunu ele alalım.
Dış esaslı içerik ile ne kastediyoruz?
Dış esaslı içerik, idrakın iç ve dış ayrımının altında olmasına bağlı olan, ve dış’a nisbetle iç’selliğin oluştuğu bilinç durumunda, bilincin içten veya dıştan elde ettiği şey’dir.
Bu bakımdan “dış esaslı içerik”, esasen dış anlayışına bağlı içsellik idrakının kaydı altında olma durumudur.
Burada içerik içerden de gelse, mesela içsel bir duygu da olsa, veya dışarıdan da gelse, mesela dışsal bir algı da olsa, dış esaslı içeriktir. Çünkü içerik olarak alınan şey, dış ve dış’a nisbi iç idrakına tâbidir.
Diğer yandan içerik kavramı, bir şekilde içte oluş tasavvuruna tâbi olmak zorundadır; bu bakımdan dış esaslı idrakın kaydı altında içte oluş tasavvuru da, bir diğer manada dış esaslı içerikleri kategorik olarak sınırlandırır. Ancak bu husus bu yazının doğrudan konusu değildir.
Dış esaslı içerik meselesi iyi anlaşılırsa, idrakın zorunlu şekilde iç dış ayrımına tâbi olduğu bu koşulun altında, seyreden benlik hususunun özne-nesne meselesinin ötesinde bir çözümlemelesini yapmak da imkan dahiline girer.
Çünkü dış esaslı içerik, öznenin karşısına konabilecek bir nesne düşüncesinin eksiğini gösterir; benzer şekilde dış esaslı içeriği seyreden özne’nin de kendi içinde eksik olduğunu gösterir; yani nesne, esasen dış esaslı içerik olarak ifade ettiğimiz şeydir; ancak dış esaslı içeriklerin hiçbiri aslında nesne kavramını tesis edemez; çünkü nesne kavramının tesis edilebilmesi için dış’a tabi olmadan içte oluş gösteren bir varlığın vücud bulması ve onun idrak edilmesi gerekir. Böyle bir varlık ve bunun idrakı hâlinde, nesne kavramı tesis edilebilir. Ancak bu da iç ve dış ayrımının bir başlangıç olarak kategorize edilmesini reddeder. Yani iç ve dış ayrımını başlangıç olarak almak, nesne kavramının tesisini eksik bırakır. Bu anlamda nesne kavramı yerine, dış esaslı içerik ifadesini kullanmak, bu hususu daha açık şekilde gösterir.
Bu anlamıyla dış esaslı içerik, iç ve dış ayrımına tâbi olan eksik nesnedir; yani esasen nesne değildir.
Dış esaslı içerik seyri de, bu bakımdan eksik seyirdir.
Modern farkındalık öğretileri, bu anlamda eksik seyri değil gidermek, eksik seyir esasında seyreden benlik merkezini pekiştiren tuhaf bir yol çizmektedir. Bu yazıda ele aldığımız husus da budur.
Bu haliyle seyreden benlik, dış esaslı içerik seyrin’de, eksik seyrin merkezi olarak inşa edilmektedir. Oysa eksik seyir, esasen bir seyir değildir; eksik seyir içindeki seyreden benlik de, esasen kendini farkedebilme imkanına sahip değildir.
İşin bütün esası bundan ibarettir.
Aşağıda bu esasa daha fazla doğrudan girmeden, bu esasın ışığı altında, farkındalık öğretilerinin aslında hissen yarattıkları durumları betimleyerek, seyreden benlikte nasıl bir farkındalıksız merkezi benlik tesisine gidildiğini umumi surette ele alıyoruz.
Önceliklle bilinmelidir ki bu yeni farkındalık biçimi, insanı özellikle rahatsız etmemek üzere kurulmuştur. Rahatsızlık bu sistemde bir arıza olarak değerlendirilir ve insanı bulunduğu yerde kalmaya ikna eder.
Bu ikna çoğun şefkatli bir dille yapılır. “Kendinle savaşma” denir insana; fakat burada savaş denilen şey aslında yüzleşmedir. Farkeden bireyin içine bakıştır.
Ama bu yüzleşme askıya alındığınırda insan sakinleştirilse de hiçbir zaman aşağıya, köke doğru inemez hâle gelme bedelinde bunu yapar. Bu nedenle modern farkındalık öğretileri aslında daha çok derinleşmenin önüne geçen yatay bir bilinç biçimini yaygınlaştırmaktadır.
Mesela bugün “iyi” olarak nitelenen bilinç, tam da bu nedenle yataydır: Çok şey bilir, çok şeyi tolere eder, çok şeye anlayış gösterir; fakat hiçbir şey için ayağa kalkmaz. Farkındalık adı altında kurulan bir uyku içinde eski uykularında gördüğünden daha derin bir rüyaya dalar. Çünkü bu uykuda birey kendisini uyanık sanır, farketme bilinci içinde düşünür. Kendini uyanıklık sanan bu hâl de pek sorgulanmaz; çoğunda giderek kutsallaşır ve dokunulmaz olur.
Modern farkındalık öğretisinin zemini şudur: İnsan, kendini izleyerek kurtulabilir. Bu noktayı ele alalım.
Evvela insan kendini izleyerek değil, kendini kaybederek yerini bulur; bilhassa dış esaslı içeriğin dışına çıkmak suretiyle. Bu anlamıyla kayıp, eldeki gerçek ve nesne olarak alınanın ve onu idrak edenin zemin itibariyle kayıpta oluşuna geçiş demektir. Kayıpta olduğu halde kendini izleyen hâl hâlâ kendinden menkul şekilde kendindedir; kendinde olan ise ya kendine açıktır yahut kendine kapalı. Kendine açık hâl, kendinin içine nüfuza da açıktır; kendine kapalı hâl ise kendini dokunulmaz kendiyle alakalı olanı ise kuşatma güdüsü altında bir ayrımdadır. Hakikat bu anlamda kendinde olana gelmez; fakat kendine nüfuz esasında kendinden dahi düşene gelir. Bu düşüş, kayıpta oluşun idrakıyla başlar.
Dünyaya doğum sonrasındaki düşüşün aksi olarak, aşma suretinde.
Yani aşma da bir düşüştür.
Modern farkındalık öğretilerinde çoğunlukla bu anlamda düşüşe izin verilmez. Zira bu anlamda düşüş, öncelikle seyrin iptal edilmesiyle başlar. Yani farkındalığın yok edilmesiyle.
Yok edilen farkındalık, esasen farkındalık değildir.
İşin aslı modern öğretilerde biçimlendirildiği haliyle kendini izleyerek dokunulmaz olan ve kurtarılan insanın bilişsel yapısında yer alan zihindir. Başarılan şey, zihnin kendine bakmasıdır. Bu nedenle farkındalığın yok edilmesi zorlaşır.
Zihnin kendine bakması, modern farkındalık öğretisinin en masum, en akıllı ve bu nedenle en yıkıcı hamlesidir aslında; çünkü burada insan, kendisini ilk kez gördüğünü zannederken aslında yalnızca kendisine ait bir yansımanın karşısında durmakta, bu yansımayı hakikat sanmakta ve hakikati tam da bu sanı sayesinde bir kez daha ıskalamaktadır.
Zihin, kendine baktığı anda çözülmez; kendini ikiye katlar böyle ifade edelim; bu suretle zihin, izleyen ile izlenen arasında kurduğu mesafe sayesinde nefes alır ve bu mesafeyi özgürlük diye adlandırır, bu nedenle.
Mesela “düşüncelerini izle” denildiğinde, insana farkında olmadan şu kabul ettirilir: Düşünce vardır, onu izleyen bir yer vardır ve bu yer güvenlidir.
Oysa bu güvenli yer kapalı yapının sürdürülmesini sağlayan bir sığınaktır.
Düşünce susarsa burası konuşur; duygu çözülürse burası ayakta kalır; kimlik çatladığında burası toparlanır. Modern farkındalık, düşünceyi ve duyguyu geriye çekerek bu yeri güçlendirir; böylece insan, kendini kaybettiğini sanırken dahi aslında kendini daha merkezî bir konuma taşır.
Tam bu nedenle meta-bilinç diye yüceltilen şey, bilincin aşılması değil, bilincin kendi üstüne kapanmasıdır. Zihin artık yalnızca içerik üretmez; içerik üretimini izler, izlediğini etiketler, etiketlediğini yargısızlıkla parlatır ve bütün bu süreci “farkındalık” adı altında kutsar. Sürecin detaylarına girmiyoruz.
Modern farkındalık, işte bu izleyici konumunu sorgulamak istememektedir; aksine onu yüceltimekte, izleyiciyi, tarafsız gibi sunmakta; ve izleyiciyeş şefkatli, bilge, aydın nitelikleri ekleyerek bütün bir yapısını kamufle etme yoluna gitmektedir.
Bu nitelemeler, izleyicinin iktidarını görünmez kılar. Oysa zihin içindeki dış esaslı içeriğe tâbi izleyici, en tehlikeli merkezdir; çünkü kendini merkez olarak sunmaz. Merkez olduğunu inkâr ederek merkez olur. Bu inkâr benliğin hayli sofistike bir maskesidir.
Zihnin kendini izlemesi kontrolün daha üst bir kata taşınmasıdır. Artık insan düşüncelerini bastırmadan yönetebilir; duygularını reddetmeden düzenleyebilir; tepkilerini kesmeden yumuşatabilir. Ancak tüm bunlar kendi içine farketmek değildir,aksine kendine dokunmadan ayakta tutma biçimidir, bunun kontrolünü sağlama yoludur. Burada kontrol inceltilir, zarifleşir, ahlâkî bir dil kazanır ve böylece daha uzun süre ayakta kalır.
İşin diğer yönü, bu öğretiler içinde insanın psişik gerçeklerinin de bir hal yoluna girdiği izleniminin uyanırıldığı yaygın deneyimlerdir ki, aslında bu öğretiler esasındaki insanda travmalar sağaltıma girmez; daha itinalı biçimde askıya alınır. Bu öğretiler acıyı da bitirmez; onu tolere edilebilir hâle getirir. Kırılmayı tamamlatmaz; kırılmanın eşiğinde geri çağırır. Çünkü kırılma, izleyiciyi de tehdit eder. Ve yine çünkü, izleyici düştüğü anda öğreti sarsılabilir; ve esasen düşen de rehber olur. Bunun önünü almanın yolu ise, yukarıda örnekleri verildiği surette zihin esasında sağlanan steril ve iyi hissettirmeyi başaran korunumlardır.
Biliyoruz ki zihnin kendine bakması bir çeşit sahne üretir. Bu sahne de dışsal esaslıdır.
Bu sahnede benlik, artık konuşan değil, izleyen olarak yer alabilir, fakat sahne hâlâ sahnedir, Sahne varsa temsil vardır; temsil varsa mesafe vardır; mesafe varsa da hakikat yoktur.
Hakikat temsil edilmez. Temsil edildiği anda zaten kaybolmuştur, bu yüzden.
Ancak bu sahnede ve temsilinde içte oluş anlamında gerçek de yoktur.
Bu bakımdan dışsal esaslı olan ve zihne dayalı surette idrakte tesis edilen sahnedeki temsiller, ne hakikate ne de gerçeğe hâmil değildir.
Gerçek farkındalık, zihnin kendine bakmasıyla başlamaz; bakacak bir zihin kalmadığında başlar. Bu, bir teknikle olmaz; bir niyetle hiç olmaz. Bu, izleyicinin de sükut ettiği, gözün kendine dönüp bakacak yer bulamadığı bir eşikte olur. Bu eşik korkutucudur; çünkü burada öyle belli bir yön yoktur, içeriden kaçabilecek bir rehber yoktur, ritsel ve mitsel bir yöntem yoktur. Aslında bu nedenle bu eşik, farkındalık öğretileri için de bir nevi tehdittir.
Bu noktada “şimdi” konusuna da kısmen değinmekte yarar var.
Modern farkındalık öğretisinin en görünürde masum, fakat en derinde yıkıcı hamlesi, “şimdi”yi kutsal bir sığınak hâline getirmesidir; çünkü burada zaman, ontolojik bir çağrı olmaktan çıkarılıp psikolojik bir konfor alanına indirgenir ve insan, köküyle olan bağını kaybettiği bu daraltılmış anın içine yerleştirilirken, yerleştiğini sanır ama aslında yerini yitirir. “Anda kal” çağrısı içinde geçmişin yükünü ve geleceğin çağrısını aynı anda askıya alarak, insanı sorumluluktan arındırılmış bir mevcudiyetin içine bırakır; bu bırakılış, özgürlük gibi sunulur, fakat gerçekte eşikten kaçmanın tabiri caizse sinsice estetikleştirilmesinden ibaret bir adımdan ibarettir.
Çünkü, eşik, ansızın bir andır. Şimdi ise, zaman çizgisinden soyutlanan bir andır.
Ansızın olan an, zihin ve zaman dairesi içinde idrak edilebilecek bir husus da değildir.
Kısacası bu öğretiler doğrultusunda ne iç bulunabilir, ne ansısızn an; bu nedenle de farkında olunacak gerçek de bulunamaz; hakikat ise zaten burayla alakalı değildir.
Diğer yandan;
Bu öğretileri cezbedici kılan bir diğer örtü, seyredene yüklenen perdeleyici nitelikler gibi, seyredende belirlenen süsleyici biçimlendirmelerdir. Yargısızlık.. gibi
Mesela modern farkındalık öğretisinin en dokunulmaz ilkesi olarak sunulan yargısızlık, ilk bakışta merhametli, kapsayıcı ve olgun bir bilinç hâli gibi görünen öğretilerin cazibeli yönlerinden biri olarak; ahlâkın ve sorumluluğun gürültüsüz biçimde sahneden çekilmesini çoğu zaman başarıyla sağlamıştır. Bu açık bir reddedişle değil, inceltilmiş bir dil ve yumuşatılmış bir tavırla gerçekleştiği için fark edilmez. Yargı ile yargılayıcılık arasındaki ayrım bilinçli olarak belirsizleştirilir; böylece insan, yargılamaktan kaçınırken aslında idraktan vazgeçtiğini fark etmez. Oysa yargı, benliğin hoyrat hükmü değildir; yargı, idrakin tayin etme kudretidir. Yargılayıcılık, üstünlük kurar; yargı ise yer belirler. Bu iki kavram birbirine karıştırıldığında, bilinç kendini temizlediğini sanırken, aslında körleştirir. Körleşen bilinç, olanı görür ama olanın karşısında duramaz. Duramayan bilinç, nötrleşir. Nötrlük ise masum değildir; nötrlük, çoğu zaman örtük kabuldür. Ve esasen yargı, idrakın bir kendiliğinden fiili olarak hiçbir şekilde iptal olmaz; ve hatta yargının düzeltimesi için gidilmesi gereken yollar bu suretle alacakaranlığa sokulduğunda, asılsız yargılayıcılık suretinde yargı fiili daha sert biçimde yeniden tesis edilir.
Modern farkındalık, insanı içsel bir tanığa dönüştürüyor. Bu tanık, her şeyi görüyor, hissediyor, adlandıryor. Ancak bunların tamamında idrakın ne olduğu hususu ve benliğin ne seyrettiği hususu kapalı kalıyor.
Mesela bu tersyüz yargısızlık öğretisi insanı şuna alıştırıyor: “Bu sadece bir düşünce”, “Bu sadece bir duygu”, “Bu gelip geçici bir hâl”. Bu “sadece” kelimesi, her şeyin içini boşaltmak içindir. Düşünce artık bir çağrı değildir; duygu artık bir işaret değildir. Hepsi geçici, hepsi izlenebilir, hepsi zararsız hâle getirilir. Oysa bazı düşünceler zararsız değildir; talepkârdır. Bazı duygular geçici değildir; hesap ister. Yargısızlık öğretisi, bu talepleri sessizce susturur, yargıyla.
Ahlâk da bu bakımdan fısıldayarak öldürülür. “İyi–kötü” ayrımı kaba bulunur; “doğru–yanlış” dili sert görülür. Yerine “olan–olmakta olan” gibi yumuşak ifadeler konur. Bu dil değişimi, masum bir incelme değil; sorumluluktan arındırma operasyonudur. Çünkü iyi ve kötü ayrımı kalktığında, tutum da kalkar. Tutum kalktığında, insan yalnızca izler.
İzleyen bilinç, kendini tarafsız sanır. Oysa tarafsızlık, çoğu zaman güçlünün işine yarar. İç dünyada da böyledir: Yargısız bilinç, nefsin en rahat hareket ettiği zemindir. Çünkü nefis, hüküm verilmediği yerde saklanır. Nefis, adının anılmadığı, fiilinin sorgulanmadığı her alanda sağlamlaşır. Modern farkındalık, yargıyı askıya alarak, nefsi görünmez kılar.
Üstelik bu görünmezlik, şefkat diliyle örtülür. Kişiye sürekli “kendine yüklenme”, “olanı kabul et”, “kendinle nazik ol” denir. Bu cümleler, yüzleşmenin sertliğini törpüler. Yüzleşme törpülendiğinde, insan sakinleşir ancak temizlenmez, kendine dönmez. Zira temizlik, acı verir. Acı, bu öğretide arıza kabul edilir. Oysa bazı acılar arıza değildir; ayıklayıcıdır.
Modern farkındalık çoğun yumuşatır. Yumuşatılan her şey daha uzun süre kalır. Kibir yumuşar ama kalır. Kıskançlık yumuşar ama kalır. Kontrol arzusu yumuşar ama kalır. Çünkü yargı yoktur; hüküm yoktur; ama hepsi de tersyüz vardır. Olmayan duruştur, burada esasen bir duruş yoktur. Ama Duruşun olmadığı yerde de bilinç yalnızca bilmediği akışa teslim olur. Bu teslimiyet, hakikatin teslimiyeti değil; benliğin konfora sokulması anlamında bir savrulmaya gider.
Gerçek farkındalık, yargıyı iptal etmez; yargının sahibini düşürür. Yargı, benliğin elinden alındığında, idrak sessizleşir ama kaybolmaz.
Bu nedenle yargısızlık, bir erdem değil; bir nötrlük ideolojisidir. Bu ideoloji, insanı ahlâkî olarak değil, işlevsel olarak ayakta tutar. İşlevsel insan, rahatsız etmez. Rahatsız etmeyen insan, çağrı üretmez. Çağrının olmadığı yerde, neyin farkında olunacaktır?
Şimdi bu kamufle etkisizliğin hangi zeminde mümkün kılındığını, yani nefsin nasıl sistemli biçimde devre dışı bırakıldığını ve zihnin nasıl masumlaştırıldığını açmak gerekecektir.
Şöyle bakalım:
Modern farkındalık öğretisinin en ustaca sakladığı, ama bütün yapıyı ayakta tutan kör nokta şudur: Zihin merkeze alınır, fakat idrakın asıl taşıyıcısı ve orada cereyan ve tayin eden asıl fail görünmez kılınır; böylece insan, kendi iç dünyasında olup biteni izlediğini zannederken, bu olup bitenin hangi istikametten ve hangi iştahla üretildiğini hiç sorgulamaz. Zihnin içeriğiyle meşgul edilen bilinç, içeriği doğuran yönelimi fark etmez; yönelim fark edilmediği sürece de hakikî bir iç gözlem mümkün olmaz.
Zihin, masum bir yüzey değildir. Zihin, kendiliğinden akan nötr bir alan hiç değildir. Zihin, nefsin en rafine uzantısıdır; dile gelmiş, kavramsallaşmış, kendini gerekçelendirmiş hâlidir. Bu nedenle nefsin adı anılmadan yapılan her zihin çalışması, yüzeyde arındırıcı, derinde koruyucudur. Korunan şey düşünce değildir; korunan şey, düşünceyi hangi merkezden üreten iradedir.
Modern farkındalık, bu merkezi sürekli içerikle meşgul eder. Bu içeriğin nasıl bir içerik olduğunu yukarıda kısaca belirttik.
Burada arzu “bir duygu”, kıskançlık “bir düşünce”, kibir “bir zihinsel eğilim”, kontrol isteği “bir beden gerilimi” olarak etiketlenir. Etiketlenen şey küçülür; küçülen şey zararsızlaşır. Oysa burada küçülen fiilin kendisi değil, failin görünürlüğüdür. Fail görünmez olduğunda, sorumluluk dağılır; sorumluluk dağıldığında, yüzleşme ertelenir. Dış’sal esaslı içerikler içinde zihin işleyişe vurulur.
Oysa nefis bu anlamda izlenebilecek bir nesne değildir; nefis, dış esaslı içerik üreten bir süreç de değildir. Nefis, kuvvet ve mimaridir. Bu kuvvet mimari görülmeden ve içte olan açılmadan yapılan her farkındalık, sahte bir merkezin tahkimidir. Modern farkındalık, bu tahkimi “şefkat”, “kabul” ve “yargısızlık” diliyle yapar; böylece nefis, sert ve kaba biçimlerinden arındırılır, fakat daha derin ve daha dokunulmaz bir konuma taşınır.
Bu noktada sıkça kullanılan bir cümle vardır: “Bu duygu geldi ve geçti.” Bu cümle, duygunun gelip geçiciliğini vurgular; fakat duygunun neden geldiğini hiç sormaz. Gelip geçen şeyler vardır; ancak çağıran şey hep kalır. Modern farkındalık, çağıranı görmezden gelir; çünkü çağıran görüldüğü anda, teknik biter. Teknik bittiğinde, kişi kendi merkezine çıplak hâlde kalır. Zira nefisle karşılaşma, teknik bir süreç değildir. Egzersizle olmaz, tekrarlarla olmaz, rehberli pratiklerle hiç olmaz. Nefisle karşılaşma, insanın kendini savunacak dili kalmadığında başlar. Modern farkındalık ise insana her zaman bir savunma dili verir.
Bu nedenle modern farkındalık, çoğu zaman riyanın yeni biçimi hâline gelmiştir de denebilir.
Zira bu öğretiler esasında insan artık “iyi” görünmek için değil, “farkında” görünmek için yaşar. Tepki vermediğini gösterir, sakinliğini sergiler, yargısızlığını teşhir eder. Bu teşhir, benliğin incelmiş sunumudur. Benlik artık bağırmaz; susarak hükmeder. Oysa nefis, sessizlikten korkmaz; teşhirden korkmaz; hatta şefkatten de korkmaz.
Nefis, esasen adının anılmasından korkar.
Bu hususu açmayacağız.
Modern farkındalık öğretisinin en görünür başarısı tekniği kutsal bir ara yola dönüştürmek suretiyle belirttiğimiz hususları ve daha nicesini örtbas etmektir, bu yüzden buradan devam edelim.
Teknik bu öğretilerde hadsafhada önem arzeder. Çünkü burada teknik, ne salt araçtır ne de geçici bir yardımcı, aksine insan ile hakikat arasına yerleştirilen, görünmez ama vazgeçilmez bir tampon hâline getirilmiştir ve bu tampon, insanın düşmesini engellediği ölçüde, teslimiyet ihtimalini de iptal edebilmektedir.
Şöyle düşünelim. Teknik, yapan gerektirir. Yapanın olduğu yerde irade vardır; iradenin olduğu yerde iddia vardır; iddianın olduğu yerde merkez ayaktadır. Modern farkındalık, bu zinciri kırdığını iddia ederken, zincirin yalnızca biçimini değiştirir; “yapmak” artık bir fiil değildir, “uygulamak”, “çalışmak”, “pratik etmek” gibi yumuşak kelimelerle süslenir, fakat fiil fiil olmaktan çıkmaz. İrade hâlâ devrededir; yalnızca kendini gizler. Gizlenen şeyse, dokunulmamış nefstir.
Sessizlik, bu bağlamda teknikle çağrılabilir bir hedef gibi sunulur. Mesela bir çok teknik adı altındaki uygulamada oturulur, nefese odaklanılır, dikkat dağıldığında geri getirilir; süre tutulur, aşama belirlenir, ilerleme ölçülür. Oysa mesela bu düzenek, sükût değildir; aksine daha çok kontrollü bir meşguliyettir. Zihin susturulmaz; zihin, daha az rahatsız edecek bir işle oyalanır. Oyalanan zihin, derine çekilir; derine çekilen zihin de elbette merkezini kaybetmez.
Gerçek sükût süreç içinde başlatılamaz. Zira başlatılan şeyin kendi süreçtir; ver süreç, teknik ister. Teknik, zihnen kontrol ister. Bu kontrol de kayıpta oluşa girmeyi, yani teslimiyeti dışlar.
Bu nedenle modern farkındalık, teslimiyet kelimesini kullanmaz; onun yerine “kabul”ü koyar. Kabul, kulağa benzer gelir; fakat mahiyet itibariyle farklıdır. Teslimiyet, olan karşısında duramamaktır; kabul ise olanla kavga etmemektir. Kavga etmeyen, ama durmaya devam eden bir benlik, teslim olmuş değildir; konforunu korumuştur; yapılanlar bu surettedir.
Bu hususa da bu kadarıyla işaret etmek yeterlidir.
Buradan sonra, bu teknik kutsallığının modern psikolojiyle nasıl birleştiğini, acının nasıl regülasyon nesnesine dönüştürüldüğünü ve insanın nasıl işlevsel bir varlık hâline indirildiğini kısaca işaretlemek gerekecektir.
Şöyle devam edelim;
Modern farkındalık öğretisinin bugün bu kadar hızlı, bu kadar yaygın ve bu kadar itirazsız kabul görmesinin sebebi, tek başına sunduğu dil değildir; asıl sebep, modern psikolojiyle kurduğu sessiz ama güçlü ittifaktır; bu ittifakın merkezinde ise insanın iyileştirilmesi değil, işlevsel hâlde tutulması yer alır. Burada “iyi olmak” hedef değildir; “çalışabilir olmak”, “uyumlu olmak”, “dağılmamak” esastır ve farkındalık, bu esasın en yumuşak ama en etkili aracıdır. Modern psikoloji bugün insanı hakikatine açmadan dengelemekle ilgilenmektedir. Denge, burada varoluşsal bir doğruluk da değildir; sistemsel bir gerekliliktir. Mesela garip bir şekilde çoğunlukla insanın acısı regüle edilmesi gereken bir anormallik olarak ele alınır. Mindfulness de bu regülasyonun ideal tekniği hâline sunmak suretiyle işi derinleştirir gibi görünen bir uğraşıdır.
Mindfulness yollarında acı genellikle anlamını kaybeder. Acı artık bir eşiğin işareti değildir; bedensel bir reaksiyon, zihinsel bir yük, duygusal bir fazlalık olarak sınıflandırılır. Korku bir uyarı değil, nefesle yatıştırılacak bir gerilim olarak alınır. Suçluluk, yüzleşme değil, şefkatle çözülecek bir his olarak ele alınır. Böylece insan, yaşadığını taşımayı bilmeden ve taşıdığını esasen açmayı ve dönüştürmeyi başaramadan yaşadığını idare etmeyi öğrenir.
Bu idare etme hâli elbette ilk anda rahatlatıcıdır. İnsan daha az savrulur, daha az patlar, daha az çöker. Fakat bu azalış bastırmanın incelmiş biçimidir. Zira bastırılan şey ortadan kalkmaz; yalnızca işlevsiz hâle getirilir.
Modern psikoloji, insanın kırılmasını tehlike olarak görüyor. Kırılma, bu dilde “dağılma”, “çözülme”, “regresyon” gibi terimlerle anılıyor ve derhâl durdurulması gereken bir risk olarak düşünülebiliyor. Oysa insanın yer değiştirdiği, yönünün sarsıldığı, kimliğinin çatladığı anlar, tam da dönüşümün başladığı eşiklerdir. Mindfulnes tarzı derin arayış ittifakları ise bu eşiklerde devreye giren ve kişiyi aynı doğrultusuna geri çağıran öğretiler konumundasır.
Elbette geri çağırılan insan, rahatlar. Amaç da bu rahatlıktır. Ancak bu rahatlık, geçicidir. Zira nefs açılmadan ve dönüştürülmeden ve insan kendini taşıyamadan, esasen sadece kendini yük olarak taşımanın bir süreç içinde idmanını elde edebilir, daha fazlasını değil.
Bu nedenle modern mindfulness, insanı iyileştirmez; sabitleştirir. Sabitlenen bu bilinç, yüzeyde huzurlu görünür; fakat derinde değildir. Fakat derine iniş olarak sunulan şey, derine inişin yollarını örtmüştür.
Yaygın psikoloji–mindfulness ittifakı, acıyı bu nedenle etkisizleştirir. Etkisizleştirilen bu acı, insanı sarsmaz olur. Fakat bu suretle sarsılmayan insan, sorusuz kalır. Sorusu olmayan insan ise, hiçbir suretle gerçek bir yanıt bulamaz.
Oysa insan, bir soru ve bir yanıt olarak insandır.
Bu ittifakın en tehlikeli sonucu şudur: İnsan, kendisini “daha iyi” sanmaya başlar. Daha sakin, daha dengeli, daha farkında olduğunu düşünür. Oysa burada fark edilen hakikat değildir, belirtilerin azalmasıdır. Belirti azalınca, sorun çözüldü sanılır. Oysa sorun, belirtilerin kendisi değildi; belirtiler, sorunun görünür hâliydi. Modern farkındalık, bu görünürlüğü azaltır. Görünürlük azaldığında, rahatsızlık da azalır. Rahatsızlık azaldığında, insan şükür bile eder. Ve elbette şükrünü etmiş insan da artık daha ötesini sorgulamaz. Ancak bu erken ve şükür içindeki sorgulamayan insan, sorusuz, sorumsuz ve yanıtsız kalır.
Bu nedenle modern mindfulness, insanı özgürleştirmez; sorusuzluğa ve yanıtsızlığa uyumlu hâle getirir.
Bu kısım itibariyle açığa çıkan şudur: Modern psikolojiyle birleşen mindfulness, acıyı dönüştürmeden acının etkisini kesmektedir. Etkisi kesilen acı ile insanın çağrısını susturmaktadsır. Fakat kendi öz çağrısı olmayan insan, derinleşmez. Derinleşmeyen bilinç, farkında olduğunu sansa da bir şeyin farkında değildir.
Gerçek farkındalık, iyileştirici olarak pazarlanamaz; çünkü iyileştirme, mevcut yapının korunmasını varsayar, oysa gerçek farkındalık mevcut olanı onarmaz, yerinden söker, kırar, yıkar. Bu nedenle modern farkındalık, kendisini “şifa” diliyle sunarken, hakiki farkındalığın en temel hissi vasfını baştan devre dışı bırakır. Yıkıcılık elbette burada bir çözülme, bir kayıpta oluşa giriş anlamına gelir; fakat bu çözülme, zihni benliğin tahammül edebileceği bir çözülme değildir.
Gerçek farkındalık, her şeyden önce kimliği hedef alır. Kimlik, insanın kendisini taşımak için kurduğu hikâyedir; nereden geldiğini, ne olduğunu, ne yaşadığını ve neye hakkı olduğunu anlatan bir örgüdür. Modern mindfulness bu hikâyeyi düzeltir, parlatır, yumuşatır; “yaralarını kabul eden”, “kendini seven”, “farkında” bir anlatı üretir. Fakat gerçek farkındalık, hikâyeyi iyileştirmez; hikâyeyi susturur ki, kalemin sesleri duyulsun.
İkinci olarak gerçek farkındalık dış esaslı idrakın kontrolünü yıkar.
Bu anlamda kontrol, insanın dünyayla ve kendisiyle kurduğu gizli anlaşmadır; neyin ne zaman olacağını, hangi duygunun ne kadar yaşanacağını, hangi düşüncenin ne kadar kalacağını belirleme çabasıdır. Modern mindfulness bu çabayı bırakmayı öğrettiğini iddia eder; fakat aslında kontrolü yalnızca üst bir düzeye taşır. Artık insan kontrol ettiğini kabul etmez; ama hâlâ yönetir. Gerçek farkındalıkta bu kontrol düşer. Kontrol düştüğünde tabiri caizse bir çeşit panik doğar, düşüş hisse gelir; ayaklar kayar. Bu başlangıçla yola girilir. Ve bu suretle panik, bu eşikte patoloji değil bir işarettir. Modern psikoloji bu işareti susturabilecek güçte değildir henüz, ancak modern farkındalık bu susturmanın zarif aracı olarak kullanılabilmektedir.
Üçüncü olarak gerçek farkındalık, zihnin iç sesini yıkar.
Zihnin iç sesi, yalnızca düşünce akışı değildir; iç ses, benliğin kendini sürekli teyit etme biçimidir. Modern mindfulness bu sesi izlemeyi, etiketlemeyi, yargısızca fark etmeyi öğretme üzerine giden kuramlarla meşguldur. Oysa izlenen bu ses susmaz, susmayı bilmez hâle gelir.
Gerçek farkındalıkta zihin ve zihnin iç sesi susar. Bu noktada insan, kendini anlatamaz. Anlatamayan insan, tutunamaz. Tutunamayan insan, yerini kaybeder.
Dördüncü olarak gerçek farkındalık, konforu da yıkar. Konfor, yalnızca bedensel rahatlık değildir; zihinsel emniyet, ahlâkî temizlik hissi, “doğru yerdeyim” yanılsamasıdır; dış esaslı dünyada olacak şekilde.
Modern mindfulness bu yanılsamayı besler. Kişi artık doğru yerde olduğunu, dengede kaldığını, farkında yaşadığını düşünür. Oysa olan bu değildir.
Diğer yandan konforun bu suretteki zinciri kırılıp ddağıldığında insanın öfke içinde kalmasından ednişe edilmektedir. Oysa öfke bastırılacak bir duygu değildir; öfke bir kuvvvet olarak yerin kaybolduğunun habercisi olmalıdır. Modern mindfulness bu haberi iptal eder. Çünkü gazap kuvvetini hiçbir şekilde tanımamak üzerine kuruludur.
Gazap kuvvetini bilmeyen, tanımayan, taşımayan ve içine girip bağlayıp-sökmeyen bilinç, bilmeden gazabının pasif görünümlü esiri olur.
Bu öğretiler insanın en temel kuvvetlerini ve iç yapısını açmayı ve bilmeyi önleyen ve de taşınmasını imkansız kılmak isteyen sonuçlar üretmekle, insanı derinleştirmeden derinimsi kılmayı başarmıştır. Ancak bunu başarmış olsalar da, insanın asıl farkındalığa geçiş aşaması olan dıştan çıkış ve iç ve dıştan sükut ediş ihtiyacına hiçbir karşılık veremezler.
Sessizlik, modern farkındalık dilinde bir deneyim, bir hâl, bir kazanım gibi sunulur; ölçülür, derinleşir, artar, azalır, süreye bağlanır ve sonunda “yaşanmış” bir şey olarak anlatılır. Oysa sessizlik, yaşanan bir şey değildir; yaşanan her şey çoktan sessizliğin dışındadır.
Sessizlik, sükutun öncesindeki son idraktir, ve bunun bu öğretilerde böyle bir safhada bulunması imkan dahilinde değildir.
Modern farkındalık maalesef sessizliği basit bir deneyim hâline getirerek onu benliğin malı yapmaktadır.
Oysa mesela çoğun duyduklarımızın aksine sessizlikte insan sakinleşmez; insan kalmaz.
Sessizlik kayıpta oluşa geçiş anıdır ve sükut içte taşınan bir harikalar diyarının gizi olarak taşınılacak zeminin ülkesidir; gerçek farkındalık bu esastadır.
Son olarak, modern farkındalık öğretisinin bütün iddiası, insana yeni bir şey kazandırmak, yeni bir beceri eklemek, yeni bir bilinç hâli öğretmek üzerine kurulu olsa da, bu da tatmin edici değildir, hatta işin esaslarıyla da alakalı değildir.
Hiçbir gerçek eklenerek elde edilmez ve kazanım mantığıyla yaklaşılan her şey, daha baştan insanın gerçeklerinin çok dışına düşer. Çünkü insanın gerçeği sonradan öğrenilen bir bilgi değildir; insanın gerçeği kendi içinde mahfuz olan, sonradan açılır gibi görünse de sonraya düşmeyen bir içte taşınışa geçişte açığa çıkar.
İnsan mahfuz gerçeğini açmak için, hatırlamaya muhtaçtır.
