Bu yazıda Histrionik kişilik hakkında birkaç kelam ediyoruz; kısmen işin çareye kavuşması sürecini de duygusal açıdan tasvir ederek.
Histrionik kişilik, genel çerçevemizi belirten sahne-zemin kavramlarımızın içinden çok daha açık seçik şekilde okunabilecek bir psikolojik tabirdir.
Histrionik tabiri, histeri tabirinin bir uzantısıdır.
Antik Yunan’da Hipokrates’in kadının, “yer’in”den ayrılmış “rahmi”nin, bedeninde serbest şekilde dolaşımı şeklinde düşünülen ve aşırı duygusallık ve anormal davranışlar için tabir ettiği, “histeri”dir.
Histeri çok uzun yıllar sonra bir nevroz olarak saptanmıştır.
- yüzyılın sonlarında psikanalizin kuruluşu için başlangıç kavramlarını veren histeri nevrozudur.
Başlangıcında psikanaliz, Anna O. takma adlı analizden geçmiş ve histeri tanısı konmuş genç bir kadının analizi itibariyle bu sayede ilk kavramlarını da vermiştir.
Bu ilk kavramlarla birlikte psikoseksüel gelişim evreleri hakkındaki kuramlar da aynı vaka sonrasında oluşturulmuştur.
Psikanaliz çocuk cinselliği ve bastırma mekanizmalarını Histeri üzerinden bu suretle başlatmıştır.
Daha sonraki yıllar kendi içinde farklı yönlerde değişiklikler alsa da klasik psikanalizin kurucu teorileri giderek dışlanmış, ve 20. yüzyılın ortalarında kişilik ve nesne seçimleri esaslı çerçeveler kabul görmeye başlamıştır; bu bağlamda psikoseksüel çerçeveye ait Histeri nevrozu da, kişilik bozukluğu kümeleri içinde, “Histrionik kişilik bozukluğu” şeklinde daha farklı yönlerden belirlenmiş bir kategoriye dahil olmuştur.
Klasik psikanaliz için Histeri nevrozu, esasen psukhe ve psukhe’nin yetileri kaynaklıdır; günümüzde Histrionik kişilik bozukluğunun kaynakları ise, çok yüzeysel surette psukhe, ve daha çok biyolojik, davranışsal bir çerçevede ele alınmaktadır.
Histrionik kişilik bozukluğu yine de tıpkı bir kadın hastalığı olarak düşünülen histeri gibi kadınlarda daha çok görülen, fakat az da olsa erkeklerde de saptanabilen bir bozukluk olarak kabul görür. Bu çerçevede histrionik kişilik bozukluğu, hâlâ kadın esaslı okumaya tâbidir.
Biz bu yazıda çok daha temel kuramsal araştırma ve tartışma isteyen bu meselelere girmeden, genellikle teatral ve dramatik, aşırı duygusal ve genellemeci Histrionik kişiliği, sahne ve zemin kavramları çerçevesinde kısmen yorumlamak istiyoruz; çare içine girilmesi halini de tasvir etmek suretiyle; bu yaklaşım klasik ve modern yaklaşımları belli bir fikri çerçevede birbirine yaklaştırabilecektir.
Yoruma başlamadan önce önemli bir hususu belirtmekte fayda vardır:
Klasik psikanaliz itibariyle kişiliğin üçlü bir topografisi olduğu malumdur: O (id), ben (ego), üstben (süper ego) şeklinde; ve kişilğin oluşumunda bu üçlü topografi dinamik surette belirleyici ve teşhisler için önemli saptamalar sağlayan yararlı bir çerçeve sunar.
Kişliğin bu üçlü topografisindeki ilk safha olan O (id), haz ilkesi esasında faaldir; asli güdülerin saikinde, istek içinde olarak.
Ben (ego) ise, gerçeklik ilkesi esasında faaldir; O (id)’nun bitmek tükenmek bilmeyen isteklerine karşı dış dünyayı da dikkate alan temkinli bölge olarak.
Ben (ego) gelişimi bu itibarla kişiliğin sağlamlaşması için önemli bir bölge olarak kabul görür.
Kişilik bozukluklarının halli Ben (ego) bölgesinin sıhhatli ve bölgeler arasında dengeli olması durumuna bağlı olarak görülür.
Üstben (süperego) ise, bir yetkedir; benliğe sonradan eklemlenen, ve harici yasaklamalarla ideal benlik ve vicdan oluşumunu sağlayan bir güçtür.
Histrionik kişilik, Ben (ego) gelişimi sağlam olmayan, O (id) güdüsüne esir düşmüş ve üstben yetkesi’ne karşı daha duyarsız bir kişilik olarak tasvir edilebilir.
Bu bakımdan Histrionik kişilik, aslında en temel psişik bölgenin güçlü güdümü altında ama Üstbeni zayıf olan, ve Ben (ego) bölgesi gelişim gösterememiş kişilerde görünür.
Ancak iş bundan daha ötede ele alınmalıdır.
Histrionik kişilik, kendinde zemin bulamayan ve hariçten zemin arayan her psişik tip için geçerli olan bir sorun içinde anlaşılmalıdır; ve kendinde zemin meselesinin üçlü topografiye ait “Ben (ego)” bölgesinin sağlamlaştırılmasıyla halli imkan dahilinde değildir.
Kendinde zemin, bu üçlü topografi itibariyle tesis edilemez. Histrionik kişilik bozukluğunun asıl çerçevesi de bu itibarla bu ifadenin kapsamındadır.
Bu önemli hususu bu yazıda daha fazla açmıyoruz.
Burada zemin ve sahne kavram seti çerçevesinde işe nasıl yaklaşılması gerektiğini zımnen içeren kısa bir Histrionik kişilik yorumu yapacağız; ve meselenin İsim meselesi olduğunu savunacağız; çok basit bir şekilde.
Öncelikle;
İnsan, kendini içeride taşıyamadığı an, dışarıda çoğalmaya başlar; bu çoğalma bir tercih değildir; bu bir taşmadır ve taşma dediğimiz şey çoğu zaman eksiklik sanılırken aslında henüz yerini bulamamış bir yoğunluğun aceleyle sahne aramasıdır; işe bu nokta düşünülerek başlanmalıdır.
İçte henüz tahakkuk etmemiş olan, dışta suret ister; çünkü suret, varlığın ilk taşıyıcısıdır ve zemin kurulmadan sahne açıldığında, sahne varlığın kendisi sanılır. Bu noktada histrionik diye adlandırılan yapı, bir kişilik biçimi olmaktan çok, yerleşmemiş varlığın görünürlükle tutunma çabası olarak belirir; jest, söz, duygu ve hikâye bu çabanın araçlarıdır, fakat araç olan şey zamanla maksat gibi yaşanır. Bu hâlde insan, kendi varlığını doğrudan hissetmez; kendini, başkalarının bakışı üzerinden devralır. Bakış kesildiğinde bir eksilme yaşanmaz, bir düşme olur; çünkü varlık henüz içte kök salmamıştır. Buradaki düşme, ahlâkî ya da psikolojik bir bozulma değildir; topografik bir kaymadır. Zemin kurulmadan sahneye çıkan, sahnenin çökmesiyle birlikte yere düşer ve bu düşüş, kişide acele, huzursuzluk, anlatma zorunluluğu ve sürekli yeniden görünme ihtiyacı olarak tezahür eder. Histrionik yapı tam da bu noktada, varlığı taşımak yerine sergileyen bir düzen kurar. Hayâl de burada merkezi bir rol üstlenir; fakat hayâl hakikatin yerine geçen bir mimari gibi çalışır. Kişi, kendi varlığını yaşamak yerine, hayâlin kurduğu suretler üzerinden kendini üretir; her anlatı, her duygu patlaması, her dramatik vurgu bu üretimin bir tuğlasıdır. Bu tuğlalar bir süre ayakta durur, fakat içten beslenmeyen her yapı gibi ağırlaşır ve yeni tuğlalar ister. Aynı söz ikinci kez söylendiğinde etkisini yitirir, aynı hikâye tekrarlandığında soluklaşır; bu yüzden anlatı büyür, jest keskinleşir, duygu şiddetlenir. Sahne genişlerken iç daralır.
Zaman ilerledikçe sahne yorgunluk üretir. Alkış dağıldığında, ilgi başka bir yöne kaydığında, içte ağır bir boşluk belirir; bu boşluk depresyon gibi yaşanmaz, daha çok anlamsızlık, huzursuzluk ve yeniden anlatma zorunluluğu olarak hissedilir. Kişi burada iki yönlü bir salınıma girer: sahneye dönmek ister, çünkü sahne sızıyı susturur; sahneden utanır, çünkü sızı sahnenin bedelini hatırlatır. Bu salınım dışarıdan tutarsızlık gibi görünür; içeriden bakıldığında ise, yer arayan varlığın bocalamasıdır. Bu noktada nefs, ikinci bir yoğunluğa geçer; kişi ilk kez yaptıklarına bakmaya başlar, fakat bu bakış henüz şefkat taşımaz. Kendini ya aşırı yüceltir ya da aşırı suçlar; her iki hâl de merkezin hâlâ kurulmadığını gösterir. İç ses vardır, fakat yol göstermez; sadece sızlar. Bu sızı, hayâlin tekliflerini daha cazip kılar: biraz daha anlat, biraz daha göster, biraz daha parlat. Hayâl, burada en ikna edici dilini kullanır. İçteki sızı derinleştikçe, kişi artık yalnızca anlatmak istemez; anlatılmak ister. Bu, fark edilme arzusunun bir üst safhasıdır. Burada insan, kendi hikâyesini taşıyamadığı için başkalarının onu taşımasını bekler. Hikâye artık yalnızca bir ifade değil, bir emanet gibi sunulur. Dinleyen, bakan, etkilenen herkes bu emaneti üstlenmek zorundaymış gibi hissedilir. Bu noktada histrionik yapı, ilişkiyi temas alanı olmaktan çıkarır; ilişki, bir taşıma düzenine dönüşür. Karşıdaki artık muhatap değil, sahnenin ve kurulacak diğer her sahnenin sadece bir parçasıdır.
Bu safhada duygu, derinlik üretmez; yoğunluk üretir. Yoğunluk ile derinlik arasındaki fark burada belirginleşir. Derinlik, insanı içe doğru ağırlaştırır; asli içe bir temastır; oysa yoğunluk ise dışa doğru hızlandırır. Histrionik yapı hızdan beslenir. Duygu hızlandıkça kişi kendini canlı hisseder, fakat bu canlılık süreklilik taşımaz. Süreklilik taşımayan her hâl, daha büyük bir doza ihtiyaç duyar. Böylece duygu boğulması başlar; kişi hissettiğini sanır, fakat aslında hissetmenin etrafında dolaşmaktadır.
Bu dolaşımda dil değişir. Söz, anlam taşımak için değil, etki üretmek için kurulur. Cümleler uzar, süslenir, ama içleri boşalmaz; içleri zaten hiçbir zaman dolmamıştır.
Buradaki boşluk bir eksiklik değil, henüz teşkil edilmemiş bir zemindir.
Kişi, bu zemini kurmak yerine, boşluğun etrafına mimari örer. Mimari ayakta durdukça boşluk fark edilmez. Mimari çöktüğünde ise kişi, ilk kez içe bakmak zorunda kalacaktır. Bu yüzden harici dünyanın sürekli teması ve ilgisi talep edilir.
Bu noktada hayâl daha incelmiş bir form alır. Artık kaba jestler, yüksek sesli anlatılar azalır; yerini zarif ifadeler, örtük duygular, ima edilmiş acılar alır. Kişi artık “gösterdiğini” sanmaz; “olduğunu” sanır. Oysa sahne yalnızca biçim değiştirmiştir. Bu, hayâlin en tehlikeli safhasıdır; çünkü kişi, sahneden çıktığını zannederken sahnenin merkezine yerleşir. Görünürlük ihtiyacı daha sofistike bir dile bürünür.
Bu aşamada histrionik yapı, kendini derinlik kisvesiyle örter. Acı, bir hakikat nişanı gibi taşınır. Kırılganlık, bir kimlik hâline gelir. Kişi, artık acısını anlatmaz; acısıyla tanınmak ister. Bu tanınma arzusu, içteki yerleşimsizliği bir süre daha örter. Fakat acı da, tıpkı coşku gibi, süreklilik taşımaz. Acı sahneye taşındığında anlamını yitirir; çünkü anlam, sergilenmez, aslında sadece taşınır.
Histrionik yapılarda “taşım”, eksiktir.
Taşım konusuna daha sonra gireceğiz.
Devam edersek, taşımı eksik kişi bu incelmiş sahnede de yorulur. Artık ne coşku ne acı yeterli gelir. Bir boşluk belirir; bu boşluk ne dramatiktir ne de sessiz. Daha çok bir ağırlık gibidir. O ağırlık da taşınmaz.
Bilinmelidir ki eşik, sahne ile zemin arasındadır. Kişi burada iki ihtimali aynı anda hisseder: ya yeniden sahne kuracaktır ya da ilk kez içte bir yer açacaktır. Sahne kurmak tanıdıktır; yer açmak bilinmez. Bilinmez olan korkutucu değildir; belirsizdir. Belirsizlik, sahneye alışmış yapı için en zor hâldir. Çünkü belirsizlikte alkış yoktur, karşılık yoktur, hız yoktur. Bu eşikte nefs, ilk kez susmayı dener. Bu susuş bir karar değildir; bir yorgunluktur. Anlatacak şey kalmadığında susulur. Gösterilecek şey kalmadığında durulur. Bu duruşta kişi, ilk kez kendini anlatmadan var olabileceğini sezer. Bu sezgi kısa sürer; fakat iz bırakır. İz, bir fikir değildir; bir tat gibidir. Tat, unutulmaz ama hemen geri çağrılamaz. Bu iz, nefsin başka bir yoğunluğa doğru kaydığını gösterir. Artık kişi, her duygusunu dışarı taşımak zorunda hissetmez. Duygu hâlâ vardır; fakat taşmaz. Hayâl hâlâ çalışır; fakat yönetmez. İçte yavaş yavaş bir merkez oluşmaya başlar. Merkez oluştuğunda sahne kendiliğinden küçülür. Küçülme bir kayıp gibi yaşanmaz; hafifleme gibi hissedilir.
Bu safhada insan, görünmeden de var olabildiğini kısa anlar hâlinde tecrübe eder. Bu tecrübe coşkulu değildir; sakindir. Sükûnet, burada bir erdem değil, bir sonuçtur. İç yerleştiğinde gürültüye ihtiyaç kalmaz. İlişkiler de bu noktada değişir. Karşıdaki artık seyirci değildir; muhataptır. Muhataplık, sahne gerektirmez. Muhataplık, içte yerleşmiş bir varlık hissi ister.
Bu hâlde kişi, geçmişteki histrionik davranışlarına baktığında onları ahlâkî etiketlerle yargılamaz. Mesela konu yanlış ya da doğru değildir. Mesele, varlığın henüz taşınabilir olmamasıdır. İç yerleşmediğinde dış genişler. Dış genişlediğinde sahne kurulur. Sahne kurulduğunda gürültü olur. Gürültü eksikliği örter; fakat eksikliği gidermez. Anlaşılan bu olur.
Derinleşme başladığında insan, ilk kez kendi varlığını bir olay gibi değil, bir hal gibi yaşamaya başlar. Hal, anlatı istemez; hal, açıklama talep etmez. Hal, ancak taşınır. Bu noktada histrionik yapı, artık bir davranış biçimi olarak görünmez hâle gelir; çünkü davranışın yerini duruş alır. Duruş, sahnenin değil zeminin ürünüdür. Zemin kurulduğunda sahneye gerek kalmaz. Gerekli olanın taşım olduğu anlaşıldığı takdirde elbette.
O zaman insan, başkalarının bakışına eskisi kadar ihtiyaç duymaz; içte yerleşim arttıkça, dil de değişir. Daha önce dil, varlığı kuran bir araçtı; şimdi dil, varlığı taşıyan bir vasıta hâline gelir. Söz azalmaz; söz ağırlaşır. Ağırlaşan söz, daha az kullanılır. Bu, suskunluk değildir. Suskunluk, hâlâ bir mesajdır. Buradaki azalma, ihtiyacın çözülmesidir. İhtiyaç çözüldüğünde, ifade de sadeleşir. Bu noktada da hayâl, bütünüyle başka bir işleve bürünür. Önceden hayâl, sahne kuran bir mimardı; şimdi hayâl, içteki anlamın hizmetkârı olur. Suret üretir; fakat suret, hakikatin önüne geçmez. Hayâl, varlığı çoğaltmaz; varlığı taşır. Taşıyan hayâl, gösteri üretmez. Gösteri üretmeyen hayâl, kişiyi yormaz.
O takdirde yorulma azaldığında beden de değişir. Daha önce beden, sahnedendi ve sahneye muhtaçtı; Jest, mimik, duruş; hepsi görünürlük üretmek için kullanılırdı. Şimdi beden, kendini kanıtlama ihtiyacını bırakır. Hareket azalır; fakat ağırlık artar. Ağırlık burada yük anlamı taşımaz. Ağırlık, yerinde olma hâlidir. Çünkü insan, yürürken, otururken, konuşurken; bir şey olmaya çalışmadığını fark eder. Bu fark ediş, histrionik yapının da çözülmesinde kritik bir eşiği temsil eder. Çünkü histrionik yapı, hariç esaslı oldurmaya çalışmak üzerinden işler. Bu olma çabası çözüldüğünde yapı da çözülür. Bu çözülme ani değildir. Dalga dalga gelir. Eski alışkanlıklar zaman zaman geri döner. Kişi, terk ettiğini sandığı dramatik tepkileri yeniden fark eder. Bu geri dönüş, bir gerileme değildir; yerleşimin henüz tamamlanmadığını gösteren bir işarettir.
Bu safhada hayâl son bir direniş gösterebilir.Kendini daha masum, daha derin, daha haklı suretlerle sunabilir. Artık kaba dikkat talebi yoktur; yerine yine de anlaşılma arzusu gelir. Ama bu anlaşılmak, aslında sahnenin en zarif biçimi olabilmektedir. İnsan, bu arzunun da bir sahne kalıntısı olduğunu fark ettiğinde, hayâlin bu son hamlesi de gücünü yitirecektir.
Bu hâlde kişi, geçmişteki histrionik dönemine baktığında onu bir hata olarak görmez. O dönem, varlığın henüz yerleşmediği bir evredir. Evre geçmiştir; iz kalmıştır; fakat iş değişmiştir. Bozukluk, sıhhate gitmektedir.
Bu noktada ilişkiler de dönüşür. Daha önce ilişki, bir karşılık alışverişiydi. Kim daha çok etkiliyor, kim daha çok hissediliyor üzerinden biçimlenirdi. Şimdi ilişki, eşlik hâline gelir. Eşlik, sahne gerektirmez. Eşlikte kimse kimseyi taşımaz; herkes kendi varlığını taşır.
Bu safhada insan, kalabalıklar içinde kaybolmaz. Kalabalık artık sahne değildir. Kalabalık, çoklu varlık hâlidir. İnsan bu çokluk içinde kendi yerini kaybetmez; çünkü yer artık içtedir. İçte yerleşmiş olan, dışta savrulmaz.
İşte bu noktada histrionik yapı, bir kişilik tanımı olmaktan tamamen çıkar. O artık geçmişte kalmış bir yerleşimsizlik hâli olarak anlaşılır. eğer geçen süreç iyi tahlil edilir ve hakkı teslim edilirse, bu hâl, insanın kendi varlığını taşımayı öğrenmeden önce geçtiği bir menzill olarak kalacaktır. Ve elbette menzil geçilmiştir; ama yol bitmemiştir.
Yol bitmediği için, histrionik yapı bütünüyle silinmez; o, iz olarak kalır. İz, geri çağırılan bir şey değildir; yalnızca fark edildiğinde yerini belli eden bir gölgedir. İnsan, içteki yerleşimi zayıfladığında bu gölgeyi yeniden hisseder. Bu his, eski sahneye dönme isteği olarak değil; içte bir hafif kayma, bir acele, bir anlatma dürtüsü olarak belirir. Fakat artık bu dürtü mutlak bir hâkimiyet kuramaz. Çünkü yol bitmeyecektir.
Bu safhada kişi, kendi iç hareketlerini izleyebilir. Bir söz söyleme isteği doğduğunda, bu isteğin hangi yerden yükseldiğini sezebilir. Bu sezgi, ahlâkî bir yargı üretmez. Burada yalnızca ayırt etme vardır. Ayırt etmek, bastırmak değildir. Ayırt etmek, yerini bilmektir. Yerini bilen duygu ise taşmaz. Ve taşmayan duygu, gösteri üretmez. Gösteri üretmeyen duygu, kişiyi yormaz. Yorgunluk azaldığında insan, kendi varlığını bir görev gibi taşımayı bırakır. Var olmak, burada bir çaba değildir. Çaba, varlığı ikame etmeye çalışmanın sonucudur. İkame çözüldüğünde çaba da çözülür. İnsan, kendine oldurmaya çalışmaz; kendini taşır.
Taşımak, yüklenmek değildir. Taşımak, kuvvet esasında taşımaktır ve düşürmemektir. İnsan, kendi varlığını yere düşürmeden taşıyabildiğinde sahne ihtiyacı tamamen ortadan kalkar. Sahne, artık geçmişte kalmış bir araç olarak hatırlanır.
Bu noktada görünürlük düzenleri, insan üzerinde eskisi kadar etkili olmaz. Görünürlük, artık bir değer ölçüsü değildir. Değer, ölçülmez; yerleşir. Yerleşen değer, dışarıdan onay istemez.
İç gürültü çözüldüğünde, insan başkalarının duygularını da farklı algılar. Daha önce karşısındakinin tepkisi, kendi varlığının ölçüsüydü. Şimdi karşısındakinin hâli, kendinden bağımsız bir gerçeklik olarak görülür. İnsan, başkasının duygusunu sahiplenmez; ona alan açar. Alan açmak, düzeltmek değildir. Alan açmak, durmaktır. Durmak da edilgenlik değildir. Durmak, iç hareketin yerini bulmasıdır. İç hareket yerini bulduğunda, dış hareket asli konumuna irca olunur. İnsan konuşur; fakat konuşmadan da var olabilir. Susar; fakat susarak kaybolmaz. Bu hâl, çevrede bir güven hissi oluşturur. Çünkü burada talep yoktur. Kişi burada gittikçe sadeleşecektir.
Sadeleşen ilişkide roller erir. Kimse kimseye bir şey ispat etmez. Burada sahne yoktur. İnsanlar yan yana durur; fakat birbirlerinin alanına girmez. Bu mesafe soğukluk üretmez. Aksine, gerçek yakınlık bu mesafeden de doğar. Bu yakınlık, dramatik değildir. Dramatik olan, hâlâ bir etki beklentisi taşır. Buradaki yakınlık samimidir. Samimi yakınlık, histrionik yapının en zorlandığı alandır. Çünkü burada gösterilecek bir şey yoktur. Gösterilecek bir şey olmayınca, kişi ilk kez sadece kendiyle kalır. Kendiyle kalmak, yalnızlık gibi yaşanmaz. Yalnızlık, dış kalabalığın çekilmesidir. Burada yaşanan şey, kalabalığın içeriden çekilmesidir. İçeride kalabalık dağıldığında, tekillik ortaya çıkar. Tekillik, yalıtılmışlık değildir. Tekillik, varlığın sade hâlidir. Bu sade hâlde insan, geçmişte kendini tanımladığı etiketleri gevşetir. “Ben buyum” cümlesi önemini yitirir. Yerine “şu an buradayım” hâli gelir. Bu hâl, esneklik üretir. Esneklik, sahne değiştirme becerisi değildir. Esneklik, iç hareketin doğal akışıdır.
Bu noktada histrionik yapı artık bir tehdit oluşturmaz. O, yalnızca bir ihtar gibi durur
İnsan, bu safhada dünyayla kavga etmez. Dünya olduğu gibidir. İnsan da olduğu gibidir. Bu iki “olduğu gibi” hâlinin karşılaşması, bir uyum üretir. Bu uyum, heves değildir. Heves de hâlâ bir sahne duygusudur. Burada daha ağır bir hâl vardır: yerinde olma.
Yerinde olan insan, ne ileri atılır ne geri çekilir. Yer, bulunacak bir şey değildir. Yer, durulacak bir şeydir. İnsan durduğunda, nefsin uzun yolculuğu kendi hükmünce başka bir evreye girer.
Bu evrede anlatılacak olan artık davranış değildir; varlık hâlidir. Bu hâl, dile zor sığar. Çünkü dil, ayrım üretir. Burada ayrımlar çözülmeye başlar. Çözülme, kaybolma değildir. Çözülme, yüklerin bırakılmasıdır. Yükler bırakıldığında insan, ilk kez kendini bir hikâyenin muylak öznesi gibi hissetmez. Hikâye vardır, fakat ıtlak yoktur. Itlak olmayınca sahne de gerekmez.
Bu yerleşimde insan, artık kendi duygularını bir delil gibi taşımaz. Acı, sevinç, kırılma ya da coşku; hiçbiri kimliği ispatlamak için kullanılmaz. Duygu, burada bir olay değil, bir akıştır. Akış, tutulmaz. Tutulan her şey sahneye dönüşür. Histrionik yapı tam da tutma noktasında başlamaktadır, ama bırakma noktasında da çözülür.
İncelme sürecinde insan, zaman zaman kendini kaybolmuş gibi hissedebilir. Eski kimlikler çözülmüş, yenileri henüz teşkil olmamıştır. Bu aralık, en zor aralıktır. Çünkü burada tutunacak bir suret yoktur. Suret yokluğu, sahneye alışmış yapı için ürkütücüdür. Fakat bu ürküntü bir tehdit değil, bir geçiştir. Geçişte kalan insan, yeniden sahne kurma teklifleriyle karşılaşabilir. Dünya bu teklifleri bolca sunar. Görünürlük düzenleri, kimlikler, roller, başarı anlatıları. Bunların her biri, yerleşimsizliğe hızlı çözümler vadeder. Fakat bu çözümler geçicidir.
Bu noktada insan, yalnız kalmaktan korkmaz, ve korkmamalıdır.. Yalnızlık, sahnesizliğin ilk yanlış okumasıdır. Burada yaşanan şey yalnızlık değil, tekilliktir. Tekillik, varlığın sade hâlidir. Bu sadelikte insan, artık kendini süsleyemez. Süslenecek vitrin yoktur. Vitrin yok olduğunda değer de yok olacak sanılır. Oysa değer, vitrine ihtiyaç duymaz. Değer asıl şimdi oluşacaktır.
Bu sade hâlde insan, çevresi için de bir alan açar. Bu alan, öğüt vermez, yönlendirmez, parlatmaz. Sadece durur. Durmak, başkaları için şaşırtıcıdır. Çünkü sahneye alışmış olanlar, duruşu zayıflık sanabilir. Oysa burada duruş, içteki yerleşimin doğal sonucudur. Bu duruş, talep etmeden etki eder. Etkisi olan bu hâl, bulaşıcıdır. Gürültüyle yaşayanlar için rahatsız edicidir; fakat bu rahatsızlık bir saldırı olarak algılanabilse de aslında sadece bir çağrıdır. Bu çağrı, histrionik yapının ve benzer bozukl yapıların ötesinde bir ihtimali işaret eder.
Dikkatle düşünülmesi gerekir ki, Histrionik kişilik bozukluğu, hayal ve temsil yetilerinin serserileştiği, kişinin asli bir zeminde durmamasından kaynaklı olarak haricen zemin aradığı, ve aradığı zemini sahnesel manzaralarla unutup kendisini kaybettiği bir çocukluk halidir. Bu çocukluk hali, ancak asli zemine ayak basınca kuvvet ve metanete dönüşür ve yetkin surette sıhhate erer. Bunun ise üçlü topografideki Ben (ego) bölgesinin gelişimiyle hasıl olması imkan dahilinde değildir.
İnsanın yerleşmesi gereken asli yeri, kendi Cevheri’dir; bu cevher, ancak kendi İsmi esasında Kendi olur, ve Kendi itibariyle Ben olarak ayağa kalkar.
Histrionik kişilik bozukluğu, tüm diğer bozukluklarda da olduğu gibi, Cevher’i İsim eksikliği ve Cevher’i İsim esasındaki topografi eksikliği ile malüldür.
Çare, Cevher’i İsmin tahakkuku, ve üçlü topografiyi tamamen aşmaktır.
