Bu yazı, insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin neden sanıldığı kadar doğrudan işlemediğini bazı yönlerden anmak için hazırlanmıştır.

Söze birden başlayalım.

İnsan çoğu zaman kendisini yaşadığını düşünür; fakat yaşadığı şeyi aynı anda yorumlar, düzeltir, savunur, bastırır ve yeniden adlandırır. Kendine dönüş bu yüzden hazır bir iç netliğe varmakla başlamamaktadır. Bunu anlamak gerekir. Kendine dönüş daha çok, insanın kendi içinde kurduğu katmanları fark etmesiyle başlar. Ve İnsan kendisine bakarken çoğu zaman yalın hâlini görmez. Gördüğü şey, geçmişten gelen anlamların, alışkanlıkların, korkuların, beklentilerin ve iç savunmaların oluşturduğu bir temsildir. Bu yazıda bu durum biraz açılmaktadır.

Şimdi; kişi “ben” dediğinde, çoğu zaman bu temsilin içinde konuşur. Kendisini hissederken bile yalnızca o anın duygusunu taşımaz; geçmişten kalmış kırgınlıklar, erken yaşta kurulmuş kabuller, çözülmemiş beklentiler ve adını koyamadığı incinmeler bugünkü duyguya karışır. Bu yüzden insanın iç dünyasında beliren birçok şey, ilk göründüğü yerden daha eski bir kaynağa da bağlıdır. Bunu akılda tutalım.

İşte bu dolaylı yapı insanın bütün tecrübesini etkiler. Yaşanan her olay, ortaya çıktığı anda yorumlanır olur. Zihin onu eski bir deneyimle ilişkilendirir, ona bir anlam verir, onu bir yere yerleştirir. İnsan çoğu zaman olayın kendisiyle temas ettiğini sanır; aslında olayın kendi içindeki karşılığıyla yaşar. Bu karşılık zamanla gerçekliğin yerini alabilir. Bir bakış küçümseme gibi, bir sessizlik terk edilme gibi, bir gecikme değersizlik gibi hissedilebilir. O an yaşanan şey ile içte büyüyen anlam aynı yerde durmaz; fakat insan bu farkı hemen de seçemez. Kendini tanıma zorluğu biraz da buradan gelir.

İnsan kendisini ne kadar çok tanımlarsa, kendisine o kadar yaklaştığını düşünebilir. Tanım her zaman bir sabitleme taşır, bu nedenle. Ama canlı olanı belirli bir kalıba yerleştirir bu. İnsan kendisini sürekli aynı cümlelerle anlattığında, bir süre sonra o cümlelerin arkasında hareket eden şeyi göremez olur. “Ben böyleyim” demek bazen açıklık verebilir, ama bazen de insanın kendi değişimini, çelişkisini ve iç karmaşasını görmesini geciktirir. Bu gecikme yalnız zihinsel düzeyde de yaşanmaz. Duygular da aynı dolaylılık içinde şekillenir. Mesela bir kırgınlık yalnız bugüne ait olmayabilir. Bir öfke yalnız karşıdaki kişinin sözüyle açıklanamayabilir. Bir korku, görünen nesneden daha eski bir yükü taşıyor olabilir. İnsan bugünkü bir olayda geçmişin sesini duyduğunu fark etmediğinde, duygusunu olduğundan daha kesin sanır. Tepkisi büyür, hükmü büyür, içindeki sıkışmayı dış dünyanın kusuru gibi okumaya başlar olur.

Bu yüzden insanın kendisine ulaşamaması basit bir bilgisizlik meselesinden daha derin bir yerde duruyor.

İnsan bazen kendi içinde olan biteni bilir gibi görünür, hatta onu uzun uzun anlatabilir. Yine de asıl temas kurulmamış olabilir. Çünkü anlatmak, her zaman görmek anlamına gelmez. Kişi kendi yarasını, korkusunu ya da öfkesini kelimelere dökebilir; fakat o kelimeler bazen yüzleşmeyi kolaylaştırmak yerine geciktirir. İnsan kendisini anlatırken bile kendisinden saklanabilir, bu sebeple.

Bu saklanma kaba bir inkâr şeklinde yaşanmak zorunda değildir. Bazen çok düzgün açıklamalarla, incelmiş analizlerle, olgun görünen cümlelerle çalışır. İnsan bir duygusunu o kadar iyi anlatır ki, o duygunun kendisiyle yüzleştiğini sanır. Halbuki yüzleşme, duyguyu tarif etmekten daha fazlasını ister. İnsan o duygunun hangi yükü koruduğunu, hangi arzusunu sakladığını, hangi korkuya hizmet ettiğini de görmek zorundadır. Ama ne kadar?

İç ses melesesi burada belirleyici. Biliyoruz ki insan içinden gelen sesi kendisine ait ve güvenilir saymaya yatkındır. O ses çok yakından geldiği için saf görünür. Fakat iç ses çoğu zaman tek bir kaynaktan doğmaz, bu unutularak. İç ses, aileden, kültürden, geçmiş deneyimlerden, korkulardan, arzudan, utançtan ve beklentilerden oluşan karışık bir akış hâlinde de konuşur. Kişi bu karışımı ayırt edemediğinde, içinden gelen her yönelişi kendi hakikati gibi kabul eder.

Zihin de benzer şekilde işler. İnsan düşündüğü şeyi çoğu zaman kendi ürettiği bir hakikat sanıyor. Halbuki zihinde dolaşan birçok düşünce, daha önce kurulmuş kalıpların tekrarından oluşur. Bu tekrar mekanik görünmez; hatta kişiye son derece özgün de gelir. Ama bu özgünlük hissi de yanıltıcı. İnsan aynı korkuları farklı cümlelerle tekrar eder, aynı sonuçlara farklı yollarla varır, aynı iç hükmü değişik gerekçelerle korur, olan daha çok budur. Ve böylece zihin bir keşif alanından eski şemaların yankılandığı dar bir alana dönüşür.

Bu daralma dışarıdan kolay fark edilmez. Kişi hâlâ çalışır, üretir, ilişki kurar, karar verir.; hayatı işlevselbiçimde devam eder. Fakat içeride ince bir sıkışma vardır büyüyen. Seçenekler çoğalmış olsa bile insan onları gerçekten işleyemez. Yeni bir yol görünse de eski korku onu hemen kapatır. Yeni bir ilişki imkânı doğsa da eski bir incinme onu tehdit gibi okur. Ve insan kendi zihninin dar alanını güvenli bir dünya sanır.

İç ses bu dar alanda çoğu zaman bir yargı mekanizmasına dönüşür. Sürekli ölçen, karşılaştıran, suçlayan, sınıflandıran.. Kişi kendisini bu sesin hükmüyle değerlendirir. Bu sesin içinde bazen vicdan vardır; bazen de geçmişten kalmış bir değersizlik duygusu, cezalandırıcı bir korku ya da kendini sürekli temize çıkarma isteği. Bu ayrım yapılmadığında insan kendi içinde belirsiz yasaları olan bir mahkeme taşımaktadır. Hükmü sürekli veren, fakat ölçünün, kaynağın, asıl sebebin, asıl ayrımın çoğu zaman belirsiz ve saklı kaldığı..

Kendine yaklaşmanın ilk ciddi adımı, insanın düşüncesiyle arasına küçük bir mesafe koyabilmesidir. Bumesafe düşünceyi bastırmak için kurulmaz. Bastırılan şey kaybolmaz; çoğu zaman daha dolaylı ve daha güçlü biçimde geri döner çünkü. Mesafe, düşünceyi görünür kılabilir. Ama insan bir düşüncenin geldiğini, bir duygunun yükseldiğini, bir korkunun kendisini yönlendirmek istediğini fark ettiğinde, artık onunla bütünüyle özdeşleşmez. Onu izleyebilir, tartabilir, nereden geldiğini sorabilir, ama özdeşleşemez.

Fakat bu izleme hâli iç sesi susturmaya yetmez. Ona körü körüne teslim olmayı gerektirmese de. İnsan kendi içinde beliren şeyi bir veri gibi karşılayabilir. “Bende bu var” diyebilmek, “bu beni bütünüyle tarif eder” demekten daha geniş bir imkân açar. İçerideki ses duyulur, fakat hüküm makamına çıkarılmaz. Böyle olursa zihin yeniden hareket kazanır; eski kalıpların baskısı azalır, yeni bağlantılar kurulabilir.

Ayrıca bu izleme hâli insanı kendi taşıdığı yüklerle de karşı karşıya getirir. Çünkü benlik dediğimiz yapı, yalnız kişinin seçtiği şeylerden oluşmaz. İnsan doğduğu andan itibaren kendisine bırakılmış anlamları, beklentileri, korkuları ve yönelimleri taşır. Bunların bir kısmı o kadar erken yerleşir ki yabancı görünmez. Kişi kendisine ait olmayanı kendi doğası sanır. Böylece yük ile benlik birbirine karışır. Bu karışım insanın en görünmez bağımlılıklarından biridir. Kişi, taşıdığı şeyi kendisi zannettiğinde ondan ayrılmayı özgürleşme gibi yaşamaz; kendisini kaybediyormuş gibi hisseder. Zarar veren bir ilişki biçimi mesela, sürekli tekrar eden bir korku, kendini değersiz hissettiren bir iç ses ya da her durumda savunmaya geçen bir tutum, kimliğin parçası hâline gelebilir. İnsan bunların kendisine zarar verdiğini bilse bile onları bırakmakta yine de zorlanır; çünkü onları bırakmak, şimdiye kadar kendisini açıklayan zemini kaybetmek gibi de gelir.

Bu çözülme başladığında ilk duygu çoğu zaman rahatlama olmaz. İnsan önce eksiklik hisseder. Eski açıklamalar gevşer, eski gerekçeler inandırıcılığını kaybeder, yıllardır kullanılan savunmalar aynı gücü taşımaz. Bu yüzden kendini tanıma süreci ilk bakışta düzenli bir toparlanma gibi yaşanmayabilir; dağılma, belirsizlik ve huzursuzluk hissi öne çıkar. Bastırılmış olan görünür hâle gelir. Ertelenmiş olan geri döner. Unutulmuş sanılan şey başka bir ilişkide, başka bir öfkede, başka bir korkuda yeniden konuşur. Tekrar eden iç temalar bu yüzden önemlidir. İnsan farklı kişilerle aynı kırılmayı yaşıyorsa, farklı ortamlarda aynı savunmaya dönüyorsa, farklı konularda aynı korkuya yakalanıyorsa, orada rastgele bir olay dizisi bulunmayabilir.. İç yapı çözülmemiş olanı tekrar üretiyor. Bu tekrar görüldüğünde yükün niteliği değişiyor. Artık yalnız bir duygu ya da tekil bir olay olarak kalmıyor; bir yapı oluyor. İşte bu yapı görünür olduğunda, onunla ilişki kurma biçimi de değişir.

Bu değişim insanı kendi geçmişiyle daha dürüst bir ilişkiye çağırmak içindir. Geçmiş, hatırlanan olayların toplamını aştığı için; bugünkü bakışı, bugünkü korkuyu, bugünkü beklentiyi şekillendiren iç örgüye dönüşmelidir.İnsan geçmişini suçlamak için hatırlamaz; taşıdığı yükün adını koymak için hatırlar. Çünkü adı konmayan yük, çoğu zaman kader gibi yaşanır. Adı konduğunda ise insanın önünde yeni bir hareket alanı açılacaktır, yeni bir mekan.

Bu hareket alanında insanın sınırla ilişkisi de dönüşür. İnsan daraldığı yerde çoğu zaman gerçek bir tehlikeyle karşılaştığını sanıyor ama halbuki bazı daralmalar, alışılmış alanın dışına çıkma ihtimalinden doğmaktadır. İnsan genişleyebileceği yerde korkar, hareket edebileceği yerde kendisini sabitler. Korku burada yalnız kaçınılacak bir duygu olarak da kalmaz; neyin korunduğunu, neyin tehdit sayıldığını, hangi alışkanlığın güvenlik adı altında saklandığını gösteren bir işaret hâline gelir.

Korkuyla kurulacak ilişki bu yüzden incelik ister. Korkuyu yok etmeye çalışmak ise onu başka biçimlerde geri çağırabilir.

Ona bütünüyle teslim olmaya gelince, bu insanın hareket alanını bu sefer başka anlamda ve bu sefer daha fazla daraltır. Daha sağlıklı olan, korkunun içinde bir süre durabilmektir. İnsan hangi durumda korktuğunu, bu korkunun neyi savunduğunu, gerçekten bir tehlikeye mi yoksa eski bir alışkanlığa mı bağlı olduğunu fark etmeye başladığında ise, sınır sabit bir duvar gibi görünmez. Daha çok anlaşılması ve girilmesi gereken bir eşik hâline gelir.

Her eşik aşılmak için gelmez. Bazı sınırlar korunur, bazıları zamanla genişler, bazıları da insanın olgunlaşmasıyla kendiliğinden çözülür. Sabırsızlık bu süreçte yeni bir kırılma üretmeden, kişi hazır olmadığı bir alana kendisini zorla ittiğinde, geri çekilme ihtiyacı ise büyür. Bu yüzden ilerleme hızla ölçülemez zaten. İ

Korkunun içinde durabilmek, insanın kendisini yoklamasını sağlar. Bazı korkular gerçek bir sınırı hatırlatır; bazıları yalnız eski bir düzenin korunmasını ister. Bazıları insanı acele bir karardan sakındırır; bazıları da yıllardır ertelenen bir açıklığa yaklaşmanın sarsıntısını taşır. İnsan bu ayrımları hemen yapamaz. Fakat korkuyu dinlemeyi öğrenirse, onun yalnız engelleyen bir güç olmadığını, bazen iç haritanın en hassas yerini gösterdiğini fark eder. Bu gösterge alanında nelerin görünüre çıktığını görmek lazımdır.

Benlik çözülmeye başladığında insan kendisini kaybediyormuş gibi hissedebilir. Çünkü şimdiye kadar “ben” dediği şeylerin bir kısmı düşünce, duygu, hatıra, korku ve beklentilerin geçici bir düzeni olarak görünmeye başlar. Bu görünürlük sarsıcıdır. Kişi kendisini sabit bir merkez gibi yaşamak ister; fakat iç dünya sürekli hareket etmektedir. Duygular yükselip ve söner, düşünceler gelir ve geçer, anlamlar kurulur ve çözülür. İnsan bu hareketi inkâr ederse kendisini katılaştırır; ama onu gözlemledikçe daha esnek bir varoluşa yaklaşır. Bu esneklik kontrol hissini zayıflatabilir. İnsan her şeyi belirleyemeyeceğini, içindeki her sesi yönetemeyeceğini, her duyguyu hemen açıklayamayacağını fark eder. İlk bakışta bu bir güç kaybı gibi görünür. Fakat zamanla daha sahici bir açıklığa dönüşür. İnsan kendisini sürekli düzeltilecek bir proje gibi görmekten uzaklaştığında, iç hayatına daha sakin bakabilir. Kendini yargılamak yerine kendini görmeye başlar.

Kendini görmek, insanın bütün savunmalarından bir anda kurtulması anlamına gelmez. Eski tepkiler yine ortaya çıkacaktır.. Eski korkular bazen aynı güçle geri dönecektir.. Eski kimlik cümleleri kendini yeniden kabul ettirmeye çalışacaktır. Fakat artık bunların hükmü eskisi kadar mutlak kalmaz. İnsan, içinden geçen şeyin kendisini bütünüyle tarif etmediğini anladıkça, onunla birlikte yaşayabilecek bir mesafe kazanır.

Bu noktada insanın kendini kurma çabası farklıdır. İnsan kendisini tanımlayarak güven bulmak isteyen bir canlı. Fakat her tanım aynı zamanda bir kaçış alanına dönüşebilmektedir ve insan kendisi hakkında güçlü bir hikâye kuranilmektedir, çoğun yaptığı budur, sonra da o hikâyenin içinde yaşamaktadır. Bu hikâye gelişim, özgürleşme, yüzleşme ya da sahihlik diliyle kurulabilir, her şekle girebilir. Ama yine de insan mevcut hâlini görmek yerine ulaşılması gereken bir benlik imgesinin peşinde koşuyorsa, arayışın kendisi yeni bir uzaklaşma biçimidir.

Bu yüzden bazen en zor hareket hâlâ durmaktır. Durmak, insanın kendisi hakkında yeni bir hikâye üretmeyi ertelemesi demektir. O anda hazır anlamlar azaltmak. Kişi ne olduğunu, ne hissettiğini, neye yöneldiğini hemen adlandıramayabilir, bunu anlamak. Bu açıklık evet ürkütür; fakat kendine dönüş çoğu zaman bu açıklıkta başlar. İnsan kendisini kurmaya ara verdiğinde, kendisinden kaçmak için kullandığı katmanları da görmeye başlar.

Kendini geliştirme isteği bile bu kaçışa hizmet edebilir, bunu düşünmek lazımdır.

İnsan daha iyi bir benlik imgesi kurup, daha tutarlı, daha güçlü, daha dengeli bir hâle ulaşmak istediğinde.. Bu istek bütünüyle yanlış sayılmaz; fakat mevcut hâli sürekli reddeden bir hedefe dönüşürse bu, insan kendi gerçeğine yaklaşamaz. Kendi hâlini görmeden kurulan her ideal, içeride yeni bir baskı üretecektir, bu sebeple.. İnsan bu baskıyı olgunluk sanabilir, hatta onu ahlaki bir ciddiyet gibi taşıyabilir. Ama hâl, her zaman böyle değildir.

Gerçek temas daha sade bir yerdedir. İnsan önce kendisini anlatan büyük cümleleri biraz geri çekince… İçinde neyin gerçekten canlı, neyin alışkanlık, neyin savunma, neyin korku olduğunu yokladığında..

Bazen aynı soruya tekrar tekrar dönmek gerekir. Bazen cevap yerine yalnız daha iyi bir soru lazımdır. İnsan kendisini zorla inşa etmeyi bıraktıkça, içte olanı daha az bozarak görmeye başlar.

Fakat yine de bu hal dairesinde benliğin çözülmesi bir yok oluş duygusu uyandırabilir. Çünkü iinsan kendisini taşıyan eski anlamların zayıfladığını hisseder. Ne olduğu, ne istediği, neden böyle davrandığı eskisi kadar açık görünmez olur. Bu belirsizlik ürkütücü de gelebilir, çünkü kişi uzun süre kendisini belirli tanımlar üzerinden ayakta tutmuştur. Bilinen tanımlar gevşediğinde, varlığın kendisi de sarsılıyormuş gibi hissedilir. İşte bu sarsıntının içinde yeni bir algı alanı da var. İnsan kendisini sabit bir merkez olarak yaşamak yerine bir hareket alanı olarak deneyimlemeye başladğında bulur bunu.

Bu yeni zemin dış dünyayla ilişkiyi de değiştirmeye yarar. İnsan dışarıyı kendi iç boşluğunu dolduracak bir yer gibi kullanmaya daha az ihtiyaç duyar böyle. Başarı, ilişki, takdir, hareket ve meşguliyet, içeride eksik kalan teması bütünüyle telafi edemez. Kişi bunu gördükçe dış dünya yine önemini korur; fakat iç boşluğun sürekli üzerine yıkıldığı bir alan olmaktan da çıkar. Temas daha sakin, daha ölçülü, daha az yanılsamalı bir hâl alır. Eski yapılar yine de bütünüyle kaybolmaz. Eski tepkiler bazen aynı güçle döner. Eski korkular kendini yeniden hatırlatır. Eski kimlik cümleleri güvenli bir yere çağırır. Fakat insan artık onların tümünü kendi kaderi gibi yaşamaz. İçinde bir şeyin belirmesi, onun hemen uygulanması gerektiği anlamına gelmez. Bir düşünce gelir; insan onu tartabilir. Bir duygu yükselir; insan onunla oturabilir. Bir korku bastırır; insan onun işaret ettiği eşiğe bakabilir. Bu yeni zeminde, seyredilecek şeyler daha dikkatlidir. Zeminler arası geçişler ile, kendi manalarına uygun surette bunlar, dönüşümü getirir. Anlalışlması gereken şey, insanın ne zaman hareketli, ne zaman sabit olduğu kadar, ne ile hareketli, ne ile sabit olduğudur; ve nihai olarak neyi taşıyacağına, kendisine neyin yakışacağına bir daha bir daha bakmasıdır.

Kendine dönüş, kesin bir sonuca varmakla tamamlanmaz bir şeydir. İnsan kendisine yaklaştıkça sadeleşir; bu sadelik hiçbir zaman asli katmanları yok etmez, ama insanın o katmanlarla daha az karmaşık suretteki savunmayla durmasını sağlar. Bu görüş bazen rahatsız etse de, bazen hafifletir, bazen de uzun süre belirsizlikte tutabilir. Fakat tahkikte açığa çıkan şu şey çok önemlidir: insanın asıl imkânı, kendisi hakkında kurduğu her yapıya inanmak zorunda olmadığını fark etmesindedir.

O zaman insan kendisiyle ilk defa mutlak bir açıklık içinde karşılaşmaya fırsat yaratır; kendisinden kaçmayı yavaş yavaş bırakır. Ama iş bu kadarla da değildir… Bu bir başlangıç bile değildir.