1.

İnsan yaşamı yalnızca dış dünyada olup bitenlerden ibaret değildir. İnsan, bir yandan görünen dünyada yaşayan, ilişkiler kuran, çalışan, konuşan ve kararlar alan bir varlık iken; diğer yandan görünmeyen bir iç dünyaya da sahiptir. Bu nedenle insan hayatını anlamaya yönelik hemen bütün köklü düşünce gelenekleri, insan varoluşunu iki temel boyut üzerinden ele alır: dışsal olan ve içsel olan. Dışsal olan, insanın davranışlarıyla, ilişkileriyle ve toplumsal görünürlüğüyle ilgili alandır; içsel olan ise insanın görünmeyen tarafını, yani ruhsal ve bilinçsel yapısını kapsar. Bu ayrım, klasik düşünce geleneğinde zahir ve batın olarak ifade edilir. Zahir, insanın dünyaya dönük yüzüdür; batın ise insanın kendi içine doğru açılan tarafıdır. Fakat içsel yaşam da kendi içinde yekpare değildir. İnsan iç dünyası, en az iki farklı katmanı daha içinde barındırır. Bunlardan biri psikolojik katmandır; diğeri ise daha derinde bulunan ilahi katmandır.

Psikolojik katman, insanın nefsî dünyasını ifade eder. Hatıralar, arzular, korkular, bastırılmış duygular, alışkanlıklar ve kişilik yapılanması bu düzeyde yer alır. Modern psikoloji büyük ölçüde bu alanı inceler. İnsan davranışlarının önemli bir kısmı da bu psikolojik katmanın etkisi altında şekillenir. Bu katman oldukça hareketlidir; kişinin yaşam öyküsüne, travmalarına, beklentilerine ve bilinçdışı süreçlerine bağlı olarak sürekli biçim değiştirir.

Bugün insan içselliği dendindiğin en yaygın şekilde anlaşılması ve ilk bakışta teşhis edilmesi gereken katman, psikolojik katmandır. Çünkü insanlar, özellikle bugün, genel olarak psikolojik varlıklardır.

İçsel yaşamın ikinci katmanı ise bundan farklı bir mahiyete sahiptir. Bu katman, insanın fıtrî veya ruhanî yönüyle ilgilidir. Taarruf geleneğinde bu alan çoğu zaman ruh, sır veya kalp gibi kavramlarla da ifade edilir. Bu katman, insanın yaratılışına yerleştirilmiş olan daha asli bir yönü temsil eder. Burada söz konusu olan şey, psikolojik süreçlerden farklı olarak, insanın varoluşuna ait daha temel bir imkan ve istikamettir.

Bu katman, dünya hayatı itibariyle kaybedilen ve sonra yeniden elde edilmesi için bedel isteyen bir bölge ve zemindir.

İçsellik açısından bu iki katmanın birbirine karıştırılması, insanın iç dünyasını anlamada ciddi yanılgılara yol açabilir. Çünkü psikolojik alan ile ilahi alan aynı şey değildir. Psikolojik olan çoğu zaman kişisel geçmişin, arzuların ve korkuların etkisi altındadır; ilahi olan ise insanın fıtratına ait daha derin bir doğrultuyu temsil eder. Bu nedenle içsel tecrübelerin kaynağını ayırt edebilmek, hem psikolojik hem de taarrufi düşüncenin en önemli meselelerinden biridir. Özellikle kişinin kendisine yönelmesi itibariyle.

Şimdi; rüyalar bu içsel katmanların izlerini taşıyan tecrübelerden biridir. İnsan rüya gördüğünde, çoğu zaman bilinçli zihnin kontrolünden kısmen sıyrılmış bir içsel sahneyle karşılaşır. Bu sahnede psikolojik katmanın unsurları sıklıkla görünür hale gelir. Günlük hayatın etkileri, bastırılmış duygular, korkular, arzular veya zihinsel gerilimler rüyalarda sembolik biçimlerde ortaya çıkabilir. Ancak bazı gelenekler, rüyaların yalnızca psikolojik süreçlerin ürünü olmadığını da kabul eder. Taarruf istikametinde rüyaların bir kısmının daha derin bir kaynağa dayanabileceği kabul edilmiştir. Fakat burada çok önemli bir şart vardır: rüyanın bu daha derin katmandan gelmesi, ancak insanın kendi varoluşuyla sahih bir temas kurabilmesi durumunda mümkün olabilir.

Başka bir ifadeyle, rüyanın ilahi bir anlam taşıyabilmesi için rüyayı gören kişinin sahih insan olma yönünde belirli bir dönüşümden geçmiş olması gerekir. Sahih insan, fıtratına uygun yaşayan, iç dünyasında belirli bir arınma ve düzen kurabilmiş olan kişidir. Böyle bir insanın iç dünyasında psikolojik karmaşalar azalır ve insanın daha derindeki yönüyle temas kurma imkanı ortaya çıkar.

Bununla birlikte, bu ihtimalin varlığı rüyaların kolayca güvenilir bilgi kaynakları olarak görülmesini de ihtiyatlı kılar. Çünkü rüya epistemolojik açıdan son derece ihtiyatlı ele alınması gereken bir alandır. Bunun nedeni rüyanın kaynağının kesin biçimde ayırt etmenin güçlüğüdür. Bu güçlüğün en temel nedeni, İnsan psikolojisinin ilahi tecrübeyi taklit edebilecek kadar güçlü sembolik üretim kapasitesine sahip olmasıdır. Bu nedenle rüyalar üzerinden büyük hayat kararları almak, klasik düşünce geleneklerinin önemli bir kısmında sakıncalı görülmüştür. Taarruf geleneğinde dahi rüyaların bireysel bir tecrübe olarak değerlendirilmesi, fakat hayatın yönünü belirleyen kesin bilgi kaynakları olarak kullanılmaması gerektiği sıkça vurgulanırken, bu hususun hayli açık şekilde özen isteyen meseleler ihtiva ettiğini anlamak zor olmamalıdır.

Nitekim insanın kendi iç dünyasını yorumlama kapasitesi de sınırlıdır. İnsan çoğu zaman kendi arzularını, korkularını veya beklentilerini hakikat olarak yorumlama eğilimindedir. Bu nedenle rüya yorumunda acelecilik, kişinin kendi iç dünyasında yeni yanılgılar üretmesine yol açabilir.

Zira insan, kendi iç dünyasının tamamını kolayca tanıyabilen bir varlık değildir. Bu nedenle içsel tecrübeler, özellikle rüyalar, insan için birer araştırma alanı olabilir; fakat doğrudan bilgi kaynağı olarak kullanılmaları çoğu zaman insanı hakikate götürmeden kendi içsel yanılsamalarına ulaştırabilir. Bu yüzden rüya meselesi, hem psikolojik hem de taarufi açıdan dikkatli bir ayrım bilinciyle ele alınmalıdır. Rüyayı bütünüyle değersiz saymak da, onu mutlak hakikat kaynağına dönüştürmek de aynı ölçüde sorunludur; bu sebeple. Asıl mesele, insanın kendi iç dünyasındaki katmanları ayırt edebilme ve bu alanla temas kurarken epistemolojik bir ihtiyat geliştirebilmesidir. Bu doğrulduta hareket edilirse, insan kendini daha iyi tanıyabilir, sınırlandırabilir, ve elvette insan kendini tanıdıkça da, rüyaların da hangi katmandan geldiğini daha doğru değerlendirme imkanına sahip olur. Ancak bu yol, kısa bir yorum becerisinden çok daha fazlasını gerektirir. Bu yol, insanın kendi varoluşuyla kurduğu ilişki içinde kendiyle tanışması, yüzleşmesi ve hatta belki dönüşmesini gerektirir.

2.

Unutmamak gerekir ki özellikle bugün için geçerli olan, insanın içsel yaşamın ilk katmanı olarak psikolojik düzeyi kabul etmektir. Bu hem genel evrensel birey düşüncesi açısından, hem de günümüz asılsız kaynaklara beslenip yaşama biçimimiz bakımından anlaşılması gereken bir kabul olmalıdır.

İnsan bireyi, dünyaya doğumu sonrasında psişik mekanizmalarla tasvir ettiği psişik faile düşer; ve bu fail, esasen içsellik açısından tersyüzdür; bulanıktır, ve kapatılmıştır. Hakiki bir içi yoktur.

Hakiki bir iç, ancak kişinin bir içli fail olması halinde düşünülebilir. İç’li fail teşkili ise, psişik dinamikleri aşan bir emek ister ki, bu hayli nadir bir başarıdır; ve doğal, yani doğ’uşa bizatihi dayanan ve bunu muhafaza eden bir insan olmaya bağlıdır.

Diğer yandan asılsızlıklarla dolu çevre alem içinde insanı asli faile sevkedecek kaynakları bulmak ve bulunsa dahi peşinden gitmek de zordur ve nadir olarak başarılır. Bu nedenle en yaygın insan türü, psikolojik birey olarak insandır. Yani insan içselliği en yaygın şekilde psikolojik içselliktir. Ve bu katman, genel olarak ve basit şekilde söylersek, insanın kişisel geçmişi, arzuları, korkuları, alışkanlıkları ve bilinçdışı süreçleriyle şekillenir. Modern psikoloji büyük ölçüde bu alanı incelemiştir. Özellikle Sigmund Freud insan davranışlarının önemli bir kısmının bilinçdışı süreçler tarafından yönlendirildiğini ortaya koyduğu malumdur ve ve bu yaklaşım hayli önemlidir. Freud’a göre insan içselliğinin görünür kısmı, yani bilinçli tarafı, onun yalnızca küçük bir bölümünü oluşturur. Asıl belirleyici olan ise bilinçdışı alandır. Ve bu nedenle Freud bu alanı alabildiğine göz önüne getirmekle bu hususta önemli ve dikkat çekici bir pencere açmıştır. Psikolojik katman itibariyle Freud’un açtığı pencereyi gözardı etmemek gerekmektedir.

Psikanalitik kuramlara göre bu bilinçdışı alanda bastırılmış arzular, çözülmemiş çatışmalar ve erken dönem yaşantıların bıraktığı izler yer alır. İnsan çoğu zaman bu içeriklerin farkında değildir; fakat bu içerikler davranışlarını, duygularını ve hatta düşünme biçimini dahi etkiler. Rüyalar da bu alanın kendini ifade ettiği sahnelerden biridir; ve bilinçdışını anlamada temel bir öneme sahiptir. Psikolojik bireyin rüya bölgesi, bu nedenle psikanalitik yaklaşım içinde önemlidir.

Freud’un rüya teorisinde rüya, bastırılmış arzuların sembolik biçimde ortaya çıktığı bir sahnedir. Bu nedenle rüyalar, çoğu zaman insanın bilinçli olarak kabul etmekte zorlandığı psikolojik içerikleri dolaylı biçimde ifade eder; bu sebeple.

Freud’un ardından gelen Carl Gustav Jung ise bilinçdışı kavramını daha farklı bir çerçevede ele almıştır. Jung’a göre insanın iç dünyasında yalnızca bireysel bilinçdışı değil, aynı zamanda kolektif bilinçdışı da bulunmaktadır. Kişisel bilinçdışı bireyin kendi yaşam öyküsünden kaynaklanırken, kolektif bilinçdışı insanlık tarihinin ortak sembollerini ve arketiplerini içerir. Jung’un bu yaklaşımı rüyaların yalnızca bireysel psikolojik süreçlerin ürünü olmadığını, aynı zamanda insanlık tarihinin derin sembolik kalıplarıyla da bağlantılı olabileceğini göstermiştir. Ancak Jung’un kendisi de rüya tecrübesinin doğrudan bir hakikat bilgisi olarak ele alınmasına ihtiyatla yaklaşmıştır. Çünkü insan kendi derin özüne ulaşmadıkça rüyalar çoğu zaman yine psikolojik mekanizmaların ve dışsal etkilerin yansımaları olarak kalır.

Yani, bu bakımlardan dahi içsel yaşamın psikolojik katmanı son derece hareketli ve değişken olduğunu anlamak lazımdır. İnsan bu katmanda yaşarken, çoğu zaman dış etkilerin ve dışa bağlı içsel etkilerin, ve kendi başına içsiz psişik dinamiklerin güçlü biçimde etkisi altındadır. Toplumsal beklentiler, kişisel korkular, bastırılmış arzular ve bilinçdışı savunmalar bu alanın dinamiklerini belirler. Bu düzeyde yaşayan bir insanın iç dünyası, çoğu zaman dış dünyanın etkilerine açık ve savrulmaya elverişli bir yapı da gösterir.

Fakat yukarıda söylediğimiz gibi ve taarruf itibariyle açık olduğu üzere insan iç dünyası yalnızca psikolojik katmandan ibaret değildir. İçsel yaşamın daha derin bir katmanı daha vardır. Bu katman, insanın fıtrî veya ruhanî yönüyle ilgilidir. Taarrufi zeminde bu alan çoğu zaman ruh, kalp veya sır gibi kavramlarla ifade edilmiştir. Burada söz konusu olan şey, insanın psikolojik süreçlerinden farklı bir varoluş yönüdür. Buna göre insan yalnızca psikolojik bir varlık değildir elbette; aynı zamanda yaratılıştan getirdiği bir fıtrat taşır. Fıtrat, insanın en asli yönünü ifade eder. Bu yön, insanın toplumsal koşullanmalardan, psikolojik savunmalardan ve kişisel arzuların karmaşasından daha derinde yer alır. İnsan bu yönüyle temas kurabildiğinde, iç dünyasında farklı bir düzen ortaya çıkmaya başlar. Ancak bu yön, bu istikamet, yukarıda da vurgulandığı ve başka yazılarımızda tafsilatıyla anlatıldığı üzere, basitçe elde edilebilen, fiili kılınabilen bir yön değildir. Bu yönün faal kılınabilmesi, sahih bir insan olmaya bağlıdır. Bu da aşmaya, dönüşmeye, ve bunların cehennemi bedellerine bağlıdır.

Yani, dikkat edilmesi gereken kestirmeden şudur: Sahih insan, iç dünyasını yalnızca psikolojik süreçlerin akışına bırakmamış olan insandır. Böyle bir insan, kendi iç dünyasında belirli bir ayıklık ve düzen kurabilmiştir. Bu düzen sayesinde insan psikolojik içeriklerle fıtrî yönü arasındaki farkı daha açık biçimde fark edebilir. Bu ayrımın yapılmadığı durumlarda ise insanın iç dünyası bütünüyle psikolojik düzeyde kalır. Bu durumda insanın içsel tecrübeleri, çoğu zaman dış etkilerin ve içsel gerilimlerin bir karışımı haline gelir. Kişi bu içerikleri kolaylıkla ilahi veya hakiki tecrübeler olarak yorumlayabilir. Oysa gerçekte söz konusu olan şey çoğu zaman psikolojik mekanizmaların sembolik ifadeleridir, ve diğer şeylerdir.

Bu nedenle içsel yaşamın hangi katmana dayandığı meselesi son derece önemlidir. Eğer insan ilahi veya fıtrî katmana fiilen dayanmıyorsa, içsel yaşamı büyük ölçüde psikolojik düzeyde kalır. Böyle bir içsel yaşam ise dışa bağımlı, değişken ve savrulmaya açık bir yapı gösterir; kendi içinde de çıkılması zor olan psişik dinamiklerin güdümü altındadır.

Bu noktada içsel yaşamın en önemli parçalarından olsan rüya tecrübesi de aynı ayrım içinde değerlendirilmelidir, dikkatle ele alınmalıdır. Eğer sahih zemine varılmamışsa veya bu doğrultuda ciddi emek isteyen yollara koyulmamışsa, rüyaların büyük bir kısmı psikolojik katmanın ürünü olarak anlaşılmalıdır. Çünkü insan ancak iç dünyasında daha derin bir düzen kurabildiğinde, rüya tecrübesinin farklı bir kaynağa dayanma ihtimali ortaya çıkabilir. Üstelik bu ihtimalin kendisi bile ihtiyatla ele alınması gereken bir durumdur.

Çünkü daha asli ve sahih, yani sadık rüya görme zeminine ulaşılsa bile, rüya yine de bir bilmecedir.

3.

Bu çerçevede genel rüya tasnifini şöyle verebiliriz:

Sadık rüya, hakikate işaret eden ve ilahi bir kaynağa dayandığı kabul edilen rüyadır. Bu tür rüyaların en önemli özelliği, sembolik olsa bile insanın iç dünyasında belirli bir açıklık ve sükûnet bırakmasıdır. Sadık rüyalar çoğu zaman yoğun bir psikolojik karmaşadan değil, daha düzenli bir içsel zeminden doğar. Bu arada ikinci bir tür rüya ise ilhamla bağlantılıdır. Bu tür rüyalar doğrudan bir hakikat bildirimi olmaktan ziyade, insanın iç dünyasında bir yöneliş veya işaret ortaya çıkarabilir. İlhamın rüyadaki tezahürü, çoğu zaman insanın içsel yönünü güçlendiren bir anlam taşıyabilir. Üçüncü tür rüya, psikolojik düzeye de uygun olan hadis-i nefs olarak adlandırılır. Hadis-i nefs, insanın kendi psikolojik dünyasının ürünü olan rüyalardır. Günlük hayatın etkileri, kaygılar, arzular, korkular ve zihinsel gerilimler bu tür rüyaların temel kaynağını oluşturur. İnsanların gördüğü rüyaların büyük bir kısmı da bu kategoriye girer. Sadık rüyanın ve ilhami rüyanın görülmesi, sahih emeğe bağlıdır. Sahih emek ise, aşmak ve dönüşmek yoluna girmek demektir; ayrıca kendi ferdiyetinin fatihi olmak ve sahih olmayan kaynakların ayırdına varmakladır. Aksi halde rüya en iyi ihtimalle hadis-i nefsi olacaktır ki, bu da günümüzdeki psikolojik kuramların çerçevesine yakın surette olandır. Daha fazla ayrıntıya girmeyeceğiz.

4.

Burada önemli bir noktanın daha çok dikkatli şekilde anlaşılması gerekir: Sadık rüya, sahih insanın dahi ihtiyatla okuması gereken bir şeydir. Sahih insanlar, rüyaya derhal dalmazlar.

Taarruf istikametlerinde içsel olgunluğa ulaşmış insanlar özenle tarif edilmiştir, ve bu tariflerin kendi içinde mertebeleri bulunur. Ancak bunların tamamı için genel şart, sahih insan olma şeklinde ifade edebileceğimiz genel bir zemine bağlanmıştır. Sahih insan ifadesi, yalnızca ahlaki bir olgunluğu değil, aynı zamanda insanın kendi varoluşuyla kurduğu ilişkinin belirli bir dengeye ulaşmasını ifade eder. Böyle bir insan, hem zahir hem batın yönlerini belirli bir uyum içinde taşıyabilen kişidir. Dış dünyadaki hayatı ile iç dünyasındaki yönelişler arasında belirli bir düzen kurabilmiştir. Sahih insan, bu bakımdan yalnızca dini pratikleri yerine getiren bir kişi de değildir. Sahih insan, iç dünyasında belirli bir ayıklık kazanmış olan insandır. Psikolojik içeriklerle fıtrî yön arasındaki ayrımı belirli ölçüde fark edebilen kişidir. Böyle bir insanın iç dünyasında psikolojik karmaşa belirli ölçüde yatışmış olur ve insan kendi varoluşunun daha derin yönüne temas edebilir. Bu insan, yukarıda da söylendiği üzere, ciddi bir emek içindedir; ve ferttir.

Ancak bu durum bile sahih ve fert insanda rüyanın doğrudan güvenilir bir bilgi kaynağı olduğu anlamına gelmiyor. Çünkü sahih insan, kendisini nerelerden kandırabildiğine de uyanmış insandır ve rüya hususunda bu hassasiyetini ileri bir seviyeye taşımıştır.

Zaten yazının başından beri anlaşılacağı üzere, söylediğimiz odur ki insan kendi iç dünyasında yaşadığı bir tecrübeyi kolaylıkla ilahi bir işaret olarak yorumlayabilmektedir. Oysa bu yorum çoğu zaman kişinin kendi psikolojik beklentilerinin bir yansıması olabilmektedir. Bu nedenle taarruf geleneklerimizde dahi rüyaların yorumlanması genellikle bireyin kendi başına yapabileceği bir iş olarak görülmemiştir. Çünkü rüya yorumlamak, yalnızca sembolleri çözmekten ibaret değildir; rüyayı gören insanın içsel durumunu da doğru değerlendirmeyi gerektirir; ve daha önemlisi kim olduğu ve hangi zemine dayandığına bakılmaktadır. Bunu da ilk başta, sahih insanın kendisi yapmaktadır.

Bu yaklaşım, İslam düşüncesinin epistemolojik ihtiyat anlayışıyla da uyumludur. İslama göre kişiyi bizatihi ilgilendiren bilgi, sağlam kaynaklara dayanmalıdır. İnsan hayatını yönlendiren büyük kararların sağlam bilgi temelleri üzerinde verilmesi gerekir. Rüya ise doğası gereği yorum ve ihtimal alanına aittir. Bu nedenle rüyaya dayanarak kesin kararlar almak, bilgi açısından zayıf bir temele dayanmak anlamına gelebilmektedir, hele ki içsel bünyenin ne olduğu belli belirsizken.

Bu durum yalnızca İslam düşüncesinde değil, felsefi antropolojide de benzer biçimde ele alınmıştır. Bunlara göre de insan iç dünyası semboller üretme konusunda son derece güçlü bir yapıya sahiptir. İnsan zihni bazen kendi içsel süreçlerini dışsal bir hakikat gibi deneyimleyebilir. Bu nedenle içsel tecrübeler ile nesnel bilgi arasındaki ayrımın korunması son derece önemlidir.

Bu noktada özellikle dikkat edilmesi gereken alanlardan biri, insanın rüya üzerinden büyük hayat kararları almasıdır. Örneğin bir kişinin rüyasına dayanarak önemli bir yol değişikliğine gitmesi, yeni bir dini intisapta bulunması veya kendi hayatını köklü biçimde değiştirmesi her manada epistemolojik açıdan son derece sorunlu bir durumdur.

Taarruf geleneğinde bu tür kararların rüya üzerinden verilmesi çoğu zaman uygun görülmemiştir. Çünkü rüya, insanın iç dünyasında oluşan sembolik bir tecrübedir. Bu tecrübenin ilahi bir kaynağa dayanıp dayanmadığını kesin biçimde ayırt etmek çoğu zaman mümkün değildir.

Bu nedenle rüya ile ilahi işlere intisap etmek, büyük manevi kararlar almak veya hayatın yönünü belirlemek hem İslam düşüncesinde hem de felsefi antropoloji açısından amatörce bir yaklaşım olarak değerlendirilmiştir. Böyle bir yaklaşım çoğu zaman insanın hakikate yaklaşmasından çok kendi içsel yanılsamalarına kapılmasını kolaylaştırır.

Bu noktada en sağlıklı yaklaşım, rüyayı kendi sınırları içinde değerlendirmektir. Rüya insanın iç dünyası hakkında ipuçları verebilir. İnsan rüyaları üzerinden kendi psikolojik durumunu veya içsel yönelişlerini daha iyi anlayabilir. Fakat rüyayı hakikatin doğrudan bildirimi olarak görmek, insanı hem epistemolojik hem de ruhsal açıdan hatalı bir zemine sürükleyebilir.

Bu nedenle rüya meselesinde asıl ölçü, rüyanın kendisinden önce insanın kendi varoluşuyla kurduğu ilişkidir. İnsan kendi iç dünyasında sahih bir zemin kurabildiğinde rüyaların anlamını daha doğru değerlendirebilir. Fakat bu zemin kurulmadan rüya üzerinden hakikat aramak, çoğu zaman insanın kendi iç dünyasında ürettiği görüntülerle hakikat arasındaki sınırı kaybetmesine yol açar.

5.

Şimdi daha az bilinen bir noktaya da değinerek sonuca geçelim. Sahih insan, hakikate ve kendine yaklaştıkça, uyku ile uyanıklık arasındaki farkın kalktığı bir insandır.

Burada söz konusu olan şey, insanın bilincinin farklı bir düzene kavuşmasıdır. Sıradan bilinç çoğu zaman parçalıdır. İnsan gündelik hayatın baskıları, arzuları, korkuları ve zihinsel dalgalanmaları içinde sürekli yön değiştirebilir, bu nedenle insanın iç dünyası çoğu zaman dağınık bir yapı gösterir. Fakat insan kendi varoluşunun merkezine daha derinden bağlanabildiğinde, bu parçalanmışlık belirli ölçüde yatışmaya başlar. İnsan iç dünyasında daha bütünlüklü bir yönelim kazanır. Bu bütünlük sayesinde insanın bilinci yalnızca dış dünyanın değişken koşullarına bağlı kalmaz; ve içsel esasları başka bir kainata ait olmaktan gittikçe çıkar.

İnsanın görüsü, birliğe eriştikçe, bedensel esaslı uyku ve uyanıklık, ve psiko dinamik esaslı bölünmüşlük ayrımları ortadan kalkmaya başlar.

Bu noktada rüya ile uyanıklık arasındaki ilişki de farklı bir anlam kazanır. Sıradan insan için rüya, çoğu zaman bilinçsiz bir süreçtir. Ya da rüya esnasındaki bilinçlilik hali, dış dünyada bir bilinçsizlik halidir. Uyuması esasında bilinç ve bilinçsizlik ayrımına tabidir.

Oysa sahih insan, erişkinleştikçe, uyku esasındaki bu ayrımdan azad olur. Bu bütünlük sayesinde insanın bilinci yalnızca uyanıklık anlarından ibaret kalmayıp, diğer bilinç durumlarında da belirli bir açıklık taşımaya başlar. Bu durum, rüyaların daha “gerçek” hale gelmesi anlamına gelmez. Daha doğru ifade etmek gerekirse, insanın bilincinin temel yönelimi değişir. Çünkü esasen bu uyanıklık biyolojik bir uyanıklık değildir; varoluşsal bir farkındalıktır.

Ancak bu da henüz emeklemeden yavaş yavaş yürümeye geçme halidir.

Esasen ayağa kalkmış ve yol almış sahih insan ise, rüya görmez hale gelir.

Çünkü agah olana, düş yoktur.

Bu noktaya ermek, sahih insan olmanın da ötesine uzanır.

Sonuç ve Değerlendirme

İnsan varoluşunu doğru biçimde anlayabilmek için, insan yaşamının yalnızca dış dünyada gerçekleşen olaylardan ibaret olmadığını kabul etmek gerekir. İnsan, zahir ve batın olmak üzere iki yönlü bir varoluş taşır. Zahir, insanın toplumsal, biyolojik ve davranışsal yönlerini kapsar; batın ise insanın içsel yaşamını, yani varoluşunun daha derin katmanlarını ifade eder. Bu içsel yaşam da kendi içinde homojen bir yapı değildir. Aksine, farklı katmanlardan oluşur. Birinci katman psikolojik katmandır. Bu katman, insanın bilinçdışı süreçlerini, arzularını, korkularını, alışkanlıklarını ve toplumsal etkilerle şekillenmiş zihinsel yapılarını içerir. İnsanların büyük çoğunluğu içsel yaşamlarını bu düzeyde deneyimler. İkinci katman ise ilahi ya da fıtrî katman olarak adlandırılabilir. Bu katman, insanın varoluşunun daha derin ve daha asli yönüne karşılık gelir. Taarruf geleneğinde bu alan, insanın ruhuyla ve fıtratıyla ilişkili olarak ele alınır. İnsan bu katmana temas ettiğinde, varoluşunu yalnızca psikolojik dürtüler veya toplumsal etkiler üzerinden değil, daha derin bir anlam ufku içinde deneyimlemeye başlar. Bu ayrım yalnızca tasavvufi düşüncelere özgü değildir. Hatta tasavvufi düşüncelerin bir çoğunda bu hususlar oldukça karıştırılmış durumdadır. Ama yine de bu temellere ayak basan istikamet sahibi gelenekler mevcuttur. Bunların yanısıra modern psikoloji de insanın iç dünyasının çok katmanlı yapısını kabul eder. Psikanalitik gelenek, bilinçdışı süreçlerin insan davranışları üzerindeki etkisini ortaya koymuştur. Özellikle Sigmund Freud ve Carl Gustav Jung, insan zihninin yüzeyde görünen bilinç düzeyinden çok daha karmaşık bir yapıya sahip olduğunu göstermiştir. Benzer şekilde felsefi antropoloji de insanın yalnızca biyolojik veya psikolojik bir varlık olmadığını, aynı zamanda değerler ve anlam dünyasıyla ilişkili bir varlık olduğunu vurgulamıştır. Bu yaklaşımda insan, yalnızca dürtülerle hareket eden bir organizma değil, anlam arayan bir varlıktır.

Rüya meselesi bu noktada önemli bir yer tutmaktadır. Çünkü rüyalar, insanın içsel yaşamının görünür hale geldiği alanlardan biridir. Rüya, insanın iç dünyasında işleyen süreçlerin sembolik bir sahnesi gibidir. Bu sahnede bazen psikolojik içerikler, bazen de daha derin sembolik yapılar ortaya çıkabilir. Ancak rüyaların kaynağı her zaman aynı değildir. İnsanların gördüğü rüyaların büyük çoğunluğu, psikolojik süreçlerin ürünüdür. Günlük hayatın etkileri, bastırılmış arzular, kaygılar ve zihinsel gerilimler rüya dünyasında sembolik biçimlere dönüşebilir. Bu nedenle rüyaları doğrudan ilahi bir mesaj olarak yorumlamak çoğu zaman hatalı sonuçlara yol açar. Esasen görülen rüyaları ilahi işlere bağlamak, bir yerde hadbilmezliktir ve nefsin kendini abartmaya kapılmasının çoğu örneğinden biridir.

Taarruf geleneğinde rüyanın bu nedenle dikkatli biçimde ele alınması gerektiği vurgulanmıştır.

Bu noktada da sahih insan kavramı önem kazanır. Sahih insan, fıtratıyla temasta olan ve iç dünyasında belirli bir berraklık kazanmış olan kişidir, elbette bedellerini ödeyerek.

Böyle bir insanın rüyası ilahi bir anlam taşıma ihtimali bakımından diğerlerinden farklı olabilir. Çünkü sahih insanın iç dünyası, psikolojik karmaşadan belirli ölçüde arınmış bir yapı taşır.

Buna rağmen taarrufta sahih insanın bile rüyasıyla doğrudan amel etmesi önerilmemiştir. Çünkü rüya, doğası gereği bir çok açıdan yorum gerektiren bir tecrübedir. İnsan kendi iç dünyasında yaşadığı bir sembolik deneyimi kolaylıkla hakikat olarak yorumlayabilir. Bu nedenle rüyayı kesin bir rehber olarak kabul etmek epistemolojik açıdan problemli bir yaklaşımdır.

İşin aslı, yorum eyleminin kendisi de son derece tekinsiz bir alandır, geniş kapsamda.

Bu kadar bir sonuçla bile rüya ile büyük kararlar almak, özellikle manevi veya ilahi yönelimlerle ilgili konularda, çoğu zaman yanıltıcı sonuçlar doğurabilir. İslam düşüncesinde ve tasavvuf geleneğinde bu nedenle rüyaya dayalı kararlar konusunda ciddi bir ihtiyat geliştirilmiştir.

Ancak özellikle bu konuda ihtiyatlı olması gereken bir çok tasavvufi çevrede bu işin tam aksi yönde bir çok inanç ve uygulama hayli yaygın şekilde caridir. Bunun sebep ve tafsilatlarını daha sonra açacağız.

Rüyayı anlamanın en sağlıklı yolu, rüyanın kendisini merkeze almak değil, insanın kendi varoluşunu derinleştirmesidir. İnsan içsel yaşamında sahih bir zemin kurabildiğinde rüyalar da kendi yerini bulur. Fakat bu zemin kurulmadan rüyayı hakikatin doğrudan ifadesi olarak görmek, insanı hakikate yaklaştırmaktan çok içsel yanılsamaların içine sürükleme riski taşır.

Bu bakımdan rüya, insanın içsel yaşamının bir aynasıdır; fakat hakikatin kendisi değildir. Hakikat, insanın varoluşunun bütünlüğünde ortaya çıkar. İnsan bu bütünlüğe yaklaştıkça, rüya ile uyanıklık arasındaki ayrım da giderek anlamını yitirir ve insan varlığın içinde daha berrak bir görme imkânına kavuşur.

Agahlık makamına erenler için ise, düşten söz etmek mümkün değildir. Agah olanlar, düşlerle kendisine gelenleri, düş yoluyla değil, düşten uyandırmak doğrultusunda ikaz ederek uyandırmaya başlar.

Zira agah olan, ne kendisi düş’e kapılır, ne düş’e kapılmışa bir nazar eder.

Zira düş’le gelen, düş’le gider. Düş’le gelip giden ise, sadece düşkündür.

Ek:

Rüyalar hususunda psikolojik bireyin psikanalitik açıdan ele alınmasını önemli buluyoruz. Bu hususta bir fikir vermesi için psikanalizin kurucusu Freu’dun rüyalar hakkındaki önemli bir saptamasının özetini verelim.

Freud’a göre rüyalar, insan zihninin bastırılmış veya doğrudan ifade edilemeyen arzularının dolaylı bir şekilde sahneye konulmasıdır. Bu nedenle rüya iki ayrı katmanda ele alınmalıdır. Birincisi latent (gizli) rüya içeriği, ikincisi ise manifest (açık) rüya içeriğidir.

Latent rüya, kişinin bilinçdışı dünyasında bulunan gerçek düşünce, arzu ve duyguların bütünüdür. Bu içerik doğrudan bilinç alanına çıkamaz; çünkü çoğu zaman kişinin ahlaki yapısı, toplumsal normları veya benlik savunmaları tarafından engellenir. Bu noktada da zihnin kendine özgü bir dönüştürme mekanizması devreye girer.

Freud bu dönüştürme sürecine “rüya çalışması” adını verir. Rüya çalışması, bilinçdışındaki gizli içeriğin doğrudan değil, değişime uğramış bir biçimde rüya sahnesine aktarılmasını sağlayan psikolojik işlemler bütünüdür. Bu süreç sayesinde latent rüya içeriği, uyuyan kişinin hatırlayabildiği ve çoğu zaman karmaşık görünen manifest rüyaya dönüşür.

Freud rüya çalışmasının özellikle üç temel araçla işlediğini söyler: yoğunlaştırma, kaydırma ve ikincil işlem.

Yoğunlaştırma, rüya çalışmasının en belirgin mekanizmalarından biridir. Bu süreçte latent rüyadaki pek çok unsur bir araya getirilerek tek bir rüya imgesinde toplanır. Başka bir deyişle rüyada görülen tek bir kişi ya da nesne, aslında bilinçdışındaki birçok farklı unsurun birleşmiş halidir. Bazı unsurlar tamamen elenirken, bazıları parçalar halinde bir araya getirilir ve yeni bir bütün oluşturur.

Örneğin kişi bilinçdışında korku uyandıran farklı erkek figürleri taşıyor olabilir: baba, öğretmen ya da işveren gibi otorite temsilcilerini sayalım. Manifest rüyada bu figürler tek bir karakterde birleşebilir. Rüyadaki adamın saçları babaya benzeyebilir, yüzü ilkokul öğretmenini andırabilir, kıyafeti ise işverenin tarzını çağrıştırabilir. Böylece bilinçdışındaki farklı korku kaynakları tek bir sembolik figürde yoğunlaşmış olur.

Benzer şekilde duygusal bir deneyim de mekânsal imgeler aracılığıyla yoğunlaştırılabilir. Örneğin kişinin terk edilme veya yalnızlık duygusu farklı anılara bağlı olabilir. Ancak rüyada bu tek bir ev görüntüsü ortaya çıkabilir. Bu evin çatısı geçmişte yaşanan mutsuz bir anıyı, pencereleri başka bir mekânı, odaları ise başka bir duygusal deneyimi çağrıştırabilir. Manifest rüyadaki tek bir yapı, aslında birçok farklı duygusal hatıranın birleşmiş halidir.

Bu açıdan bakıldığında rüyalar psiko dinamik-sembolik bir dil kullanır. Günlük hayatta nesneler ve kişiler arasındaki dışsal farklar önemli olabilir. Ancak içsel psikolojik gerçeklikte önemli olan şey, bu unsurların hangi duygusal deneyimi temsil ettiğidir. Eğer farklı insanlar aynı duygusal izi bırakmışsa, rüya onları tek bir imge içinde birleştirebilir.

Rüya çalışmasının ikinci önemli mekanizması kaydırmadır.

Kaydırma işleminde latent rüyadaki önemli bir düşünce veya duygu, manifest rüyada önemsiz gibi görünen başka bir unsur aracılığıyla temsil edilir. Böylece rüyanın gerçek anlamı görünmez hale getirilir. Bu nedenle rüyada dikkat çekmeyen küçük ayrıntılar, çoğu zaman rüyanın en önemli anlamını taşıyabilir. Rüya sahnesinde önemsiz gibi duran bir nesne, bir kelime ya da küçük bir olay aslında bilinçdışındaki güçlü bir duygunun yer değiştirmiş biçimi olabilir. Bu mekanizma, bilinçdışı arzuların sansürden geçerek rüyada ortaya çıkmasını sağlar.

Freud’un dikkat çektiği üçüncü süreç ise ikincil işlemdir. Bu işlem, rüyayı hatırladığımız anda devreye giren zihinsel düzenleme faaliyetidir. İnsan zihni, rüyada görülen dağınık ve mantık dışı imgeleri anlamlı bir hikâyeye dönüştürmeye çalışır. Bu nedenle sabah hatırladığımız rüya, aslında gece yaşanan ham rüya deneyiminin biraz düzenlenmiş ve anlatılabilir hale getirilmiş versiyonudur.

Sonuç olarak Freud’a göre rüya, bilinçdışının doğrudan değil, sembolik ve dönüştürülmüş bir anlatımıdır. Rüya çalışması sayesinde bastırılmış arzular, sansür mekanizmasını aşarak semboller, yoğunlaşmış imgeler ve yer değiştirmiş anlamlar aracılığıyla rüya sahnesinde görünür hale gelir.

Buradaki özellikle altı çizilmesi gereken nokta, “kaydırma”dır.

Zira insan kendinden saklanan bir varlıktır. Kendinden saklanan bir varlığın öne çıkarttığı şeylere değil, en sade, en sıradan kıldığı yerlerine, yönlerine bakmak esastır.

Yani psikolojik bireyin en abartılı, en anlamlı, en çarpıcı, en öne çıkmış manzaralarına bakmanın çok büyük bir önemi yoktur; bakılması gereken en sıradan kılınan, en alelade edilen, en kıyı köşede olan şeylerdir. Çünkü gözden kaçırılmak istenen asıl yüz, gözden kaçırılmak istenen yerlerde saklanır; özellikle rüyalarda.