Bu yazıda Hz. Sâlih kıssasını, tarihsel bir anlatının dış kabuğunda oyalanmadan; nimet–imtihan, mucize–sorumluluk, güç–ahlâk, hakikat–kaçış, kibir–toplumsal yıkım bağlamları üzerinden kısaca ele alıyoruz, bazı cihetlerden.

Amacımız, geçmişte kalmış bir helâk sahnesini seyretmek değil; sizin bugünkü zihinsel ve toplumsal topografyanızda işleyen yasaların izini sürmektir. Çünkü bilinmektedir ki, ibret alınmayan tarih, zaten kendini tekrar eder; üstelik her seferinde daha teknik, daha örgütlü ve daha ikna edici bir kılıkla.

Hz. Salih Semud kavmine gönderilmişti. Semud kıssasını ayrıca belirtmeye ihtiyaç duymuyoruz, dileyen asli kaynağından okuyabilir, bu nedenle.

Başlıyoruz.

Evvela Semud, bir yoksunluk toplumu değildi, buradan başlayalım. Semud, aksine, nimetle çevriliydi. Dağı yontacak teknik kudrete, ovayı imar edecek mimariye, suyu paylaşacak nizama sahipti. İşte tam bu noktada, çoğu toplumun düştüğü yanılgıya düştüler: nimeti ödül sandılar. Oysa nimet, hiçbir zaman yalnız başına gelmez; arttıkça sorumluluğu büyür. Nimetin yükünü taşımayı öğrenemeyen bir toplum için bereket, hızlanmış bir çözülmenin aracına dönüşür. Bu bakımdan söylemek gerekirse, Semûd’un helâki bir günde olmadı; nimeti yanlış okuma biçimi, helâkin içerden başlayan mimarisini kurdu. Bu bakımdan Hz. Sâlih’in kavmine hitabı burada belirleyici olmuştur. O, dışarıdan gelen bir figür değil; içeriden bir sesti. Hakikat çoğu zaman böyle gelir: yabancı bir dilden değil, tanıdık bir ağızdan. Fakat tanıdık olması, kabul edileceği anlamına da gelmez. Bilâkis, hakikat içeriden geldiğinde, kibrin savunmaları daha sertleşir. Çünkü içeriden gelen ses, bahaneyi bozar; kaçış yollarını daraltır.

Devamla; mucize meselesi kıssanın merkezinde durur. Mucize, çoğu zannın aksine, inatlı kalbi ikna etmez. Mucize, arayanı artırır; aramayanı ise daha örgütlü bir inkâra iter. Semûd’un dişi deveyle imtihanı tam olarak budur. Burada mucize, bir ikna aracı değil; yük bindiren bir delildir. Ve her delil, beraberinde bedel getirir. Deve, suyun paylaşımıyla birlikte geldi. Paylaşım, burada yalnızca ekonomik bir düzenleme değil; adaletin de sınanmasıydı. Paylaşım adaleti bozulduğunda, helâk hızlanacak çünkü adaletin toplumsal nizamın taşıyıcı kolonu olduğu gösterilecektir.

Burada durup şunu ifade etmek gerekir: Güç ve teknik ilerleme, ahlâkın yerine geçemez. Semûd, kayayı yontmayı biliyordu; fakat nefsin kabuğunu yontmayı bilmiyordu. Psukhe’nin (ruh-zihin alanının) mimarisi ihmal edildiğinde, dış mimari bir gösteriye dönüşür. Gösteri ise kibri besler. Kibir, bu kıssada bireysel bir kusur olarak değil; toplumsal bir yıkım sebebi olarak karşımıza çıkar. Çünkü kibir, az sayıda ama örgütlü lider üretir. Neml sûresinde işaret edilen dokuzlu yapı, nicelikten çok örgütlülüğün tehlikesini gösterir. Azgınlık, bazı zaman kalabalıktan değil; koordinasyondan beslenir bu yüzden. Gelgelelim, zulüm yalnızca yapanın fiiliyle sınırlı da değildir. Zulme rıza, zulmün kendisi kadar yıkıcıdır. Semûd’da devenin kesilmesi, bir kişinin eylemi gibi anlatılsa da; Kur’an, fiili topluma mâl eder. Çünkü rıza, fiili çoğaltır. Bu nedenle emanetin ihlali, yalnızca bir hayvanın öldürülmesi değildir; ilâhî düzenin ihlalidir. “Allah’ın devesi” ifadesi, sembolik bir kutsamadan ziyade emanetin kaynağına işaret eder bu yüzden. Böyle bir emaneti ihlal eden bir toplum, düzenin kendisini hedef almış olur.

Bu bağlamda, Semûd’un hakikati “uğursuzluk” diye yaftalaması kadim bir kaçış yolunu açığa çıkarıyor. Hakikat rahatsız eder; rahatsız eden şey ise uğursuz ilan edilir. Böylece sorun, içerideki çürümeden dışarıya taşınır. Psikolojik düzlemde bu, yansıtmadır; toplumsal düzlemde ise günah keçisi üretimi. Hz. Sâlih ve ona inananlar, bu mekanizmanın hedefi hâline gelmişti. Oysa hakikat, uğursuzluk değil; uyarıdır. Uyarıyı susturan toplum ise, kendi sonunu hızlandırır. Bu imtihanın en çarpıcı yanı şudur: İmtihan bazen en basit görünen yerden gelir. Su. Bir gün senin, bir gün onun. Ne büyük bir teknik sorun, ne karmaşık bir metafizik talep. Basitlik. Ama bu basitlik, imtihanın büyüklüğünü açığa çıkarır. Çünkü karmaşık olanla baş etmek aslında daha kolaydır; basit olana uymak ise nefsin direncini kırar. Semûd, burada kaybetmiştir.

Sonlandırmaya yaklaşırken; Hz. Sâlih’in bildirdiği üç günlük mühlet, cezadan önceki son rahmettir. Mühlet, helâkin ertelenmesi değil; tevbenin kapısıdır. Fakat tevbe, yalnızca zamanla değil; yön değişimiyle mümkündür. Yön değişmediğinde, mühlet yalnızca korkuyu artırır. Nitekim Semûd, bu sürede yüzleşmek yerine, daha örgütlü bir şiddete yöneldi. Böylece helâk, ani bir olay olarak değil; içeriden başlayan çürümenin dışa vurumu olarak gerçekleşti.

Devamla şunu ifade etmek gerekir: Helâk, hiçbir zaman yalnızca dışsal bir felâket değildir. Gökten gelen bir ses, yerden yükselen bir sarsıntı; bunlar son sahnedir. Asıl oyun, çok daha önce, görünmeyen bir yerde başlar. Semûd kavmi, helâk edilmeden önce kendini tüketmişti. Zihin topografyaları bozulmuş, kavramlarla olan ilişkileri çarpılmıştı. Gücü ölçü zannettiler, sayıyı hakikat sandılar, tekniği ahlâkın yerine koydular. Bu nedenle helâk, onlara yabancı bir olay gibi gelmedi; bilâkis içten içe bekledikleri bir sonun dışa vurumuydu. Bu bakımdan söylemek gerekirse, Hz. Sâlih’in kıssasında en dikkat çekici hususlardan biri, uyarının uzun süre devam etmesine rağmen yön değişiminin gerçekleşmemesidir. Uyarı vardı, mühlet vardı, mucize vardı; fakat idrak yoktu. İdrak, bilgiden farklıdır. Bilgi birikir; idrak dönüştürür. Semûd bilgiye sahipti: Deveye dokunmamaları gerektiğini biliyorlardı. Suyun paylaşım kaidesini biliyorlardı. Üç günlük mühletin ne anlama geldiğini biliyorlardı. Ama bildikleri şey, zihinlerinde vasıta olmaktan öteye geçmedi; vasıtasız bir hakikat temasına dönüşmedi.

Burada kibirin ince bir biçimi vardır. Kibir, her zaman bağırarak konuşmaz. Bazen son derece sakin, hesapçı ve teknik bir dil kullanır. “Biz kontrol edebiliriz.” “Biz yönetebiliriz.” “Bu işi burada durdururuz.” Semûd’un deveyi öldürmesi, ani bir öfke patlaması değil; planlı bir karardı. Bu da bize şunu gösterir: Azgınlık çoğu zaman kaos üretmez; nizam taklidi yapar. Dokuz kişinin örgütlenmesi, bu nizam taklidinin en açık örneğidir. Sayıca az, fakat etkili; gürültüsüz, fakat yıkıcı.

İfade etmek gerekirse, burada suç yalnızca o dokuz kişide değildir. Onları mümkün kılan sessiz çoğunluk, helâkin asli ortağıdır. Zulme rıza. Bu rıza, alkış değildir; suskunluktur. Rıza, bıçağı tutmak değil; bıçağın indiği ana bakıp yüzünü çevirmektir. Bu yüzden Kur’an, fiili bir kişiye isnat ederken; sonucu topluma mâl eder. Çünkü toplum, kendi içindeki kötülüğü sınırlandırmadığında, kötülüğün merkezî hâle gelir.

Bu zeminde “emanet” kavramı yeniden düşünülmelidir. Deve, yalnızca bir hayvan değildi; emanetin suretiydi. Emanet, size ait olmayan ama size bırakılan şeydir. Semûd, emaneti mülkiyet sandı. Mülkiyet sandığı şeyi de tasarruf etti. Oysa emanet, tasarruf edilecek değil; riayet edilecek bir şeydir. Emanetin ihlali, yalnızca bir sınır aşımı değil; düzenin kendisine saldırıdır. Bu yüzden emanet bozulduğunda, ilâhî nizamla insan nizamı arasındaki bağ kopar.

Gelgelelim, Semûd’un en büyük yanılgısı burada da bitmez. Onlar hakikati uğursuzlukla eşitlediler. Hz. Sâlih’e ve ona inananlara “uğursuzluk getirdiniz” demeleri, yalnızca bir itham değil; psikolojik bir savunma mekanizmasıdır. Çünkü insan, kendi iç çürümesini görmek yerine, dışarıdan bir neden icat etmeye meyyaldir. Hakikat rahatsız ettiğinde, ona “felaketin sebebi” etiketi yapıştırılır. Böylece hakikat susturulmuş olur. Ne çare ki, hakikati susturan toplum, uyarı mekanizmasını da felç eder.

Bu noktada şunu söylemeliyim ki, imtihanın büyüklüğü çoğu zaman karmaşıklığından değil; basitliğinden gelir. Bir gün su senin, bir gün onun. Bu kadar. Ne soyut bir felsefe, ne çözülmesi güç bir ritüel. Fakat tam da bu sadelik, nefsin direncini açığa çıkarır. Çünkü nefs, büyük fedakârlıkları konuşmayı sever; küçük itaatleri küçümser. Semûd’un düştüğü yer burasıdır. Küçük görünen imtihan, büyük bir çöküşü tetikler.

Neticede üç günlük mühlet meselesi karşımıza çıkar. Bu mühlet, sanıldığı gibi bir gecikme değil; son rahmettir. Rahmet, görüldüğü üzere her zaman yumuşak bir his olarak gelmez; bazen zaman tanımak şeklinde gelir. Zaman, burada bir fırsattır. Ama fırsat, otomatik olarak kurtuluş üretmez. Fırsat, yön değiştirene kapı açar. Semûd, yönünü değiştirmedi. Aksine, kalan zamanı daha derin bir zulmün planlanmasına ayırdı. Bu da helâki kaçınılmaz kıldı.

Bu bağlamda helâk, ani bir ceza değildir. Helâk, zaten çökmüş bir yapının görünür hâle gelmesidir. Dışarıdan bakıldığında bir ses, bir sarsıntı; içeriden bakıldığında ise çoktan dağılmış bir nizam. Bu yüzden Kur’an, “sanki orada hiç yaşamamışlardı” der. Çünkü çöken şey, yalnızca binalar değil; anlamlılık zeminiydi. Anlam çöktüğünde, mekânı da çöker. Şunu açıkça söylemek gerekir: Hz. Sâlih kıssası, geçmişte kalmış bir ahlâk masalı değildir. Bu kıssa, her çağda tekrar eden bir mimarinin teşhiridir. Nimetin imtihana dönüşmesi, mucizenin yük olması, gücün ahlâkı ezmesi, kibirin örgütlenmesi, sessiz çoğunluğun suça ortaklığı, emanete ihanet ve hakikatin uğursuzluk diye yaftalanması… Bunlar tarihte kaldığı için değil, her çağda üretildiği için anlatılır.

Devamla görülür ki, Hz. Sâlih kıssasının en ağır cümlesi helâkten sonra söylenmiştir: “Size öğüt verdim, ama siz öğüt verenleri sevmediniz.”

Bu cümle, yalnızca Semûd’a ait değildir. Bu cümle, hakikatle karşılaştığında savunmaya geçen her toplumun imzasıdır. Çünkü hakikat, insana bir bilgi eklemez; yerini değiştirir. Yer değiştirmek istemeyen zihin, öğütle kavga eder. Öğüt, burada nasihat değildir; düzen bozucu bir çağrıdır. Düzeni bozulan ise hakikati değil, öğüt vereni hedef alır.

Bu nedenle hakikat çoğu zaman yalnızdır. Kalabalıklar, hakikatin etrafında değil; konforun etrafında toplanır. Semûd’un ileri gelenleri, hakikati tartışmadılar; onu itibarsızlaştırdılar. “Uğursuzluk” yaftası, tam olarak bu işlevi gördü. Hakikati yanlışlamak risklidir; fakat hakikati uğursuz ilan etmek güvenlidir. Çünkü böylece tartışma bitirilir, muhakeme askıya alınır, zihin rahatlatılır.

Bu bakımdan söylemek gerekirse, bir toplumda öğüt verene karşı alerji gelişmişse, orada çürüme başlamıştır. Öğüt, aynadır. Aynaya bakmak istemeyen, aynayı kırar. Semûd, aynayı kırdı. Modern insan ise aynayı filtrelerle kapatır. Görmek istemediğini görmez, duymak istemediğini susturur. Ama susturulan hakikat yok olmaz; yalnızca daha sert bir biçimde geri döner. Burada modern dünyaya ait çok tanıdık bir mekanizma açığa çıkıyor: teknik başarıyla ahlâkî sorgulamayı ikame etme. Semûd’un kayayı yontması neyse, modern insanın veriyi yontması odur. İkisi de “yapabiliyorum” cümlesiyle sarhoş olur. Fakat “yapabiliyorum” cümlesi, “yapmalı mıyım?” sorusunu bastırdığında, felâket de yalnızca ertelenmiş olur. Kaba güç, ahlâkın yerine geçtiği anda, hesap sorulamaz hâle gelir.

Şunu özellikle ifade etmek gerekir: Helâk anlatıları, “kötüler cezalandırıldı” basitliğinde okunamaz. Helâk, çoğu zaman iyi olma iddiasının çürümesiyle gelir. Semûd kendini kötü zannetmiyordu. Aksine, kendini güçlü, medeni ve haklı görüyordu. İşte tehlike buradadır. Kötülük çoğu zaman kendini kötülük olarak sunmaz; haklılık, düzen ve istikrar kisvesiyle gelir. Bu zeminde kibir yeniden karşımıza çıkar; fakat bu kez bireysel bir duygu olarak değil, kurumsallaşmış bir hâl olarak. Kurumsal kibir, eleştiriye kapalıdır. Kurumsal kibir, uyarıyı tehdit sayar. Kurumsal kibir, kendi devamlılığını hakikatten daha değerli görür. Semûd’un dokuz kişilik örgütlü yapısı, bu kibirin erken ve arketipsel bir formudur.

Gelgelelim, helâki hazırlayan yalnızca zalimler değildir. Sessiz iyiler, bu kıssanın en sarsıcı figürleridir. Sessiz iyilik, masumiyet değildir. Sessizlik, çoğu zaman konforun adıdır. “Ben yapmadım” cümlesi, “Ben engellemedim” gerçeğini örter. Bu nedenle zulme rıza, zulmün kendisi kadar yıkıcıdır. Semûd, devenin kesilmesini seyredenlerin suskunluğunda çöktü. Modern toplumlar, haksızlığın normalleştiği yerlerde aynı yolu yürür.

Bu bağlamda “imtihan” kavramı yeniden düşünülmelidir. İmtihan, büyük kriz anlarında değil; gündelik tercihlerde kazanılır ya da kaybedilir. Su paylaşımı, işte bu yüzden önemlidir. Paylaşım bozulduğunda, yalnızca kaynaklar değil; güven de tükenir. Güvenin tükendiği yerde toplum, bireylerin toplamı olmaktan çıkar; korkuların toplamı hâline gelir. Korku ise her zaman şiddeti çağırır.

İfade etmek gerekirse, Hz. Sâlih kıssasında mucize, son bir şans değil; son bir yüktür. Yük taşınamadığında, mucize bile suç unsuru hâline getirilir. “Keşke gelmeseydi” denir. “Keşke görmeseydik” denir. Bu cümle, hakikatten kaçan insanın en çıplak itirafıdır. Çünkü hakikat görüldükten sonra, artık mazeret kalmaz.

Neticede helâk gelir. Ama bu helâk, yalnızca Semûd’un başına gelen bir felâket değildir. Helâk, hakikati sürekli erteleyen her zihnin içindeki kaçınılmaz sondur. Bazen bir toplum çöker, bazen bir kurum, bazen bir insan. Ölçek değişir; yasa değişmez. İçeriden başlayan çürüme, dışarıda mutlaka bir karşılık bulur.

Ve Hz. Sâlih’in ardında bıraktığı cümle bu yüzden basit bir esrardır: “Ben size öğüt verdim.”

Bu cümle, bugün de söylenmektedir. Fakat hâlâ aynı soru önümüzde durur: Öğüt vereni sevmeye hazır mıyız, yoksa onu susturmanın daha güvenli olduğuna mı inanıyoruz?

Devamla şunu söylemeliyim ki, helâk yalnızca toplumlara ait bir kader değildir. Toplumlar çökerken, onlardan önce bireyler çöker. Semûd kıssasının asıl sert tarafı da buradadır: Helâk, kalabalık bir sahneyle anlatılır; fakat kökü tek tek insanların iç dünyasında atılır. Çünkü toplum dediğimiz şey, ortak bir mimarinin değil; ortaklaşmış iç bozulmaların toplamıdır. Bireysel düzlemde helâk, çoğu zaman fark edilmez. Çünkü birey, kendini “yaşıyor” zanneder. İşler yürür, ilişkiler sürer, düzen ayakta görünür. Fakat içeride bir şey artık çalışmıyordur: emanet bilinci. İnsan, kendine verilen şeyi sahiplenmeye başladığında çözülme başlar. Akıl, güç, mevki, bilgi, hatta inanç… Bunların hepsi emanetken; mülk zannedildiği anda, iç düzen bozulur.

Semûd’un devesi, bu yüzden yalnızca toplumsal bir sembol değildir. Deve, bireyin iç dünyasındaki “dokunulmaması gereken alan”ın suretidir. Her insanda bir deve vardır. Bir sınır. Bir hak. Bir çizgi. “Buraya dokunursan, bozulursun” denilen yer.

Her insan, hayatının bir safhasında o deveyle karşılaşır. Kimi ona saygı gösterir; kimi de “bunu ortadan kaldırırsam rahatlarım” diye düşünür.

İfade etmek gerekirse, bireysel helâk çoğu zaman rahatlama arzusuyla başlar. Deve, zahmettir. Sorumluluktur. Denge ister. Onu ortadan kaldırmak, kısa vadede ferahlık getirir. Ama uzun vadede anlamın zemini çöker. Semûd’un deveyi kestikten sonra yaşadığı şey pişmanlık değildir; boşluktur. Boşluk, insanın en dayanamadığı hâlidir. Ve insan, boşluğa düştüğünde ya şiddete ya inkâra yönelir. Bu noktada mucize meselesi bireysel düzlemde yeniden anlam kazanır. İnsan, hayatında zaten defalarca “mucize” yaşar. Beklenmedik fırsatlar, kurtuluşlar, açılan kapılar… Ama mucize, bireyin içindeki yön bozukluğunu düzeltmez. Yön bozukluğu varsa, mucize bile yük olur. Hatta suçlanan bir şeye dönüşür: “Bu fırsat olmasaydı, böyle olmazdı.” Tıpkı Semûd’un deveye baktığında hissettiği gibi.

Bu bağlamda kibir, bireysel ölçekte kendini çok daha sinsi gösterir. Birey kibri, “ben bilirim” diye bağırmaz; “ben idare ederim” diye fısıldar. Bu fısıltı, insanı öğütten uzaklaştırır. Öğüt, burada bir başkasının sözü değil; insanın kendi içinden gelen uyarıdır. Vicdanın sesi, bu yüzden rahatsız edicidir. Rahatsız edeni susturmak için insan, önce onu itibarsızlaştırır. “Abartıyorsun.” “Her şey o kadar da ciddi değil.” “Herkes böyle yapıyor.” Bu cümleler, bireysel helâkin eşiğidir.

Gelgelelim, bireysel helâkte de sessiz rıza vardır. İnsan, kendi yanlışını görür; fakat müdahale etmez. Kendine zulmedildiğini fark eder; ama ses çıkarmaz. Çünkü ses çıkarmak, bedel ister. Bedel ise konforu bozar. Bu yüzden birey, içindeki devenin kesilmesine razı olur. Böylece zulüm, dışarıdan değil; içeriden başlar.

Bu noktada imtihan kavramı yeniden karşımıza çıkar. İmtihan, başkalarının göreceği büyük kararlar değildir. İmtihan, kimsenin bilmediği küçük tercihlerdir. Suyun paylaşımı burada şudur: Zaman, dikkat, merhamet, adalet… Bunları paylaşabiliyor musun, yoksa hepsini kendine mi ayırıyorsun? Semûd’un su meselesi, modern bireyin kaynakları tekeline alma arzusuyla birebir örtüşür. Semud bu meseleyi çözememiştir. Neticede bireysel helâk da ani olmamıştır. İnsan bir anda yıkılmaz. Önce duyarsızlaşır. Sonra gerekçelendirmeye başlar. Ardından hakikati uğursuz ilan eder. En sonunda da “zaten böyle olacaktı” diyerek kendi çöküşünü kaderle örter. Oysa bu bir kader değil; bir süreçtir. Tıpkı Semûd’un helâki gibi.

Ve işin en acı tarafı şudur: İnsan, bireysel helâkını yaşarken, hâlâ kendini “iyi” zannedebilir. Çünkü kötülük, her zaman karanlık görünmez. Bazen son derece düzenli, mantıklı ve gerekçeli görünür. İşte bu yüzden Hz. Sâlih kıssası yalnızca toplumlara değil; tek tek insanlara anlatılması gereken bir kıssadır, diğer Kuran kıssaları gibi.

Devamla şunu açıkça söylemek gerekir: Modern insanın en büyük yanılgılarından biri, mucizeyi yükten bağımsız zannetmesidir. Mucize, kurtarıcı bir an, rahatlatıcı bir kırılma, zahmetsiz bir çözüm gibi hayal edilir. Oysa Hz. Sâlih kıssası, mucizenin tam tersini gösterir: Mucize, daha ağır bir sorumluluğun başlangıcıdır. Deve ortaya çıktığı anda, Semûd’un yükü artmıştır. Görmemiş olsalardı, sorumlulukları daha hafif olacaktı. Gördüler; inkâr ettiler; yükü taşıyamadılar. Modern birey de aynı noktadadır. “Bir işaret olsun”, “bir kapı açılsın”, “bir mucize yaşayayım” der. Fakat işaret geldiğinde, kapı açıldığında, mucize yaşandığında; bu kez geri çekilir. Çünkü mucize, artık mazereti ortadan kaldırmıştır. Artık bilmektedir. Artık görmüştür. Artık suskun kalamaz. İşte tam bu noktada, mucize tehdit gibi algılanır. Tıpkı Semûd’un deveye bakarken hissettiği huzursuzluk gibi.

Bu bakımdan söylemek gerekirse, mucize arayışı çoğu zaman sorumluluktan kaçışın kılıfıdır. İnsan, mucizeyi bekleyerek bugünkü yükten kurtulacağını zanneder. Oysa mucize, bugünü daha ağır kılar. Çünkü artık “bilmiyordum” deme imkânı kalmaz. İşte bu yüzden hakikat, arayanı artırır; inatlıyı ise daha örgütlü bir inkâra iter.

Burada “ben bilirim” ile “ben emanetçiyim” arasındaki fark, keskin biçimde belirir. “Ben bilirim” diyen zihin, gücü sahiplenir. “Ben emanetçiyim” diyen zihin ise gücü taşır. Sahiplenilen güç yozlaşır; taşınan güç sınır üretir. Semûd, gücü sahiplendi. Dağı yontmayı kendine mâl etti. Suyu kendi hakkı sandı. Mucizeyi kontrol edilebilir bir nesne zannetti. Bu yanlış okuma, düzenin altını oydu. Modern insan da benzer bir hatayı tekrarlamaktadır: Bilgiyi sahiplenir, ama hikmeti taşımaz. Yetkiyi sahiplenir, ama mesuliyeti reddeder. İmkânı sahiplenir, ama bedeli görmez. Böylece her şey hak olarak talep edilir; hiçbir şey emanet olarak korunmaz. Emanet bilinci kaybolduğunda ise ahlâk, içsel bir rehber olmaktan çıkar; dışsal bir süs hâline gelir.

Gelgelelim, sorumluluktan kaçışın en tehlikeli biçimi, onu ahlâkî gerekçelerle maskelemektir. Semûd, deveyi keserken kendini “düzeni koruyan” taraf olarak gördü. Bugün de insan, yanlışını çoğu zaman “daha büyük bir iyilik” adına yapar. Bu noktada kötülük, kendini suçlu hissetmez. Tam aksine, kendini görevli hisseder. İşte bu hâl, helâkin en sessiz başlangıcıdır.

Bu bağlamda “imtihan” kavramı, artık dışsal bir sınav olmaktan çıkmış; kişinin kendisiyle kurduğu ilişkinin aynası hâline gelmiştir. İmtihan, başına gelenler değildir; başına gelenlere verdiğin karşılıktır. Semûd’un imtihanı deve değildi; deve karşısında verdikleri karardı. Modern bireyin imtihanı da yaşadığı krizler değil; o krizler karşısında gösterdiği ahlâkî yönelim olmalıdır.

Neticede helâk, bir sonuç değil; bir uyumsuzluğun kaçınılmaz tezahürüdür. Hakikatle uyum bozulduğunda, hayat bir süre daha yürüyebilir. Sistem çalışıyor gibi görünür. İnsan güler, üretir, kazanır. Ama içeride bir yer artık çatlaktır. O çatlak büyür. Bir gün, küçük bir sarsıntı yeter. Y zaten içten çökmüştür.

Ve Hz. Sâlih’in kıssası burada başlar: Mucize gelir. Uyarı yapılır. Mühlet verilir. Ama dönüşüm gerçekleşmezse, helâk gelir.

Bu yüzden helâk, eletteki bir zulüm değil; aslında sadece bir sonuçtur.

Semûd’un ileri gelenleri, kendilerini düzenin teminatı olarak gördüler. Bu, her çağda tekrar eden bir yanılsamadır. Düzenle kendini özdeşleştiren yapı, eleştiriyi varoluşsal tehdit olarak algılar. Böylece öğüt, isyan sayılır; uyarı, sabotaj kabul edilir; hakikat, istikrarsızlık olarak yaftalanır. Bu noktada artık yanlış–doğru ayrımı değil; bizden olan–olmayan ayrımı devreye girer. İşte helâkın kurumsal eşiği de tam burasıdır.

Bu bakımdan Semûd’un dokuz kişisi bir sayı değil; bir tipolojidir. Her çağda vardır. Sayıları değişir, isimleri değişir, yöntemleri incelir; ama işlevleri aynıdır: Uyarıyı etkisizleştirmek, sorumluluğu dağıtmak, suçu görünmez kılmak. En tehlikeli olan da budur: Suçun anonimleşmesi. Kimsenin kendini sorumlu hissetmemesi.

Modern düzenlerde bu mekanizma daha rafine hale de getirilmiştir tabii. Burada bazen deve kesilmez; fakat su tekelleştirilir. Paylaşım bozulur; ama sözleşmelerle meşrulaştırılır. Emanet ihlal edilir; fakat prosedürle örtülür. Böylece kimse kendini zalim olarak görmez. Herkes yalnızca “işini yapıyordur”. Oysa Semûd kıssası tam olarak şunu söyler: İşleyen bir sistem, adil olmayabilir.

Gelgelelim, bu çürümenin sürmesini sağlayan en güçlü unsur, normalleşmedir. Başlangıçta rahatsız eden şeyler, zamanla sıradanlaşır. İnsan, sürekli maruz kaldığı yanlışa alışır. Alışılan yanlış, artık yanlış gibi hissedilmez. Bu noktada vicdan devre dışı kalır; muhakeme körelir. İşte bu hâl de zaten helâkten önceki son sakinliktir.

Bu bağlamda üç günlük mühlet, yalnızca Semûd’a verilmiş tarihsel bir süre değildir. Mühlet, her çağda verilen son imkânın adıdır. Toplumlar, kurumlar ve bireyler; bozulduklarını fark ettiklerinde, hâlâ bir dönüş ihtimali taşırlar. Fakat dönüşüm, makyajla olmaz. İsim değiştirerek, slogan yenileyerek, yöntem güncelleyerek olmaz. Dönüşüm, yön değişimi ister. Yön değişmeyen her reform, çürümeyi yalnızca geciktirir.

İfade etmek gerekirse, modern insanın en büyük yanılgısı şudur: “Henüz yıkılmadık, demek ki sorun yok.” Oysa Semûd da helâk anına kadar yıkılmamıştı. Evler yerindeydi, güç ellerindeydi, düzen işliyordu. Fakat içeride anlam tükenmişti.

Bu nedenle Hz. Sâlih kıssası, geleceğe dair bir tehdit değil; bugüne dair bir teşhistir.

Neticede anlaşılması gereken şudur: Her nimet aynı zamanda bir imtihandır. Her mucize bir yük getirir. Her güç, ahlâkla sınanır. Hakikat çoğu zaman dışarıdan değil, içeriden gelir. Kibir bireysel bir kusur değil, toplumsal bir yıkım sebebidir. Azgınlığı çoğu zaman kalabalıklar değil, örgütlü azınlıklar üretir. Zulme rıza, zulmün kendisi kadar yıkıcıdır. Emanetin ihlali, ilâhî düzenin ihlalidir. Paylaşım adaleti bozulduğunda helâk hızlanır. Hakikati uğursuzluk diye yaftalamak, insanın eski bir kaçış yoludur. İmtihan bazen en basit görünen yerden gelir. Tevbe için verilen mühlet, cezadan önceki son rahmettir. Helâk ani bir olay değil, içeriden başlayan çürümenin dışa vurumudur. İbret alınmayan tarih kendini tekrar eder. Ve hakikati sevmeyen toplum, öğüt vereni de sevmez.

Siz, bu metni okurken Semûd’u düşünüyorsanız, kıssa henüz dışarıdadır. Ama bu metni okurken kendinizi, yaşadığınız düzeni, sustuğunuz yerleri, razı olduğunuz yanlışları düşünüyorsanız; işte o zaman Hz. Sâlih kıssası, yerine ulaşmıştır.

Burada duruyoruz.