Bu yazıda kısa bir çözümlemeyle sosyal çürüme sorunumuzu ele alıyoruz.
Sosyal çürüme dediğimiz şeyi, gündelik dildeki aceleci ve yüzeysel kullanımların dışına çıkararak ele alıyoruz; çünkü bilindiği üzere bir kavramın çok tekrar edilmesi, onun daha iyi anlaşıldığını değil de çoğu zaman tam tersine içinin boşaltıldığını ve bir tür alışkanlık sözcüğüne dönüştürüldüğünü gösterir, sosyal çürüme de bugün tam olarak bu kaderi paylaşmaktadır.
Biz sosyal çürümeyi şeksiz inanabileceğimiz nihai zemin, yani insanın hakikati itibariyle ele alıyoruz, çünkü insanın nihai hakikatinden başka hiçbir şeye kesin surette inanmak elde değildir, ve ondan gayrısına yönelmek de nihai çözümü getirmez.
Başlıyoruz.
Öncelikle sosyal çürüme, sanıldığı gibi bir gün ansızın ortaya çıkan, herkesin fark ettiği, yüksek sesli bir yıkım değildir; o, daha çok sessiz ilerleyen, bağırmayan, dikkat çekmeyen, hatta çoğu zaman “hayatın olağan akışı” sanılan bir süreçtir ve tam da bu nedenle tehlikelidir. Çünkü insan, gürültüye karşı uyanıktır ama alışkanlığa karşı körleşir. Bahis konusu çürüme de körleşerek ilerler. Çünkü sosyal çürüme bir olay değil, bir haldir. Bir toplumda hayat devam ediyor olabilir; insanlar çalışıyor, evleniyor, çocuk büyütüyor, şehirler genişliyor, kurumlar işlemeye devam ediyor olabilir; fakat bütün bu hareketlilik, eğer anlam üretmiyorsa, yalnızca bir devinimdir, bir ilerleme değildir. Çürüme de burada başlar. Hayat sürerken, hayatın neden sürdüğüne dair içsel bağ gittikçe silikleşmiş, bir yerde de kopmuştu ve hayatın olağan akışı içinde bir hal olarak çürüme başgöstermiştir.
Burada önemli bir ayrımı baştan koymak gerekir. Toplumun bozulması ile toplumun çürümesi aynı şey değildir. Bozulma görünürdür, tepki üretir, konuşulur, tartışılır. Çürüme ise daha görünmez yerden gelir ve öncelikle alışkanlık üretir. Diğer yandan bozulma geçici olabilir, çürüme daha kalıcıdır. Çünkü bozulma yanlışın yapılmasıyla ilgilidir; çürüme ise yanlışın yanlış olarak hissedilmemesiyle. İnsanlar hata yapabilir, bu zaten insan olmanın parçasıdır; fakat bir toplumda insanlar hataya alıştığında, hatta hatayı olağan kabul etmeye başladığında, artık mesele hata değildir, orada aslında kendisine dayanılması gereken ve insanın nihai başlangıcı olan zemin değişmiştir. Mesele de bu zemine yeniden dönmek, ona yeniden dönmenin önündeki karartıyı farketmek ve aşmaktır.
Dolayısıyla bu bağlamda sosyal çürüme aslında bireylerin kötü niyetli olmasıyla da açıklanamaz. Daha derin bir şeyden söz ediyoruz. Sosyal çürüme, değerlerin ortadan kalkmasından ziyade değerlerin davranış üretme gücünü yitirmesidir. Adalet konuşulabilir ama adalet davranışı yönlendirmiyorsa, orada olan adalet olmayacaktır. Ahlâk sürekli dile getirilebilir ama ahlâk bireyi bağlamıyorsa, ortada ahlâk değil, ahlâk dili vardır.
Dilin kaldığı, ama hayatın terk ettiği bir yerdir burası.
Sosyal çürümenin ontolojik tarafı da burada açığa çıkar. Çünkü bu çürüme var olanın yok olması değildir; var olanın anlamdan kopmasıdır. Kurumlar vardır ama koruyucu değildir; kurallar vardır ama bağlayıcı değildir; değerler vardır ama istikamet vermez. Toplum, kendi ürettiği normları tanıyamaz hâle gelir. Bu hâl, toplumsal yabancılaşmanın derin bir biçimidir; çünkü insan artık dış dünyaya değil, kendine de yabancılaşmıştır.
Ayrıca sosyal çürüme aslında bir kaos da değildir. Aksine, kendine özgü düzenini kuran bir şeydir. Bu düzen, son derece işlevseldir ve bu nedenle uzun süre ayakta kalabilir. Bu düzenin temel ilkesi ise her şey yapılabilir olduğuna sevk olmaktır, sorgulanmama isteğiyle. Ama sorgulamanın geri çekildiği yerde en başta ahlâk bir ilke olmaktan çıkar, çıkar ve bir uyum stratejisine dönüşür. İnsanlar doğru olanı değil, riskli olmayanı seçmeye başlar. Bu seçiler de tek tek bakıldığında makul görünür; fakat çoğaldığında zaten zar zor bulunmuş toplumsal zemini olduğu gibi çökertir.
Yani çürümenin en tehlikeli tarafı onun “normal” denen yerde kök salmasıdır. Çünkü normalleşmiş yanlış artık yanlış değildir. Normalleşmiş adaletsizlik kader gibi algılanır. Normalleşmiş kabalık karakter sayılır. Bu normalleşme de aslında çürümenin tamamlanma safhasıdır; çünkü artık sorun olarak algılanmaz. Sorun olarak algılanmayan şeyle mücadele de edilmez, yalnızca onunla yaşanır. Bu nedenle sosyal çürüme, dışardan bakıldığında çoğu zaman fark edilmez. Hayat akıyordur. İnsanlar yaşıyordur. Fakat bu akış, artık anlam üretmeyen kendisinden kopulmuş bir zemin üzerinde gerçekleşmektedir. Mesele de bundadır.
Bu konunun birey üzerindeki etkisini de dikkate almak lazım.
Sosyal çürüme dediğimiz şeyin bireyle ilişkisi çoğu zaman yanlış yerden kurulur; ya bütün sorumluluk bireyin omuzlarına yıkılır ya da birey tamamen masum ilan edilerek bütün yük soyut bir “toplum” kavramına havale edilir. Oysa mesele bu kadar basit değildir. Toplum dediğimiz yapı, bireylerden bağımsız bir varlık değildir; fakat birey de toplumdan kopuk bir ada değildir.
İkisi arasında sürekli işleyen, karşılıklı ve sessiz bir aynalaşma vardır, bu yüzden.
Bu aynalaşma bozulduğunda bir çözülme başlar. Ve bireyin çözülüşü, sanıldığı gibi ahlâksızlıkla ya da bilinçli kötülükle başlamaz. İlk çatlak, çoğu zaman sorumluluk duygusunun belirsizleşmesiyle ortaya çıkar. İnsan, yaptığı şeyin sonuçlarını kendisiyle ilişkilendirmekte zorlanmaya başladığında, henüz büyük bir yanlış yapmamış olsa bile, iç düzeninde bir kayma yaşanmıştır. Bu kayma, açık bir isyan değildir; daha çok belirsiz bir geri çekilmedir. Birey, kendini korumak için eylemiyle arasına mesafe koymuştur. Bu mesafe arttıkça, benlik de bir çeşit incelmeye gitmiştir.
Burada dikkat edilmesi gereken şey, insanın kendini kötü biri olarak görmek istememesidir aslında. Bu istememe hâli de ilk bakışta sağlıklı gibi görünür; fakat zamanla bir savunma mekanizmasına da dönüşür. Birey, kendi davranışlarını sorgulamak yerine, onları gerekçelendirmeye başlar. Gerekçe üretimi burada muhakemenin değil kaçışın dili olur. Çoğu zaman insan “neden yaptım” sorusunu sormak yerine, “neden başka türlü olamazdı” sorusuna sığınır. Bu sığınma, bireyi rahatlatır; fakat benliği de aşındırır, inceltir, zayıflatır.
Ama bu aşamada birey yalnız da değildir. Çürük toplum, bireyin ürettiği bu gerekçeleri hızla tanır ve dolaşıma sokar çünkü. “Herkes yapıyor”, “sistem böyle”, “başka yolu yok” gibi ifadeler, bireysel çözülmeyi kolektif bir kabule dönüştürür. Bu noktada birey, kendi iç sesini susturur; çünkü artık yalnız olmadığını hisseder. Kalabalık burada bireyin vicdanını yatıştıran en güçlü unsur olur. Kalabalıkta sorumluluk dağılır, suç silikleşir, rahatsızlık azalır. Ve bireyin çürük bir topluma daha büyük zarar katkısı yapması için her şey hazır hale gelmiş olur.
Ayrıca toplumsal aynalaşma burada başka bir surette tekrar kurulur. Birey, kendi çözülmesini toplumda gördükçe rahatlar; toplum ise bireyin çözülmesini çoğalttıkça norm hâline getirir. Böylece kimse kimseyi aynadan ayıramaz hâle gelir. Herkes birbirine benzer. Bu benzerlik, dayanışma üretmez; sıradanlaşma üretir. Sıradanlaşan yanlış da artık yanlış değildir. Böylece bu süreç, benlik yapısında derin bir dönüşüm yaratır. Zayıflamış benlikten çürük ama katı bir bünye meydana getirir.
Bunun aksine sağlam bir benlik ise hep sınırları olan bir yapıdır; neyi yapıp neyi yapmayacağını, neyi kabul edip neyi reddedeceğini bilir. Ama işte çürüklüğe üye olmuş sosyal çürüme ortamında bu sınırlar içerden değil, dışardan belirlenir. Birey, doğruyu kendi iç muhakemesinden değil, ortamın verdiği sinyallerden öğrenir.
Çünkü bir temas alanı olarak ortam bozuksa, öğrenilen de edinilen de bozuk olur, oradaki her türlü alışveriş için geçerlidir bu.
Böylece birey, kendi ahlâkının faili olmaktan çıkar, seyircisi hâline gelir. Bu noktada birey iki farklı yöne savrulur; bazen aynı anda ikisine birden. Bir yanda aşırı uyum vardır, insan sesini çıkarmaz, dikkat çekmez, sorun yaşamamak için her şeye razı olur. Bu razı oluş, bir erdem değildir; tükenmenin ifadesidir. Diğer yanda örtük saldırganlık vardır: Görünürde uyumlu, içeride öfkeli, fırsat kollayan bir hâl. Bu iki tutum da toplumsal güveni zedeler. Çünkü biri sessizlikle, diğeri gizli niyetle her türlü ilişkiyi bozar.
Bireyin çözülüşü aynı zamanda anlam duygusunun aşınmasıyla birlikte ilerler.
İnsan yaptığı şeyin nedenini kaybettiğinde, yalnızca nasıl yaptığıyla ilgilenmeye başlar. Ancak bu nasıl sorusu daha çok teknik üretir; oysa sorulması gereken neden sorusudur, çünkü neden sorusu daha çok esas ve de istikamet üretir. Ama bu olmaz da esas ve istikamet kaybı artarsa durum allak bullak bir hale girer. Çünkü bu anlamda yönünü kaybeden birey, yalnızca günü kurtarır. Günü kurtarma hâli çoğalmış bireylerden müteşşekkil toplum ise geleceğini kaybeder. Bu kayıp belki gürültülü patırdılı değildir; kimse bir şey kaybettiğini fark etmemiş olabilir. Fakat zamanla herkes çok temel bir eksiklik hisseder ve bu eksikliğin adını da koyamaz olur. İçinde bulunduğumuz durum gibi.
Ayrıca toplum bu bireylerden oluştuğunda tuhaf bir tablo ortaya çıkıyor elbette. Çünkü böyle bir toplumda bakıldığında herkes meşguldür ama kimse aslında kendi yerinde değildir. Herkes konuşur ama kimse bir şey dinliyor değildir. Herkes haklıdır ama kimse adil değildir. Bu hâl, çürütülmüş birey ile çürük toplum arasındaki aynalaşmanın olgunlaşmış bir biçimidir. Artık birey toplumu, toplum bireyi düzeltmez. İkisi de aynı çözülmüş yapıyı tekrar ederler ve tekrarlardan dünya inşa ederler, o kadar.
Dikkat edilirse bu bakımlardan bakınca sosyal çürüme, bireyi yalnızlaştırarak değil, kalabalıklaştırarak derinleştirmiştir. Bu noktada insanlar yalnız kaldıkları için değil, birbirlerine benzedikleri için çözülmüştür. Çünkü farkın, itirazın ve iç muhakemenin kaybolduğu böylesi bir yerde, her şey sessizce kendini tüketmeye devam etmeye girmiştir.
Sosyal çürümenin bu safhasında artık bireysel çözülmenin ötesine geçilmiş, mesele doğrudan doğruya değerlerin toplumsal hayattaki işlevini yitirmesi noktasına dayanmıştır; fakat burada özellikle dikkat edilmesi gereken şey, değerlerin ortadan kalkmamış olmasıdır. Tam tersine, değerler her yerdedir. Konuşmalarda, metinlerde, törenlerde, resmî söylemlerde ve gündelik dilin içinde dolaşımdadır. Sorun burada değerlerin yokluğu değil; ama değerlerin düzgün, sağlam, sıhhatli ve anlamlı davranış üretmemesidir. İyi biliyoruz ki ahlâk, tarih boyunca bir süs unsuru değil hep bir istikamet ilkesi olmuştur. Yani ahlâk, insanın neyi yapıp neyi yapmayacağını belirleyen sessiz bir ölçüdür. Bu ölçü, içselleştirildiğinde görünmez olur; çünkü iş görür. Sosyal çürüme ortamında ise ahlâk görünür hâle gelir. Sürekli dile getirilir, vurgulanır, savunulur. Ama bu görünürlük, ahlâkın gücünü değil, zayıflığını gösterir. Çünkü işleyen şey konuşulmaz; konuşulan şey çalışmıyordur. Sosyal çürümede farkedilecek ilk şeylerden biri de budur.
Burada değerlerin boşalması, ahlâkın terk edilmesi anlamına gelmez. Daha tehlikeli bir şey olur: Ahlâk, biçimsel bir dile dönüşür. İnsanlar ahlâklı olmak zorunda değildir; ahlâklı görünmeleri yeterlidir. Görünüş, içerikten daha az bedel ister. Görünüş tutarlılık gerektirmez; yalnızca doğru kelimeleri seçmeyi gerektirir. Bu seçicilik zamanla bir beceriye dönüşür. Ahlâk, yaşanan bir ilke olmaktan çıkar, kullanılan bir enstrümana dönüşür. Bu dönüşümle birlikte ahlâk, gündelik hayatta bağlayıcılığını yitirir. İnsanlar doğruyu bildiklerini söyler ama doğruya göre davranmaz. Bu çelişki artık rahatsızlık üretmez. Çünkü çelişki, normalleşmiştir. Normalleşen çelişki, iç muhakemeyi devre dışı bırakmıştır. Böyle bir temelde insan, kendi içinde bir hesaplaşma yaşamaz; yalnızca dışarıya uygun davranır. Böylece ahlâk, iç düzeni kuran bir ilke olmaktan çıkar, dış düzeni idare eden bir söylem hâline getirilir. Bu noktada ahlâkın seyirlikleşmesi de başlar. Ahlâk, yaşanan bir hâl değil, izlenen bir performans olur. İnsanlar kimin ahlâklı, kimin ahlâksız olduğuna bakar; fakat bu bakış, kendi üzerlerine dönmez, ya da çok daha az döner. Zira artık ahlâk, esasen başkalarını yargılamak için vardır; kendini kendine bağlamak için değil.
Bu yer değiştirme, çürümenin en belirgin işaretlerinden biridir. Çünkü ahlâk, kendini bağlamayan bir toplumda giderek bölücü bir dile dönüşür. Böler, parçalar, bozar.
Ahlakla bölünmek, parçalanmak ve bozulmak da zaten başlı başına ilginç bir başarıdır!
Devamla; değerlerin boşalmasıyla birlikte toplumda ahlâkî hassasiyet yer değiştirir. Büyük adaletsizlikler sıradanlaşırken, küçük sembolik meseleler aşırı önem kazanır. İnsanlar esas sorunları görmezden gelirken, tali konular üzerinden yüksek sesli ahlâkî pozisyonlar alır. Bu durum, ahlâkın içerikten kopup temsile dönüşmesidir. Temsil edilen ahlâk da elbetteki çözüm üretmez, yukarıda dendiği gibi anca bölüp paraçalar. Ve bu safhada herkes kendi değerini mutlaklaştırır. Oysaki mutlaklaştırılan değer, karşısındakini anlamaya değil, dışlamaya yarar. Böylece ortak zemin tamamen aşınır. Ahlâk, ortak bir ölçü olmaktan çıkar; düşük bir kimlik işaretine dönüşür. Bu surette kimlikleşen ahlâk ise, çatışmayı besler; oysa hakikatte ahlâk, bir temel işlev olarak toplumu birlik içinde tutan harikulade bir esastır.
Burada şunu özellikle belirtmek gerekir: Değerlerin boşalması, insanların değersizleşmesi değildir. İnsanlar hâlâ iyi olmak ister, adil olmak ister, doğru olmak ister. Fakat bu istek, çaresizdir. Çaresiz istek, hayal kırıklığı üretir. Hayal kırıklığı arttıkça, insanlar ya ahlâktan vazgeçer ya da ahlâkı bir silah gibi kullanır. Her iki hâl de çürümeyi derinleştirir. Sosyal çürümenin bu evresinde en tehlikeli durum şudur: Ahlâk vardır ama kimse ona güvenmez. Kimse ahlâkın korunacağına inanmaz. Bu inanç kaybı, bireyi korumasız bırakır. Korumasız kalan birey, ahlâkı bir risk olarak görmeye başlar. Risk görülen şey, uzun süre taşınmaz. Böylece ahlâk, sessizce hayattan çekilir; fakat dilde kalmaya devam eder, ve kimilerinin elinde çıkarlarına uygun bir yıkım aracı olarak işlevini sürdürür
Yani sosyal çürüme, değerlerin yok olmasıyla değil, değerlerin hayattan kopmasıyla gerçekleşir. Ahlâk, yaşanmadığı hâlde konuşuluyorsa, orada ahlâk değil, ahlâkın hayaleti dolaşıyordur. Ve hayaletler toplumu ayakta tutamaz. Ve esasen ahlak, hiçbir zaman ne hayaldir ne de hayalettir.
Diğer yandan sosyal çürüme güvenin yitimi ve parçalanma neticesi getitir. Bu konuya değinelim.
Sosyal çürümenin bu safhasında artık değerlerin içinin boşalmasıyla yetinilmez; bu boşalma, ilişkilerin dokusuna nüfuz eder ve toplumun görünmeyen taşıyıcı kolonunu, yani güveni, sessizce yerinden sökmeye geçer.
Güven, çoğu zaman bir duygu sanılır; oysa güven, bireyin yalnızca karşısındaki insana değil, birlikte yaşadığı düzene, ortak sınırlara ve yarının öngörülebilirliğine duyduğu bir inançtır. Çürüyen bir toplumda bu nedenle ilk sarsılan temellerden biri de güvendir.
Ama güvenin çöküşü bağırtıyla da olmaz. Kimse bir sabah uyanıp “artık kimseye güvenmiyorum” diye ilan etmez. Daha çok küçük cümlelerle, gündelik temkinlerle, ihtiyatlı bakışlarla yayılır. “Belli olmaz”, “insanlara fazla güvenmeyeceksin”, “herkes kendi çıkarını düşünür” gibi sözlerle. Böylece güvenin yitimine hizmet eden bu tarz sırıtmayan cümleler bireysel tecrübenin dili gibi görünerek zamanla kolektif bir yargıya dönüşür. Bu yargı yerleştiğinde, artık herkes potansiyel bir risk olarak algılanır. Risk algısının hâkim olduğu bir toplumda ise samimiyet barınamaz. Çünkü güvenin yitimi, ilk elde samimiyetin kovulmasıyla sonuçlanır.
Devamla; güvensizlik arttıkça, ilişkiler savunma üzerine kurulur. İnsanlar kendilerini açmaz, geri çeker, saklar. Saklama, başta koruyucu gibi görünür; fakat uzun vadede ilişkiyi çoraklaştırır. Zira samimiyetin ortadan çekildiği yerde, ilişkiler yalnızca işlevsel hâle gelir. İnsanlar birbirine dar anlamda ihtiyaç duydukları sürece yaklaşır, ihtiyaç bittiğinde de uzaklaşır. Bu geçici ilişki ise elbette toplumsal bağları zayıflatır. Zayıflayan toplumsal bağlar, dayanışma üretmez; ama yalnızca geçici ittifaklar üretir.
Bu noktada güvenin inkırazı, kurumlarla olan ilişkiyi de derinden etkiler. Çünkü kurumlar, güvenin somutlaştığı yapılardır. İnsanlar, kuralların adil biçimde uygulanacağına, emeklerinin karşılığını bulacağına, hak ettiklerinin korunacağına inanırsa, bu kurumlara gönüllü olarak uyar. Bu inanç zayıfladığında ise, uyum içsel bir tercih olmaktan çıkar, dışsal bir zorunluluk hâline gelir. Zorunlulukla sürdürülen düzen de ilk fırsatta aşılmaya çalışılır. Bu her zaman böyledir.
Yani, bu düzende kural, ahlâkın yerini alamaz; yalnızca ahlâk boşluğunu büyüten bir dış normdur, ötede beride başka hiçbir şey de yoktur.
Devamla; güvenin çekildiği yerde, resmî olan zayıflar; gayriresmî olan ise güçlenir. İnsanlar kurallara da değil, ilişkilere yaslanmaya başlar. Tanıdıklar, aracılar, örtük anlaşmalar, sessiz mutabakatlar, hayatın akışını belirler. Bu ağlar kısa vadede işleri yürütür gibi görünür; fakat uzun vadede adaletsizliği derinleştirir. Çünkü bu ağlara erişim eşit değildir. Eşitsizlik arttıkça, güvensizlik daha da kök salar. Böylece toplum kendi yarattığı çözümlerle kendi sorununu büyütür; giderek hiçbir çare bulamayana değin.
Güvensizlik yalnızca insan ilişkilerini değil, mekânları da dönüştürür. Ortak alanlar terk edilir, kapalı alanlar çoğalır. Duvarlar yükselir, mesafeler artar, sınırlar kalınlaşır. İnsanlar birlikte yaşamaktan çok birbirlerinden korunmayı öğrenir. Bu öğrenme biçimi, çocuklara da aktarılır. Yeni kuşak, dünyayı baştan tehlikeli bir yer olarak tanır. Başkasına güvenmek, saflıkla eş tutulur. Bu algı yerleştiğinde de, toplum ortak bir gelecek kuramaz olur; yaşlısından çocuğuna kadar.
Dil de bu süreçten payını alır. Söz, bağlayıcılığını yitirir. Verilen sözlerin tutulmadığı, vaatlerin karşılıksız kaldığı böyle bir ortamda, insanlar söylenene değil, söylenmeyene bakar; başka ne olsun. Her cümlenin arkasında bir niyet aranmaya başlanır. Bu arayış ilk başta iletişimi gerginleştirir. Açıklık yerini imaya, doğrudanlık yerini suskunluğa bırakır. Suskunluk arttıkça, yanlış anlamalar çoğalır. Yanlış anlamalar çoğaldıkça, çatışma kaçınılmaz hâle gelir. Çünkü güvenin çöktüğü toplumlarda adalet duygusu da zedelenir. İnsanlar hak ettiklerinin karşılığını alamadıklarına inandıklarında, kendi adaletlerini üretmeye yönelirler. Bu üretim bazen küçük ihlallerle, bazen açık sertlikle gerçekleşir. Ama vuku bulan hiçbir zaman artık adalet olmayacaktır. Çünkü her şeyin başına sinsice salt öfke duygusu yerleşmeye başlamıştır. Ve elbette hukukun yerini bireysel öfke aldığında toplum kendini hiçbir surette koruyamaz hâle gelir. Çünkü orada suç işlenir, zarar ziyan açığa çıkar, ama herkes hem mağdur hem de fail olur. Bu karmaşa da çok tehlikelidir ve asıl güveni yeniden kurmayı daha da zorlaştırır.
Bu bağlamda ortaya çıkan tablo açıktır: Sosyal çürüme, güveni çekerek toplumu ortak merkezinden koparır. Ortak merkez kaybolduğunda, toplum bir bütün olmaktan çıkar; yan yana duran, birbirine temas etmeyen, zaman zaman çarpışan parçalara dönüşür. Bu parçalanma gürültülü değildir; sessizdir. Fakat sessiz olduğu kadar da derindir.
Burada ulaşılan sonuç şudur: Güven, emirle kurulmaz; yasa ile dayatılamaz; söylemle ikame edilemez. Güven, yaşanarak oluşur. Yaşanamayan güvenin yerini hiçbir mekanizma dolduramaz. Neticede de güvensizlik, sosyal çürümenin en kalıcı yarası olarak toplumun içinde kalır.
Diğer yandan; sosyal çürümenin bu safhasında artık mesele bireylerin tutumları ya da ilişkilerin zayıflamasıyla da sınırlı değildir; çünkü çürüme, toplumun taşıyıcı iskeletine, yani kurumlara, sessizce yerleşmiştir. Ancak burada söz konusu olan şey kurumların yıkılması değildir. Daha tehlikeli olan, kurumların ayakta kalırken içeriden boşalması, işlevlerini sürdürüyormuş gibi yaparken anlamlarını yitirmesidir. Bu görünürde süreklilik, çürümenin en aldatıcı biçimidir. Zira kurumlar, yalnızca örgütlenmiş yapılar değildir; aynı zamanda ortak aklın, ortak sorumluluğun ve ortak vicdanın somutlaşmış hâlidir, öyle olmalıdır. Bir toplumda kurumlar çalışıyorsa, birey kendini yalnız hissetmez; çünkü bilir ki yük yalnızca onun omzunda değildir. Sosyal çürüme ortamında ise kurumlar bu yükü taşımak yerine, yükü bireye geri bırakır. İnsan, hakkını aramak zorunda kalır; kendini savunmak zorunda kalır; adaletini kendi üretmek zorunda hisseder. Bu his, kurumların çöktüğünün değil, kurumların artık korunmadığının işaretidir. Bu çözülme de çoğu zaman liyakat ilkesinin aşınmasıyla başlar.
Liyakat, adaletin sessiz ortağıdır. İnsanlar bir yere emeğiyle, yetkinliğiyle, sorumluluğuyla gelindiğine inandıklarında, o yapıya güven duyar. Bu inanç zedelendiğinde, kurumun meşruiyeti sarsılır. Meşruiyeti sarsılan kurum, ayakta dursa bile artık bağlayıcı değildir. İnsanlar kurallara uyar gibi yapar; fakat kurallar içselleştirilmez.
İçselleştirilmeyen kural, ilk fırsatta aşılır. Kurumların içten çözülmesinin bir başka göstergesi de sorumluluğun buharlaşmasıdır. Herkes yetkilidir ama kimse sorumlu değildir. Bir sorun ortaya çıktığında, fail bulunamaz; yalnızca prosedürler konuşur. Prosedürler çoğaldıkça, adalet gecikir. Geciken adalet, adalet olmaktan çıkar. İnsanlar bu gecikmeyi defalarca yaşadığında, şu kanaat yerleşir: “Hak aramak anlamsız.”
Ama hak aramanın anlamsızlaştığı yerde, birey ya vazgeçer ya da kestirme yollar dener.
Kurumlar içinde eğitim kurumu bu çözülmenin en erken ve en derin yaşandığı alanlardan biridir. Çünkü eğitim, yalnızca bilgi aktaran bir mekanizma değildir; aynı zamanda ölçü kazandıran bir zemindir. Ne önemli, ne önemsiz; ne doğru, ne yanlış; neye değer verilmeli, neye verilmemeli… Sosyal çürüme ortamında eğitim bu ölçüyü veremez hâle gelir. Bilgi çoğalır ama muhakeme zayıflar. Öğrenme, bir dönüşüm süreci olmaktan çıkar; bir basit geçiş şartına indirgenir. Bu durum da, yetkin ama sağlam olmayan bireyler üretir. Sıhhatsiz sağlam olmayan yetkinlik ise,, kurumlar için en yıkıcı unsurlardan biridir.
Hukuk kurumu da bu içten çözülmeden payını alır. Çünkü çoğun beklenilenin aksine hukuk, yalnızca bir yaptırım mekanizması değildir; o daha ziyade ve esasen toplumsal adalet duygusunun kurumsallaşmış hâlidir. Fakat bu duygu zedelendiğinde, hukuk mekanikleşir. Mekanik hukuk, düzeni korur ama hakkaniyet üretmez. Düzen korunurken haksızlıklar birikir. Biriken haksızlıklar patlamaz; yayılır. İnsanlar küçük adaletsizlikleri meşru görmeye başlar. Bu meşrulaştırma da çürümenin kurumsal düzeyde kökleştiğini gösterir.
Bu noktada kurumlar, toplum için güvenli bir zemin olmaktan çıkar; aşılması gereken engeller hâline gelir. İnsanlar kurumlarla çatışmaz; onları dolanır. Dolanma kültürü yaygınlaştıkça, enformel yollar güçlenir. Tanıdıklar, aracılar, ilişkiler, örtük anlaşmalar devreye girer. Demin de işaret edildiği gibi,sesmî olan zayıfladıkça, gayriresmî olan hayatı belirler. Bu durum, eşitsizliği derinleştirir; çünkü herkes bu yollara eşit erişemez.
Kurumların içten çözülmesi, toplumda tuhaf bir süreklilik yanılsaması yaratır. Her şey devam ediyormuş gibidir. Okullar açıktır, mahkemeler çalışır, belgeler düzenlenir, toplantılar yapılır. Fakat birey, bu süreçlerin kendisini koruduğuna inanmaz. İnancın kaybolduğu yerde, süreklilik bir güven değil, bir yorgunluk üretir. İnsanlar “yine de bir şey değişmez” duygusuyla yaşar. Bu duygu, kurumsal çürümenin bireyde bıraktığı bir izdir. Çünkü sosyal çürüme, kurumları yıkmaz; onları içi boş kabuklar hâline getirir. Kabuk ayaktadır, fakat içindeki anlam çekilmiştir. Bu çekilme, toplumun uzun vadede kendini yeniden üretme kapasitesini zayıflatmıştır.
Sosyal çürümenin bu safhasında artık mesele yalnızca değerlerin boşalması, güvenin çekilmesi ya da kurumların içten çözülmesi değildir; bütün bu süreçlerin zeminde biriktirdiği ve çoğu zaman görünmez kalan duygusal tortuyla karşı karşıyayız. Bu tortunun adı, sessiz öfkedir.
Sessizdir, çünkü dile gelmez; öfkedir, çünkü adaletsizlik hissiyle beslenir; birikmiştir, çünkü uzun zamandır da boşaltılmamıştır.
Eşitsizlik, bu birikimin en verimli zeminidir. eşitsizlik her toplumda vardır; fakat her eşitsizlik çürütücü değildir.
Toplumu çürüten şey, farkların varlığı değil, bu farkların meşruiyetini yitirmesidir.
İnsanlar, bazı insanların daha fazla imkâna sahip olmasını tolere edebilir; fakat bu imkânların keyfî, dokunulmaz ve hesap dışı olduğuna inandıklarında, adalet duygusu ağır bir darbe alır. Ancak bu darbe gürültü çıkarmaz; içerde çalışır. İnsan, artık yaptığı şeyin bir karşılığı olduğuna inanmaz. Bu noktada yoksunluk yalnızca maddi de değildir. Daha derin bir yoksunluk yaşanır; adalet yoksunluğudur bu.
İnsan, hakkının korunmadığını, emeğinin karşılığını bulmadığını, çabasının sonuç üretmediğini düşündüğünde, hayata bağlanma biçimi değişir. Çalışmak bir değer olmaktan çıkar, yalnızca hayatta kalma aracına dönüşür. Hayatta kalma psikolojisi ise uzun vadeli ahlâk üretmez; yalnızca kısa vadeli dar çözümler üretir. Bu çözümler ilk bakışta küçük tavizler gibi görünür. İnsan, kendini “idare etmeye” başlar. Küçük ihlaller, küçük kestirmeler, küçük suskunluklar… Her biri tek tek masum gibi durur. Fakat biriktikçe, toplumsal bir alışkanlığa dönüşür.
Bilinmelidir ki alışkanlık hâline gelen ihlal, artık ihlal değildir. Aksine bu tarz alışkanlığa düşmek çürümenin en kritik eşiğidir. Çünkü burada artık kimse yanlış yaptığını hissetmez.
Eşitsizliğin psikolojik sonucu, sessiz öfkedir. Bu öfke bağırmaz, sokaklara dökülmez belki, slogan atmaz. Ama daha çok içe çöker, içte oturur. İnsanlar sabırsızlaşır, tahammülsüzleşir, küçük olaylara aşırı tepki verir. Toplumda “sinirli insanlar” çoğalır. Bu sinirlilik, bireysel bir karakter meselesi değildir; kolektif bir ruh hâlidir. İnsanlar neden sinirli olduklarını tam olarak bilmez; fakat bir şeylerin adil olmadığını hisseder, bilir, ne yapacağını anlamadan.
Bu sessiz öfke, empatiyi de aşındırır. İnsan, kendi yoksunluğu içinde başkasının acısını taşıyacak alan bulamaz. Dayanışma yerini karşılaştırmaya bırakır. “Ben daha çok çekiyorum” duygusu yaygınlaşır. Acı, ortaklaştırılmaz; yarıştırılır. Yarıştırılan acılar ise, toplumu birleştirmez; böler. Herkes kendi yarasına kapanır. Kapanan bireyler, ortak bir iyilik fikri etrafında buluşamaz olur. Bu süreçte eşitsizlik, yalnızca yoksulu değil, ayrıcalıklıyı da bozar. Ayrıcalık, sorumluluk üretmediğinde kibir üretir. Kibir, gerçeklikle bağın kopmasıdır. Kendini dokunulmaz hisseden birey, sınır tanımaz. Sınır tanımayan bireyler çoğaldığında da, adalet fikri tamamen aşınır. Böyle bir toplumda ne yoksul sisteme inanır ne de ayrıcalıklı olanlar topluma borç hisseder. Herkes kendi alanını korumaya çalışır.
Eşitsizlikle beslenen sessiz öfke, zamanla kronik bir yorgunluğa dönüşür. İnsanlar artık itiraz etmekten vazgeçer. Bu vazgeçiş, sakinlik değildir; tükenmişliktir. “Bir şey değişmez” düşüncesi, bu tükenmişliğin dilidir. Bu dil yerleştiğinde, toplumsal enerji düşer. Bu suretle enerjisi düşen toplum, kendini savunamaz olur. Kendini savunamayan toplum zaten çürümeye daha da açık hâle gelir.
Yani açıktır ki bu bir bakıma ulusal güvenlik sorunudur, diğer tüm bağlamlarıyla.
Sosyal çürümenin bu safhasında artık bir eşik aşılmıştır; çünkü burada çürüme, yalnızca içte yaşanan bir çözülme olmaktan çıkar ve davranış biçimi hâline gelir. Şiddet ve kabalık, bu davranış biçiminin en görünür ama aynı zamanda en yanlış anlaşılan yüzüdür. Çoğu zaman şiddet, yalnızca fiziksel saldırı olarak ele alınır; oysa asıl yaygın ve yıkıcı olan, gündelik hayatın içine sızmış olan dilsel, duygusal ve zihinsel sertliktir.
Şiddetin normalleşmesi, insanın kötüleşmesiyle başlamaz; insanın kırılganlaşmasıyla başlar. Güvende hissetmeyen birey, kendini korumak için sertleşir. Sertlik, ilk başta bir savunma gibi görünür; fakat yaygınlaştığında saldırganlığa dönüşür. İnsanlar seslerini yükselterek, sözlerini keserek, aşağılayarak, küçümseyerek alan açmaya çalışır. Bu davranışlar aslında gücün değil; gizli bir zayıflığın işaretidir. Ancak toplum, bu zayıflığı güç sanmaya başladığında, şiddet kültürel bir biçim kazanır. Bu noktada da kabalık, basit bir görgü eksikliği olmaktan çıkar; başkasını insan olarak tanımayı reddetme biçimine dönüşür. İnsanlar artık karşısındakini bir yüz, bir hikâye, bir hayat olarak değil; bir engel, bir tehdit ya da bir etiket olarak görür. Etiketlenen insan, acı çekmez; incinmez; yok sayılabilir. Bu yok sayma da şiddetin zihinsel hazırlığıdır. Zihin burada önce insanı siler; beden bundan sonra saldırır.
Şiddetin normalleşmesinde adalet duygusunun zedelenmesi belirleyici bir rol oynar. İnsanlar haklarının korunmadığını düşündüklerinde, kendilerini savunma ihtiyacı hissederler. Bu savunma, zamanla “haklılık” söylemiyle birleşir. İnsan, kendini haklı hissettiği anda da sınır tanımaz. Haklılık, adaletin yerini aldığında, her sertlik meşru görünür. “Benim de canım yandı” cümlesidir, şiddetin en yaygın gerekçesi.
Ayrıca bu sertlik, yalnızca sokakta ya da fiziksel temaslarda ortaya çıkmaz. Dil sertleşir, üslup sertleşir, bakışlar sertleşir. İnsanlar birbirine sabırla kulak vermez; hemen keser, hemen hüküm verir. Tartışma, anlamak için değil; bastırmak için yapılır. Bu bastırma hâli de elbette toplumsal iletişimi zehirler. Zehirlenen iletişim, yanlış anlamaları artırır. Yanlış anlamalar, çatışmayı besler. Çatışma çoğaldıkça, şiddet de sıradanlaşır.
Şiddetin normalleşmesi aynı zamanda duyarsızlaşma üretir. İnsanlar artık başkasının acısına şaşırmaz. Şiddet görüntüleri, sert sözler, aşağılamalar kısa süreli tepkiler yaratır; ardından hızla unutulur. Unutulan her şiddet, bir sonrakine alan açar. Bu alışma hâli, çürümenin en tehlikeli boyutlarından biridir. Çünkü alışılan şey sorgulanmaz. Sorgulanmayan şey, kalıcı hâle gelir. Bu safhada toplumda tuhaf bir değer kayması yaşanır. Nezaket zayıflık sayılır, sertlik cesaretle karıştırılır. İnsanlar incelikli davranmaktan utanır, kaba davranmaktan çekinmez. Bu tersine dönüş, toplumsal ilişkileri dayanılmaz hâle getirir. Çünkü inceliğin kaybolduğu yerde, insanlar kendilerini ifade edecek alan bulamaz. İfade edemeyen birey, ya susar ya patlar. Suskunluk bastırır, patlama da yıkar. Her iki hâl de toplum için nihai anlamda yıkıcıdır.
Şiddetin normalleşmesi, çocuklar ve gençler üzerinde daha da kalıcı izler bırakır. Bu habitatta yeni kuşaklar, dünyayı sert bir yer olarak tanır. Güvenmek değil, tetikte olmak öğretilir. Bu öğrenme biçimi, gelecekte daha sert, daha tahammülsüz, daha kopuk bir toplumsal yapının habercisidir. Şiddet burada bir sonuç değil, aktarılmış bir alışkanlık hâline gelir. Bundan büyük felaket de yoktur.
Yani sosyal çürüme, şiddeti üretmez; şiddeti meşrulaştırır. Meşrulaştırılan şiddet, toplumun bağışıklık sistemini çökerterek, onu kendi kendine zarar veren bir yapıya dönüştürür. Sertlik arttıkça güven azalır; güven azaldıkça sertlik artar. Bu döngü kırılmadığında da toplum döner dolaşır yine kendi sertliğinin altında ezilir. Olan biten yine toplumun kendisine olur.
Sonra; artık mesele yalnızca sertleşen ilişkiler ya da normalleşen kabalık değildir; çürüme, daha derin bir düzeyde, hakikatin yer değiştirmesiyle kendini göstermeye geçer. Görünürlük, hakikatin önüne geçmiştir. Bu noktada görünen şey, doğru olduğu için değil; görüldüğü için değer kazanır. Bu değer kayması, toplumun düşünme biçimini kökten dönüştürür. İnsanlar artık neyin doğru olduğuyla değil, neyin göründüğüyle ilgilenir. Görünürlük, ilk bakışta masum bir ihtiyaç gibi sunulsa da, aslında orada insan, var olduğunu hissetmek ister. Fakat varlık, içerden beslenmediği için dışarıdan onayla ikame edilir. Bu onay elbette geçici bir rahatlama sağlar; fakat anlam üretmez. Anlam üretmeyen bu onay, daha fazlasını ister. Böylece teşhir dozu artar. İnsan, kendini göstermenin dayanılmaz zorunluluğu altına girer. Bu zorunluluk, zamanla bir norma dönüşür. Gösterilmeyen şey artık yok sayılır.
Bu noktada teşhir, yalnızca bedenle ya da mahremiyetle ilgili bir mesele olmaktan çıkar; düşünceler, duygular, acılar ve hatta erdemler de teşhir edilir hâle gelir. İnsanlar artık yaşadıklarını değil, yaşadıklarını nasıl sunduklarını önemser. Sunum, yaşantının önüne geçer. Yaşanmayan ama sunulan bir hayat ortaya çıkar. Bu hayat, sahicilik üretmez. İnsanlar düşünmek yerine paylaşım yapar, sorgulamak yerine sergileme yapar. Bu sergileme, bireyi kısa süreli olarak rahatlabilir; fakat uzun vadede sadece içsel boşluğun büyümesine katkı sağlamaktan başka bir şey yapmaz. Boşluk büyüdükçe de maalesef teşhir daha da artar. Böylece görünürlük, kendi kendini besleyen bir döngüye dönüşür.
Bu safhada algısal idrak gerçeğin yerini alır. Bir şeyin ne olduğu değil, algıda nasıl sunulduğu belirleyici hâle gelir. Bu durum da bu bağlamda toplumun ortak bir gerçeklik zemini kurmasını imkânsızlaştırır. Herkes kendi algısının içinde yaşar. Ve algılar çatıştığında, hakikat aranmaz da daha çok baskın algı kazanca yürür. . Görünürlük kültürü, ahlâkı da dönüştürür. Ahlâk, yaşanan bir ilke olmaktan çıkar; sergilenen bir imaj hâline gelir. İnsanlar erdemli olmak istemez; erdemli görünmek ister. Görünür erdem, görünmeyen çelişkileri örter. Bu örtme, bireyin kendi iç muhasebesini yapmasını engeller. Muhasebe yapılmadığında da çürüme hızlanır. Bu süreçte şiddet ve acı da teşhir edilir. Acı, paylaşılacak bir içerik hâline gelir. İnsanlar başkasının acısına bakar ama ona temas etmeden. Oysa temas etmeksizin bakmak, merhamet üretmez; daha çok duyarsızlık üretir. Sürekli maruz kalınan acı görüntüleri, insanı daha hassas yapmaz; daha çok köreltir. Bu körelme de çürümenin duygusal bir bedelidir.
Sosyal çürümenin bu safhasında artık mesele bireylerin tutumları ya da kamusal alanın sertleşmesi değildir; çürüme, insanın dünyaya ilk gözünü açtığı yere, yani aileye, sessizce yerleşmeye başlar. Aile, tabii ki yalnızca bir birliktelik biçimi değildir; kadim anlamıyla o, esasen toplumun kendini yeniden ürettiği bir ilk zemindir. Değerler burada öğretilmez; yaşanır. Sınırlar burada anlatılmaz; hissedilir. Anlam burada vaaz edilmez; solunur. ama bu ilk zemin zayıfladığında, zayıflatıldığında, elbette toplum yalnızca bugünü değil, geleceğini kaybedecek hale gelir. Bu nedenle sosyal çürümenin en tehlikeli yanlarından biri, ailenin zayıflatılması, giderek yitimidir.
Ailenin zayıflaması, çoğu zaman yanlış yerden anlaşılır. Mesele yalnızca ailelerin dağılması, boşanmaların artması ya da birlikte yaşamanın biçim değiştirmesi değildir. Daha derin ve daha tehlikeli olan bir aradalıktaki içsel temassızlıktır, Aynı evin içinde yaşayan, aynı masaya oturan ama birbirine temas etmeyen bireyler, biraradadır, ama bir birliktelik üretmeden. Bu birlikteliksizlik, mesele çocuğun dünyayı eksiklikler üzerinden tanımasına yol açar. Oysa ailede esas olan temas ve aktarımdır, birlik zemininde.Burada aktarım dediğimiz şey, bilgi aktarmak değildir. Aktarım, ölçünün, sınırın ve anlamın sesli sessiz geçmesidir. Sosyal çürüme ortamında bu bozulur. Aile, kendi içinde bütünlüğünü yitirir. Ne yapılır, ne yapılmaz; neye izin verilir, neye verilmez; ne önemlidir, ne önemsizdir… Bu ayrımlar bulanıklaştığında, mesela orada yetişen bir çocuk kötü bir belirsizlik içinde büyür. Bu belirsizlik, güven üretmez. Güvensizlikle büyüyen birey de, yukarıda işaret ettik, dünyayı baştan sorunlu bir yer olarak algılar, kendisi de sorunlu olur.
Kuşaklar arası kopuş, bu sürecin çok doğal bir sonucudur. Gençler, önceki kuşakların deneyimlerini değersiz görmeye başlar burada. Deneyim, “eski” olduğu için reddedilir. Reddedilen deneyim, ders üretmez. Ders üretmeyeyn bir toplumda elbette hatalarını tekrar eder. Bu tekrar, ilerleme gibi sunulabilir; ama olan şey büyük ihtimalle aynı çukurun etrafında dönmektir.
Aile, aslında toplumun bir çeşit hafıza taşıyıcısıdır. Ama kuşaklar koptukça, toplum hafızasını kaybettikçe, aile de hafıza taşıyıcısı olmaktan çıkacaktır.
Ailenin zayıflaması, duygusal aktarımı da bozar. Çünkü sevgi, sabır, şefkat ve sorumluluk gibi duygular, anlatılarla değil; hâllerle geçer. Bu da en yakın aile içinde yaşanır, yaşanmalıdır. Sosyal çürüme ortamında bu hâller taşınamaz olur. Çünkü ebeynler yorgundur. Yorgun ebeveynler bir şeyi gösterecek olsa göstereceği şey mesela uyulması gereken kurallar değil; gerginliktir. Gerginlikle yetişenler ise dünyaya karşı savunmada yaşar. Savunmada yaşayan birey, yukarıda işaret ettik, esas bağları kuramaz; esas bağları kuramayan birey de zaten toplumu ayakta tutamaz.
Sosyal çürümenin bir diğer safhasında artık ilk bakışta paradoks gibi görünen, fakat yakından bakıldığında son derece tutarlı bir tabloyla karşılaşırız: bilgi artmıştır, fakat bilgelik geri çekilmiştir. Toplum, hiç olmadığı kadar çok şeye erişmekte, hiç olmadığı kadar çok şey bilmekte; buna rağmen neyi neden yaptığını, neyin değerli neyin değersiz olduğunu ayırt etmekte giderek zorlanmaktadır. Bu durum cehaletin değil, bir zihinsel kirliliğin sonucudur. Çünkü bilgi, kendi başına bir erdem değildir. Bilgi, ancak anlamla, ölçüyle ve muhakemeyle birleştiğinde yol gösterici olur. Sosyal çürüme ortamında bilgi, bu bağlarından koparılır. Parça parça, bağlamsız, hızla tüketilen bir malzemeye dönüşür. İnsanlar çok şey duyar, çok şey okur, çok şey izler; fakat bu çokluk bir bütünlük üretmez. Bütünlük üretmeyen bilgi de zihni beslemez; yığar. Yığılan bilgi, zihni ağırlaştırır, netleştirmez. Başka ne olsun.
Bu noktada eğitim en kritik eşiklerden birindedir. Eğitim, yalnızca bilgi aktaran bir süreç olmaktan çıkarıldığında; ölçü kazandıran, muhakemeyi keskinleştiren bir zemin olmaktan uzaklaştığında; birey, doğruyu yanlıştan ayırma sorumluluğunu taşıyamaz hâle gelir. Öğrenmek, bir iç dönüşüm olmaktan çıkar; bir basit ve belirli geçiş şartına indirgenir. Bu indirgeme, bireyi bilgili kılar belki ama içsiz ve yüzeysel bırakır. Bu da aslında zihinsel bir kirlenme, kirlilik haline giriştir.
Zihinsel kirlilik, yanlış bilginin yayılmasıyla sınırlı değildir. Daha sinsi olan, doğru bilginin yerli yersiz, bağlamından kopuk ve ölçüsüz biçimde dolaşıma girmesidir. Her bilginin her yerde söylenebilir olduğu sanısı, düşünceyi yüzeyselleştirir. Yüzeysellik arttıkça, derinlik gereksiz görülür. Derinliğin gereksiz görüldüğü yerde, sabır da ortadan kalkar. Sabırsız zihin, düşünmez; daha çok tepki verir. Bu tepki hâli, eleştirel aklın yerini reflekslere bırakmasına yol açar. İnsanlar bir meseleyi anlamaya çalışmak yerine, ona hemen bir tutum alır. Tutum almak zaten anlamaktan daha hızlıdır. Burada da dolayısıyla hızlı olan tercih edilir. Böylece toplumda kanaatler çoğalır, fakat idrak zayıflar. Kanaatle yaşayan toplumlar ise bir noktadan sonra kendi kanaatlerinin esiri olur. Esaret, burada baskıyla değil; kolaylıkla kurulur.
Diğer yandan anlatılan surette bilgi bolluğu, aynı zamanda kibir üretir. İnsanlar az şey bildikleri dönemlerde daha temkinli, daha meraklı ve daha öğrenmeye açıktır. Çok şey duyduklarını zannettikleri dönemde ise öğrenmeye kapanırlar. Öğrenmeye kapanan zihin, kendini tekrar eder. Tekrar eden zihin, gelişmez, nereye gelişsin.
Bu safhada dil de kirlenir. Kelimeler hızla tüketilir, içleri boşalır. Büyük kavramlar küçük tartışmaların malzemesi hâline gelir. Kavramlar düşünce üretmez; etiket üretir. Ama etiketlenen zaten düşünce tartışılmaz; ya savunulur ya da reddedilir.
Zihinsel kirliliğin en ağır bedeli, bireyin kendi düşüncesine olan güvenini yitirmesidir. İnsan, neye inanacağını bilemez hâle gelir. Her bilgiye şüpheyle yaklaşır ya da her bilgiye körü körüne sarılır. Ama açıkça belli ki bu iki uç da sağlıklı değildir. Fakat elde bir çare yoktur.
Sosyal çürümenin bu safhasında artık daha fazla görünen bir çatışmadan, yüksek sesli bir krizin patlamasından değil; belki daha çok sessizce çekilen bir duygudan, yani umuttan söz etmek gerekir.
Öncelikle umut, çoğu zaman iyimserlikle karıştırılır; oysa umut, geleceğin mümkün olduğuna dair içsel bir kabuldür diye de bakılabilir. Ve bu kabul zayıfladığında, toplum hâlâ hareket edebilir, hâlâ konuşabilir, hâlâ üretir gibi görünebilir; fakat bütün bu hareket, artık bir ilerleme iradesi taşımaktan çıkar, daha çok alışkanlığın sürdürülmesine dönüşür.
Aslında umudun çekilmesi, ani bir kopuş da değildir. İnsanlar bir sabah uyanıp umutsuz olduklarını fark etmez. Umut, daha çok küçük hayal kırıklıklarıyla aşınır. Karşılığı bulunmayan çabalar, görülmeyen emekler, ertelenen adalet, tutulmayan sözler, her biri tek başına taşınabilir görünür; fakat biriktikçe insanın içindeki geleceğe dönük inancı sessizce tüketir. Burada belirgin bir yorgunluk dili dolaşıma girmiştir. İnsanlar açıkça itiraz etmez; fakat sık sık “ne değişecek”, “zaten belli”, “boşuna uğraşma” gibi cümlelerle yaşarlar. Bu cümleler, bilgi değil; duygudur. Bu duygu, tükenmişliğin dilidir.
Bu toplumsal yorgunluk, yalnızca bedensel bir hâl değildir; anlamsal bir yıpranmadır. İnsan, yaptığı şeyin nedenini kaybettiğinde yorulur. Çaba ile sonuç arasındaki bağ koptuğunda, çalışmak yük hâline gelir. Bu yük, bireyi ya içe kapatır ya da yalnızca kendini korumaya yöneltir. Kendini koruma refleksi yaygınlaştıkça, ortak iyilik fikri zayıflar. Ortak iyilik zayıfladığında, toplum çözülür. Bu noktada umutsuzluk, çoğu zaman kadercilik kılığına da bürünür. İnsanlar yaşadıkları durumu sorgulamak yerine, onu “hayatın gerçeği” olarak adlandırır. Bu adlandırma, düşünceyi askıya alır. Düşünce askıya alındığında, eleştiri de ortadan kalkar. Eleştirinin ortadan kalktığı yerde, çürüme kendini sorgusuzca yeniden üretir.
Toplumsal yorgunluk, kuşaklar arasında da farklı biçimlerde tezahür eder. Önceki kuşaklar hayal kırıklığı taşır; yaşadıklarının karşılığını alamamış olmanın sessiz öfkesini biriktirir. Daha genç kuşaklar ise beklentisizlikle büyür. Beklentisizlik, umut eksikliğinden daha tehlikelidir. Çünkü beklentisi olmayan insan hayal kurmaz. Hayal kurmayan insan, geleceğe yerleşemez. Geleceğe yerleşemeyen birey, bugünü rastgele yaşar. Bu rastgelelik, derin bir dağınıklık üretir. Aynı sorunlar tekrar eder ama kimse neden tekrar ettiğini sormaz. Bu sormayış, umudun çekildiğinin en açık göstergesidir.
Çünkü umut, her şeyden önce aslında soru sormayı canlı tutan bir şeydir. Umudun olmadığı yerde ilk susan şey sorudur ve kendini yeniden muhasebedir.
Oysa bize lazım olan umuttur. Umut ise, insandadır. Peki insan nerededir? Sorulması gereken soru yine budur.
Bu metinde bireyin çözülüşü, değerlerin boşalması, güvenin çöküşü, kurumların içten çözülmesi, eşitsizlik, sessiz öfke, şiddetin sıradanlaşması, görünürlüğün hakikatin yerini alması, ailenin aktarım gücünü yitirmesi, bilginin bilgelikten kopması, zamanın parçalanması, umudun çekilmesi, maskeler, kutuplaşma, hafıza kaybı, vaaz dili, bireysel kurtuluş yanılsaması, kadercilik ve nihayet insan ruhundaki tahribat gibi müstakil birer başlık olabilecek hususların hiçbir birbirinden bağımsız değildir. Bunlar, aynı çözülmenin farklı yüzleridir. Yani birini onarıp diğerini görmezden gelmek mümkün değildir. Ama burada özellikle altı çizilmesi gereken şey şudur: Sosyal çürüme, kaotik bir yıkım değildir. Tam tersine, son derece düzenlidir. Hayat devam eder. Kurumlar çalışıyor gibi yapar. İnsanlar konuşur, üretir, tartışır, itiraz eder. Fakat bütün bu hareketlilik, artık anlam üretmez. Çünkü anlamın mahalli bulunmuyordur. Çünkü anlamın bütün mahalli insandadır.
Bu metin bir çözüm metni değildir. Çünkü çözüm, teknik değildir. Sosyal çürümenin ilacı bir yasa maddesinde, bir reform paketinde, bir söylem değişikliğinde bulunmaz. Çürüme, insanın kendi iç muhasebesini terk etmesiyle başladığı için, oraya dönülmeden de hiçbir şey kalıcı biçimde değişmeye hazır olamaz. İç muhasebe ise rahatsız edicidir. Ne var ki İnsan, kendini temize çıkararak değil, kendine dokunarak değişir, dönüşür; bunun başka bir yolu yoktur.
Bu nedenle bu metnin amacı, yol göstermek değildir, sadece basit bir çözümleme ve mümkünse hatırlatmadır.
İnsanın kendi payına düşeni başkasına havale ettiği her yerde bu sorunlar kök salmaya devam eder. Her “ben ne yapabilirim ki” cümlesinde biraz daha büyür. Oysa insan, ne yapamaz, ne olamaz ki; kendi nihai aslına yürüdükten sonra.
