Metin kısmen tashih edilerek yeniden yayına alınmıştır.
Didâr sözlükte “görüş”, “yüz yüze geliş”, “yüz”, “müşâhede” gibi anlamlardadır. Didâr “did” kökünden gelir; Farsca’dır, görmekle ilgilidir; Türkçe’deki “göz’e” de, “dîde” deriz.
Ancak, “dîdar”, sadece görme fiiliyle sınırlı değildir. Görülenin kendisini, o görülüşte ortaya çıkan varlığı da içine alır bu sözcük. Bu yüzden didâr hem görmenin kendisi, hem görülen yüz, hem de ikisi arasında doğan karşılaşmadır.
Mesele gözden ibaret değildir yani. Göz, insanın dışa açılan en kuvvetli penceresidir; fakat didâr, o pencerenin ardında ruhun dışa taşmasıdır. İç ile dışın bir noktada buluşmasıdır. Bir yüzü görmek başka, o yüzde bir varlığın hakikatine değmek başkadır. Didâr denildiğinde yalnız surete bakmaktan değil, bir varlıkla sahici temas kurmaktan söz edilmelidir.
Bir insanın yüzüne bakarsın; sureti gözünde belirir. Çizgiler, gözler, dudaklar, mimikler... Fakat didâr, bu sûretin üstünde durmamaktadır. O yüzün arkasındaki hakikate dokunmak ister. Çünkü yüz, insanın hem en açık hem en gizli yeridir. Açık; herkes görebilir. Gizli; herkes aynı yüzü görse de aynı hakikati göremez. Bunun için didâr göze verilen sıradan bir imkân değil, kalbe bağışlanan bir nasiptir.
Burada sahne ile zemin ayrımı önem kazanıyor. Sahne, insanın kendisini gösterdiği alandır; rol, söz, süs, eda, korunma, saklanma hep burada olur. Birinin yüzüne bakmak sahnede kalabilir. Didâr ise perdenin arkadındadır.
Zemin, insanın maskesiz varlığıdır; rolün, süsün, kendini anlatma telaşının altındaki çıplak öz.
Yani didâr, sahnede oynanan bir yüzleşme değil, zeminde gerçekleşen hakiki görüştür.
Bir yüzü gördüğümüzde gerçekten neyi görürüz? Çizgileri mi, gözleri mi, dudakları mı? Yoksa o çizgilerden taşan, gözde parlayan, dudakta titreyen asıl manayı mı?
İnsan yüzü varlığın kitabı gibidir; fakat bu kitabı yalnız gözle okumak mümkün değildir. Kalp, idrak ve ruh gözle beraber açılmadıkça didâr tamam olmaz.
Didâr tek taraflı bir bakış da değildir. Kelime, görmenin sonucunu, yani karşılaşmayı da içermekte.
Bir insanın yüzüne bakarsın; o da sana bakar. İki bakış birbirine açıldığında, iki varlık bir noktada buluştuğunda didâr doğar.
Tek taraflı bakış nazar olarak kalır. İçten ve dıştan iki açılım birleştiğinde ise başka bir şey olur: yüz yüze gelme, hakikatle temas, karşılıklı açılış.
Bu yüzden didâr, karşılaşmanın yüksek hâlidir. Söz yalan söyleyebilir. Beden saklanabilir. Roller değişebilir. Ama göz göze gelişte saklanmak zordur. Göz, ruhun penceresidir; içeride ne varsa ışığı oradan sızan.
Didâr, bu ışığın dışarı taşması ve karşı tarafın da onu görmesidir.
Didâr üç mertebede anlaşılabilir:
-
Zâhirî didâr: Yüzün ve gözün fiziki olarak görülmesi. Bu herkes için mümkündür.
-
Bâtınî didâr: Yüzün ardındaki hakikatin, ruhun ve mananın görülmesidir. Bu idrak ister.
-
Aş’kın didâr: Bütün suretlerin ötesindeki kaynakla yüz yüze geliş. İnsan ömrünün en büyük imkânı, aynı zamanda en ağır yükümlülüğü burada durur.
Kalbin görmediğini göz göremez. Göz sureti taşır, kalp manayı okur, ruh hakikatin ağırlığını duyar. Bu üçü birleştiğinde didar, kendi yerini bulur.
Yani didâr, sıradan bakış değildir. Varlığın kendisiyle yüzleşmektir. İnsan hayatı boyunca nice yüz görür; fakat gerçek didâr, insanın hem kendi iç hakikatiyle hem de varlığın kaynağıyla yüz yüze gelmesidir.
Görmek ve Yüzleşmek
Görmek, insana verilmiş en yalın imkânlardan biridir; aynı zamanda en ağır sorumluluklardan biri. Gören göz artık görmediğini söyleyemez. Görmek, ışığın retinaya düşmesinden ibaret değildir. Hakikate temas etmektir. Bu temas yüzeyde kalırsa bakış olur; zemine inerse didâra dönüşür.
İnsan gözünü açınca önce renkleri, şekilleri, yüzleri, hareketleri görür. Fakat bu görülenler hakikatin kendisi değildir. Bunlar insan idrakinde bilhassa sahnesel manzaralara özgü seyirlerdir; sahneye aittir. Sahne, çoğu zaman perdenin önünde duran böyle bir boyalı surettir. Ama didâr, perdenin yırtılmasıdır; görünürün ardındaki görünmeyenin açılmasıdır. Didarın seyri perdenin açılmasına bağlıdır. Didar seyri bu yüzden , görünüş ile hakikat arasındaki bağın da ifşasıdır. Didar, hakiki bir yüzdür. Hakiki seyirler, bu anlamda perde ötesine aittir. Didar, bu bakımdan, perde ötesine bir uzanıştır. Didarı gören, öteye uzanmaya başlar.
Yani didar, gerçeğe ermenin, en güzel yüzüdür.
Sahne gelip geçici, asıl olan zemindir. Göz yalnız sahneye dikilirse gördüğü şeyler değişir, kaybolur, dağılır. Zemine bakabılabilirse, değişmeyen yön seçilir. Mesela bu sebeple, yüzdeki çizgiler solabilir, gözlerdeki parlaklık sönükleşebilir, dudakların kıvrımı değişebilir ama, hakiki didârda görülen ile, bütün bu değişmelerin ardındaki sabit hakikat açığa çıkmaya devam eder.
Göz göze gelmek ontolojik bir kırılmadır. İki varlık, bir anlığına birbirinin zeminine değer. Bu temas kelimeyle tam anlatılamaz; çünkü kelimeler bunu tarif etmede kifayetsizdir. Ancak didara değen göz, kelimenin yetmediği bu yeri açar. Didâr, sözün sustuğu bu yerde hakikatin konuşmaya başladığı andır.
Görmek aynı zamanda yüzleşmektir. Yüzleşmek ise hakikatten kaçmamaktır. İnsan çoğu zaman kendi içinden kaçar; dışarıya bakarak kendini unutur. Didâr bu kaçışı keser. Çünkü bir başkasının yüzünde kendi hakikatini görürsün. Karşındaki gözlerde kendine ait bir şey,bir yara, bir çağrı belirmiştir. Bu yüzden didâr yalnız ötekiyle değil, kendi varlığınla da yüzleşmektir.
Ve didâr insanı çıplak bırakır. Korku, sevgi, kin, arzu, heves, iman, inkâr; hepsi bir biçimde bir bakışta iz bırakır. Didâr bu yüzden tehlikelidir:
Karşılaşan bu iki göz, birbirini kolayca inkâr edemez.
Bu düzeyde üç ayrı hâl görünür:
-
Sahnedeki görüş: Burada insanlar birbirine bakar, fakat hakikat saklı kalır. Bakış vardır, didâr yoktur.
-
Zemindeki didâr: Bakış hakikati açar. Saklanma zorlaşır. Yüzleşme inkâr edilemez hâle gelir.
-
Aşkın didâr: İnsan ile varlığın kaynağı arasındaki yüzleşmedir. Bütün didârların aslı burada aranır; diğer karşılaşmalar onun işaretidir.
Didâr yalnız görmek değildir; yüzleşmektir. Yüzleşme de sahneyi değil, zemini bu anlamda zeminleri açığa çıkarır.
Didâr, varlığın hakikatine temas eden karşılaşmadır. Görenin gördüğü, görülenin göründüğü ve ikisinin zeminde buluştuğu an. Orada maske yoktur, rol yoktur, yalan kendine yer bulamaz. Didâr, sahneyi yırtan çıplak hakikattir.
Zemin ve Sahne Arasında Didâr
Didârın derinliğini kavramak için insan varoluşunun en temel ayrımlarından birine dönmek gerekir: zemin ve sahne. Çünkü didâr, bu iki alan arasındaki gerilimin açığa çıkmasıdır.
İnsan gündelik hayatta çoğu zaman sahnede yaşar. Rol giyer, maske takar, söz söyler, hareket sergiler. Sahnede görünen kimlik, çoğu zaman hakikati korumak için değil, gizlemek için kurulur. Didâr, bu sahneyi yarıp zemine dokunan ânıdır. Onun ontolojik çıplaklığı buradan gelir.
Sahne geçicidir. Süslenmiş, dekorlarla donatılmış, seyirciye dönük bir yüzdür. İnsan burada kendini korur, saklar, olduğundan başka görünmek ister. Sahne çoğu zaman bir yanılsamadır; suret vardır, fakat hakikat yoktur. Zemin ise bütün bu suretlerin ardında duran asıldır. Değişmeyen, kaybolmayan, maskesiz. Didâr, işte bu asla açılmaktır.
Bir bakış sahnede kalabilir. İnsan karşısındaki yüzü görür, ama hakikatini görmez. Göz yalnız bir sureti seyretmiştir. Bakış zemine indiğinde ise suretin ardındaki çıplak varlık belirir. Bu fark ediş didârdır. Didar, zeminde yaşanılan şeydir.
Sahne, bakışın aldanabileceği yerdir; zemin, bakışın hakikatle buluştuğu yer. İnsan sahneyi gördüğünde oyalanır. Zemini gördüğünde sarsılır. Didârın sarsıcı oluşu bundandır. İnsan kendisini hazırladığı rollerle koruyamaz orada, zeminin çıplaklığı karşısında durmak zorundadır.
Bir yüz düşünelim. Tebessüm var, sözlerde nezaket, hareketlerde zarafet; sahnede görünen budur. Fakat bakış didârın imkânıyla zemine inerse, tebessümün ardındaki kederi, nezaketin altındaki öfkeyi, zarafetin arkasındaki yorgunluğu da idrak eder, seçer. İşte bu, didârın hakiki tezahürüdür.
Bu yüzden didâr çoğu zaman rahatsız eder. Sahneye alışmış göz, bu zeminin çıplaklığına kolay dayanamaz çünkü. İnsan görmek istemediğini gördüğünde sarsılır. Ama hakikate giden kapı da bu sarsıntıyla açılır.
Sahne-zemin ayrımı insanın kendisi için de geçerlidir. İnsan aynada kendi yüzüne bakarken çoğu zaman sahnesini görür: kendine yakıştırdığı, topluma sunduğu, kendi gözünde hoş göstermek istediği sureti. Fakat içine dönerse o bakış, kendisini zemininde gördüğünde, bütün sahnelerin içsizliğini fark eder. Kendiyle didâr burada başlamıştır: maskesiz, rolsüz, çıplak bir kendilik.
Didâr bu bağlamda üç düzlemde düşünülebilir:
-
İlk didâr: Sahnede gerçekleşen karşılaşmadır. Yüzeyde bakış vardır, ama hakikat açılmaz. İnsan gördüğünü sanır; aslında içsiz sureti seyretmiştir.
-
Hakiki didâr: Zeminde gerçekleşir. Bakış yüzeyin ardına iner, maskelerin altındaki çıplak varlık görünür. Bu an sarsıcıdır ve dönüştürücüdür.
-
Aşkın didâr: Zeminin de ardındaki hakikatle yüz yüze gelmektir. Burada temeller bile aşılır, bütün suretler düşer; geriye yalnız hakikat kalır.
Didâr sahnede değil, zeminde mümkündür. Sahne saklanma yeridir; zemin hakikatle yüzleşme yeri. Sahnede görülen bakışlar geçicidir. Zemindeki didâr ise insanın varlık yükünü onun kendi eline verir.
Aşk ve Didâr
Didârın en yakıcı yüzü aşk içindedir.
Aşk, varlığın en derin hareketlerinden biridir; insanı kendi sınırlarının dışına taşıyan, alışkanlıklarını dağıtan, onu kendisine bile yabancı eden. Bu ateş çoğu zaman bir bakışla başlar. Bir göz başka bir göze düştüğünde, bir zemin başka bir zemin ile ayniyetini bulduğunda. O zaman o bir yüz başka bir yüzde açılır. O sıradan bir görüş değildir; o didârdır. Ve didâr burada hem lütuf, hem de azaptır.
Aşkın ilk didârı çoğu zaman müjde gibi gelebilir. Seven, maşuğun yüzünü gördüğünde içindeki karanlıkların aydınlandığını sanır. Dünyanın dağınıklığı tek bir noktada toplanır. O yüz kıble gibi olur; o bakış yön verir. Didâr insana yaşama sebebi bağışlar. Bu yüzden lütuftur: varlığın çıplak hakikati bir an için göz önüne serilmiştir. Ama gören, gördüğüyle sorumludur. Bir göz bir kez gördü mü artık görmediğini söyleyemez. Kalp bir kez açıldı mı eski kapalılığına dönemez. Ruh bir kez temas etti mi geri çekilmesi kolay olmaz. Bu yüzden didâr aynı zamanda azaptır. Aşkın çilesi, gördüğü hakikati taşıyamayan gönülde ağır bir yük hâline gelecektir.
Aşkın didârı insana hem vuslat hem ayrılık getirir.
Vuslat; çünkü göz göze gelişte iki ruh birbirine değer. Ayrılık; çünkü bu birleşme daima eksik kalacaktır. İnsan maşuğun yüzünde hakikati görecek, fakat onu bütünüyle kavrayamayacaktır. Bu yarım kalış aşkın çilesidir.
Didâr o çilenin merkezinde durur: görmek fakat yetinememek, bulmak fakat kaybetmek, dokunmak fakat tutamamak.
Seven için didâr büyük imtihandır bu sebeple. Lütuf da buradadır, azap da.
Didâr, aşkı sıradan bir duygu olmaktan çıkarır, ontolojik bir sarsıntıya çevirir. Aşk artık nefsin oyunu olmaktan çıkar, hakikatin çağrısına yaklaşır. İnsan maşuğun yüzünde kendi hakikatine çağrılır. Bu çağrıya kulak veren didârın lütfunu duyar; kulağını kapatan, aynı didârın azabında yanar. Bu meyanda aşk ehli didârın ateşiyle terbiye olurlar. Bilirler: aşkın kanunu çiledir. Didâr da bu çilenin ilk kıvılcımıdır. Ya yanacaksın ya pişeceksin ve bunun için aşk yolunda didâr, en tatlı armağan olduğu kadar en ağır imtihandır. Aşkın bütün çilesi bu yükten doğar.
Didârın hakikati yalnız gözle açıklanamaz. Göz gördüğü şeyin suretini yüklenebilir; ama o suretin manasını tek başına taşıyamaz. İdrak yoksa bu bakış nolursa olsun yüzeyde kalır. Göz gördüğünü anlamaz. Kalp görmez gibi durur. Didâr, göz ile kalbin birliğinden, birleştiği yerden doğar.
İdrak didârın merkezidir bu sebeple. Çünkü didâr sadece bir hakikate temas etmek değil, o hakikati içeri almaktır.
Bir yüzü görmek mümkündür; o yüzün ardındaki manayı idrak etmek ise herkese nasip olmaz. Aynı göz aynı sureti görür. İdraksiz göz için o yüz çizgilerden ibarettir. İdrak sahibi için aynı yüz varlığın kitabına dönüşür.
İdrak, göz ile kalp arasındaki köprüdür. Göz dışarıya açılır, kalp içeriye. İdrak bu iki vecheyi birbirine bağlar. Bir bakışta bir hayatı, bir gözde bir ruhu seyreder. Didâr bundan dolayı sıradan gözlerle değil, idrakle mümkündür.
İdraksiz bakış didâr değildir; görüntü olarak kalır.
Göz görür ama kalp kapalıysa didâr gerçekleşmez. Kalp açık ama göz perdeli ise yine tamam olmaz. Didâr, ikisi birlikte açıldığında doğar.
İdrak sahibi olan, bir bakışta yüzün ardındaki niyeti, arayışı, acıyı, sevinci seçebilir. Bu her zaman sözle anlatılamaz. Kelimeler eksik, kifayetsiz kalır. Didâr, kelimelerin bu anlamda sustuğu ve idrakin konuştuğu andır.
İdrak olmadan gerçekleşen karşılaşmalar insanı derinden değiştirmiyor. Bu sebeple didar gerektir. Didar idrakle gerçekleşen sarsıntıdır, dönüştürür, yeni bir zemine taşır. Çünkü didar idrakında kişi, gördüğünü sadece bilgi olarak almaz; varlık olarak içine işler. Gözün getirdiğini ruha geçirir. Bu yüzden didâr bir bilme hâli değil, bir olma hâlidir. Ya da, bilerek olma hali.
İdrak eden göz kendisini de görür. Başkasının gibi görünen yüzde gördüğü şey, çoğu zaman kendi varlığının yansımasıdır. Didâr böylece ötekiyle benliğin birleştiği bir ayna olur. İnsan başkasının gözünde kendisini tanır, başkasının yüzünde kendi ruhuna rastlar. Bu da ancak didar idrakiyle mümkündür.
Ayrılık, Hasret
İnsanın didâra duyduğu özlem ayrılıktan doğuyor, kayıptan, ve kaybın evvelindeki idrakten.
Ayrılık insanı yarım bırakır; didâr o yarımı tamamlar gibi olur. Fakat bu tamamlanma hiçbir zaman bütünüyle kapanmaz. Didâr ne kadar derin olursa olsun daha fazlasına işaret eder. Bu yüzden didârın kıymeti en çok hasretin içinden anlaşılır.
Ayrılık, insana gözün görmediğini ve kalbin istediğini hatırlatır. İnsan yüzü görmediğinde onun kıymetini anlar. Yüzden mahrum kalan bakış surete susar. Gözün aramadığı manayı kalp, didârın yokluğunda istemeye başlar. Didârın en güçlü çağrısı bu yüzden ayrılıkta duyulur.
Hasret, didâr yokluğunun yakıcı hâlidir. Göz göze gelmeyince kalp kendi içine kapanır, varlığın kuytularında o yüzün izini arar. Görmediği gözleri hayal eder, dokunamadığı bakışı düşler. Bu hayal ve düş, didârın hakikatini büyütür. Çünkü hasret, görünmeyen yüzü daha derin bir hakikate dönüştürmüştür.
Ayrılık didârı sıradan olmaktan çıkarır. İnsan sürekli yüz yüze kalsa gözün değeri azalabilir, bakış alışkanlığa dönebilir. Ayrılık bakışı aç bırakır. O açlık, didârın kıymetini büyütür. Didâr hasretle çoğalır.
Didâr yalnız görüş anında bulunmaz; ayrılığın içindeki arayışta da sürer. İnsan ayrı iken bile didârı yaşar. Kalp, yokluğu da bir tür bakışa çevirir. Görmediği yüzü hayal eden göz, onu başka bir düzlemde yeniden görür. Ayrılık, didârın en derin hazırlığıdır.
Ayrılık ve hasret insanı çileye sokar; fakat bu çile didârı taşıyacak sabrı inşa eder. Göz bir bakışla yetinebilseydi kalp bu kadar genişlemezdi. Kalp, gördüğünü kaybedince büyür. Hasretle yanar, özlemle pişer; didârın yükünü taşıyacak hâle gelir.
Didârın kıymeti yokluğunda ortaya çıkar, kaybında. İnsan didârı yaşarken çoğu zaman onun büyüklüğünü fark etmez. Mahrum kalınca, o anın nasıl bir lütuf olduğunu anlar. Ayrılık, didârın değerini böyle öğretir.
Didâr yalnız görüş değildir; görüşün yokluğundan doğan kıymettir de. Ayrılık didârın azığını hazırlar. Hasret onun ağırlığını artırır. Bu yüzden didâr bazen vuslattan çok ayrılıkta büyür.
İnsanın ömrü ayrılık ile didâr arasında gidip gelir. Görmek ve kaybetmek, bulmak ve yitirmek, kavuşmak ve ayrılmak... Bu döngüdür insanı pişiren. Her ayrılık yeni bir didârın kapısını aralar. Her hasret, gözün daha derin görmesine sebep olur.
İnsanın Kendisiyle Didârı
Didâr yalnız başkasının yüzünde gerçekleşmez yukarda dediğimiz gibi. İnsanın en büyük didârı, kendi yüzüyle, yani kendi varlığıyla karşılaşmasıdır.
Başkasının gözünde kendini görmek bazen kolaydır; bu dahi kolaydır, çünkü daha zoru vardır. Daha zoru, kendi gözünde kendini görmektir. Çünkü insan kendisinden kaçan bir varlıktır. Bu kaçış nefisten doğar. Nefs kendini gizler. “Kendine Didâr”, bu gizleniş ile açılış arasındaki çatışmada belirir.
İnsan çoğu zaman sahnede kendi rolünü oynar, kendi maskesiyle eğleşir. Kendine bile maske takar, kendi yalanına inanır, kendine kanar. Ayna karşısında gördüğü yüzü dahi çoğu zaman hakiki yüz değildir. Kendine Didâr, insanın kendi maskesini kırması, sahneden zemine inmesidir. En zor yüzleşme budur, yani insanına kendisine didârı.
Bu didârda nefis ile ruh karşı karşıya gelir. Nefis arzularını, ihtiraslarını, korkularını saklamak ister. Ruh bunların ardındaki hakikati açmak ister. İnsan kendi içine bakınca önce nefsi görür, nefsin inşa ettiklerini. Daha derine indikçe ruhun sesini işitebilir. Kendiyle didâr, bu iki katmanı ayırt etmektir.
Nefis sahnede kalmak ister, sahnede işini görür. Sahne ona korunaklı gelir; orada kendini istediği gibi gösterebilir. Ruh ise zemine çağırır. Çünkü zemin hakikatin yeridir. Didâr, insanı sahneden zemine indiren bu çağrıdır. Kendiyle yüzleşmeyen, başkasıyla hakiki didâr yaşayamaz.
Kendiyle didâr acı verir. İnsan görmek istemediğini görür. Nefsinin karanlıklarını, yalanlarını, zaaflarını inkâr edemez. Bu yüzden çoğu insan kendisiyle didârdan kaçar. Fakat kaçış bir çare değildir; ayrılık büyüdükçe hasret artar, kendine haster. Bu sebeple cesaret eden, gözünü içeri çevirmelidir.
Yani didâr yalnız iki gözün buluşması değildir; kendiyle didar da vardır. Kendiyle didar, insanın kendi içindeki iki yönün karşı karşıya gelmesidir. Nefis ve ruhun aynı varlıkta bir araya gelmesi, bir araya girmesi. Evet nefs gizlenir, ruh açılacaktır, ve kendiyle didâr, bu açığa çıkışın adıdır.
Kendiyle didâr eden insan sahnenin oyunlarına eskisi gibi aldanmaz. Zemini görmüştür. Nefsinin hilelerini çözmüştür. Ruhunun çağrısını duymuştur. Böyle biri başkasıyla da hakiki didâr yaşayabilir; çünkü önce kendi içinde yüzleşmenin ağırlığını taşımıştır. Bu sebeplerle kısaca belirtirsek, insanın en büyük didârı kendisiyle olanıdır. Nefis ile ruh arasındaki karşılaşmada, sahne ile zemin ayrımı bütün açıklığıyla görününcedir. Kendiyle didâr etmeyen, başkasının yüzünde gördüğü hakikati taşıyamayacaktır.
Didârın Psikolojik Derinliği ve Çilesi
Didâr yalnız metafizik bir karşılaşma değildir. İnsan ruhunda derin iz bırakan psikolojik bir hadisedir de. Bu hususa da kısaca değinelim.
Göz göze geliş iki bedeni değil, iki ruhu birbirine açar. İnsan karşısındaki gözde kendi karanlığını da görür, kendi aydınlığını da. Bu yüzden didâr hem iyileştirici hem yıkıcı olabilir. Göz göze gelmek savunmaları kırar. İnsan sözle kendini gizleyebilir, davranışla saklayabilir; fakat didar bakışı perdeleri deler. Bir göz diğer gözün içine düştüğünde, insanın yalanları açığa çıkmaya başlar. Bu açığa çıkış ruhu çıplak bırakır.
Psikolojik düzey itibariyle bu çıplaklığı yaratan didâr huzursuz eder. İnsan görmek istemediğini görür, hem de hiç beklemediği psikolojik mekanizmaların dahilinde. Karşısındaki gözde kendi zaaflarını, yaralarını, eksiklerini, savunmalarını seyreder. Bu seyir acı verir; kaçırır, kırar, çarpar, kişiyi çetrefil ve ikircikli hallerinin tamamının ortasında bırakır. İnsan didârın bu çilesiyle olgunlaşacaktır, ama önce kendindeki savunmaları görecektir.
Bu çile kısa sürmeyebilir. Çünkü didâr bir anlık olsa bile izi kalır. Bir bakış insanın hayatını değiştirebilir. O gözler zihinde tekrar tekrar canlanır, o yüz hafızadan kolay silinmez. İnsan gördüğünü taşıyamaz; ama ondan kaçamaz da. Didârın psikolojik ağırlığı buradadır.
Didârın çilesi üç katmanda anlaşılabilir:
- Yüzleşme çilesi: İnsan kendisini görür. En ağır çilelerden biridir; çünkü kendi karanlığıyla yüzleşmek insanın en derin korkularına dokunur.
- Aşk çilesi: İnsan maşuğun yüzünde hakikati görür, ama kavrayamaz. Bu eksiklik sonsuz bir özlem doğurur.
- Hasret çilesi: Ayrılık didârı büyütür. Gözden uzaklık ruhu daha derin bir özleme sokar.
Ve bunların hepsinde savunmalar ve saldırganlıklar en yüksek haliyle içte patlar.
Bu üç çile birleştiğinde insan ruhu didârın terbiyesinden geçer.
Didârın psikolojik boyutu çileyle anlaşılır. Çilesiz didâr yoktur. Görmek, yüzleşmek, hasret çekmek, kavuşamamak; ve iç çatışmalar… Bunların hepsi didârın yüküdür. Didâr psikolojik bir rahatlama tekniği değil, psikolojik bir imtihandır.
Didârın Metafizik Ufku
Didâr insandan insana, yüzden yüze bir karşılaşma olarak başlar; fakat hakikatte bütün bu karşılaşmalar daha büyük bir didârın işaretidir. Her yüz başka bir yüzü gösterir. Her bakış daha derin bir bakışa açılır. İnsanın gözü insana takılır; kalbi ise bütün yüzlerin ardında duran kaynağa yönelir. Didârın en büyük ufku, varlığın kaynağıyla yüz yüze gelişte açılır.
Bu yüksek boyutta didâr, varlığın hakikatle buluşmasıdır. Bu buluş ne gözle sınırlıdır ne kalple. Bütün varlığın kendisini açtığı bir karşılaşmadır. İnsan yüzünü kaynağa döndüğünde gözünü dıştan içe, içten öteye çevirir. O anda suret düşmüş; sahne dağılmış, zemin aşılmıştır. Geriye yalnız hakikat kalır.
İnsanlar arasındaki bütün didârlar, o büyük didârın gölgesi gibidir. Bir yüzü görürken kaynakla karşılaşmaya hazırlanırız. Bir bakışa düşerken, o bakışın ardındaki sonsuz nazara çağrılırız. Bu çağrıyı duyan, didârı sahneden zemine, zeminden kaynağa taşır.
Metafizik didâr insana hem huzur verir hem dehşet. Huzur; çünkü insan kaynağıyla yüz yüze gelir, ayrılık biter. Dehşet; çünkü bu yüzleşmede perde kalmaz, bahane durmaz, hiçbir şey kalıba ve kaba sığmaz. İnsan bütün çıplaklığıyla hakikatin karşısındadır. Bu çıplaklık varlığın en büyük korkusu, aynı zamanda en büyük lütfudur.
Metafizik didârda zaman da çözülür. Kronolojik zaman ardışıklığın zinciridir; burada o zincir kırılır. Kaynağın yüzünde geçmiş ve gelecek bildiğimiz anlamda durmaz. Yalnız bir şimdilik de değil, daha köklü bir ilklik vardır. Bu yüzleşme insanı zamanın yükünden çıkarır. Didâr bu yüzden sonsuz bir an gibidir: öncesi ve sonrası silinen, anın da silindiği, bir başka an, ve anlar an’ı.
Didârın metafizik ufku bütün suretlerin ve zeminlerin ötesindedir. İnsan yüzünde gördüğün ışık, bu ufkun gölgesidir. Kalbin idrak ettiği mana, bu ufkun işaretidir. Ruhun sezdiği çağrı, bu ufkun yankısıdır. Asıl didâr, bütün bunların ötesinde, kaynağın bizatihi kendisiyledir.
Didâr insandan insana başlar, ama orada bitmez. Her yüz, kaynağın yüzüne açılan bir pencere olur. Her bakış, o hakikatin çağrısını taşır. İnsan bu işaretleri takip ederse nihai didâra yaklaşır: kaynağın yüzüyle yüz yüze gelişe.
Didârın kelime olarak taşıdığı basit anlam, yani görüş ve yüz yüze geliş, aslında insanın bütün varlık yolculuğunu kuşatan bir hakikatin kısa adıdır. İnsan hayatı boyunca yüzler görür, gözlere bakar, bakışlara tutulur. Fakat bütün bu karşılaşmalar daha büyük bir karşılaşmaya hazırlıktır. Daha hakiki bir didâra.
İnsan yüzünde gördüğün parıltı, kaynağın ışığından bir gölgedir. Kalpte açılan idrak, asıl hakikatin işaretidir. Aşkta yaşanan çile, nihai vuslatın ön idraki. Hasretin yangını, ayrılıkta çekilen azap, hepsi tek bir yere bakar: Bütün didârlar, kaynağın didârına hazırlıktır.
Hayat bir didâr imtihanıdır. Görmek, taşımak, kaybetmek, özlemek, yeniden görmek... Bu döngü insanın sahne oyunlarını basitleştirir. Sahne geçicidir, zemin kalıcıdır. Fakat zeminde de kalınmaz; zemin dahi aşkın didârın eşiğidir. İnsan yüzlerden yüzlere, bakışlardan bakışlara geçerken her defasında biraz daha yakına, biraz daha derine çağrılır.
Didâr nihayetinde yalnız bir insanın yüzünde değil, bütün yüzlerin ardındaki yüzde aranır. O yüz zamanla değişmez, ayrılıkla kaybolmaz, ölümle silinmez. Bütün didârların kaynağıdır. İnsan ömrü boyunca gördüğü her bakışla o yüze hazırlanır.
Bütün didârların ortak tarafı bu yüzden şudur:
İnsan kendisinden kaçar, ama gözlerde kendisini bulur. Kendi yüzüne bakmaktan korkar, başkasının yüzünde kendi hakikatini görür. Bu tekrar tekrar yaşanır. Ta ki insan kendiyle didârın ağırlığını taşıyabilecek hâle gelinceye kadar. O hâle vardığında nihai didârın kapısı açılır: kaynağın yüzüyle yüz yüze geliş.
Bu kadar söyleyelim.
Kısacası didâr lütuf olduğu kadar azaptır. Çünkü gören, gördüğüyle sorumludur. Göz bir kez açıldı mı artık eski kapalılığına dönemez. Kalp bir kez kavradı mı kolayca unutturulmaz. Ruh bir kez temas etti mi geri dönemez. Bu yüzden didâr aynı anda hem müjde hem imtihandır. Müjde; çünkü hakikati açar. İmtihan; çünkü o hakikati taşımayı ister.
Bütün bakışlar, bütün karşılaşmalar, bütün ayrılıklar ve bütün vuslatlar tek bir didâr içindir. O didâr, varlığın nihai karşılaşmasıdır. İnsan ömrü o karşılaşmaya hazırlıkla geçer. Bu sebeple hiçbir didâr son değildir; her didar, sonun kendisidir; “bizzat Didar” ile “bizzât” birlik olana değin…
Bizzât Didâr, birliğin ta kendisidir.
