Psikolojide kendini sabote etme diye bir tabir bulunur. Bugün bence bir çok insanın bu durumda olduğunu ya da bundan pay aldığını görmek ve göz önüne getirmek gerekiyor. Bu nedenle bu hususa biraz değinmek, ve bir de psikoloji literatürünün dışına taşırarak bu konuya birkaç yeni çerçeve önermek, yararlı olacaktır. Bu yazıda kendini sabotajı, psikolojinin işaret ettiği davranış damarlarını göz ardı etmeden, daha derindeki bir varoluş meselesi olarak ele alacağız.

Önce bu kavramın tanımından ve öneminden başlayalım.

Literatürde kendini sabotaj, kişinin uzun vadeli amaçlarına, iyi oluşuna, ilişkilerine veya benlik bütünlüğüne zarar veren davranışları, kısa vadeli benlik koruma, kaygı azaltma, başarısızlık ihtimalini dışsallaştırma veya olumsuz iç yaşantılardan kaçınma amacıyla üretmesi şeklinde ele alınır. Bu alan doğrudan tek bir klinik tanı altında toplanmaz; daha çok kendini engelleme, erteleme, yaşantısal kaçınma, öz-düzenleme güçlüğü, mükemmeliyetçilik, kırılgan narsisizm, değersizlik şemaları ve kendine zarar verici davranış örüntüleriyle birlikte incelenir. Kişi başarısızlığı kendi yeterliliğine bağlamamak için önceden engel üretir, yapması gereken işi geciktirerek bugünkü duygusal sıkıntıyı azaltır, utanç, kaygı, reddedilme ve yetersizlik hissinden kaçınırken kendi hareket alanını daraltır. Bu sebeple kendini sabotaj, irade eksikliği veya basit davranış bozukluğu olmaktan ziyade, benlik saygısını koruma çabasının uzun vadede benliğe, ilişkilere ve amaçlara zarar veren bir savunma düzenine dönüşmesidir.

Kavramın önemi, kişinin kendi hayatında etkin göründüğü halde kendi aleyhine çalışan süreçleri görünür kılmasından gelir. Kendini sabotaj akademik literatürde başarı, akademik performans, iş yaşamı, yakın ilişkiler, ruh sağlığı, bağımlılık, özdenetim ve kimlik gelişimiyle ilişkili bir mesele olarak da değerlendirilir; çünkü kişi yalnız bir işi ertelemiş, bir ilişkiyi bozmuş, bir hedefi geciktirmiş olmaz, aynı zamanda kendi sözüne, kendi kapasitesine ve gelecekteki eylem gücüne dair güvenini de zayıflatır. Bu yönüyle kendini sabotaj, kısa vadeli psikolojik rahatlama ile uzun vadeli kişisel yıkım arasındaki çatışmayı gösteren temel örüntülerden biridir.

Biz bu örüntünün daha temelinde ne var, onu göz önüne getirmek istiyoruz.

Bilelim ki insan davranışını yalnız görünen fiillerin toplamı olarak ele aldığımızda, insanın kendi aleyhine çalışan hareketlerini de kolayca gündelik zaafların alanına iteriz; gecikmeyi tembellik, dağınıklığı karakter bozukluğu, yarım bırakmayı irade zayıflığı, başarının eşiğinde geri çekilmeyi özgüven eksikliği, ilişkide bozguna yönelmeyi bağlanma korkusu diye adlandırır, sonra bu adların meseleyi kavradığını sanırız. Psikoloji bu adlandırma işinde elbette önemli bir mesafe almıştır; insanın kendi hedeflerini nasıl baltaladığını, muhtemel başarısızlığın benliğe çarpmasını önlemek için nasıl mazeret ürettiğini, erteleme yoluyla bugünkü sıkıntıyı yatıştırırken yarının yükünü nasıl büyüttüğünü, içsel acıdan kaçmak isterken hayatını nasıl daralttığını göstermiştir. Fakat insan yalnız davranış düzeyinde anlaşılabilecek bir varlık değildir; onun her fiilinin altında kendisiyle, kendi aslıyla, dış dünya ile, dil ile, emanet duygusuyla ve nihayet Allah ile kurduğu bağın mahiyeti bulunur.

Bu yüzden kendini sabotaj olarak adlandırılan davranışsal meseleyi yalnız psikolojik bir davranış örüntüsü olarak ele almak eksik kalır; çünkü insanın kendi yolunu kesmesi, kendi imkânını geciktirmesi, kendi başarısını bozması, kendi ilişkisini dağıtması, kendi sözünü hafifletmesi ve kendi geleceğini bugünkü huzursuzluğa teslim etmesi, daha derinde insanın kendi varlığına karşı aldığı yanlış konumla ilgilidir.

İnsan daima kendi hakkında bir hikâye kurar, o hikâyeye sığınır, sonra o hikâyenin karanlık cümlelerini kader gibi yaşamaya başlar; kendini sabote etme de bu kapsamdadır.

Kendini sabotaj bu bakımdan insanın kendi kendisine karşı işlediği küçük bir ihmaller toplamı değildir; kendi aslıyla arasındaki bağın gevşemesi, kendi nefsini hakikatin terbiyesine teslim etmeyişi, dış dünyanın baskılarını içeride mutlak bir kadere çevirmesi, kendisine verilmiş imkânı emanet olarak görmeyi bırakmasıdır. Burada insan kendisinden nefret ettiği için kendi yolunu kesmez; kendi hakkında kurduğu sureti korumak, kendi eksikliğiyle yüzleşmemek, kendi acemiliğini taşımamak, kendi korkusunu aşmak yerine onu haklı çıkarmak istediği için kendi yolunu keser. Bu sebeple mesele teşhis edilmesi gereken bir iç sadakatsizliktir, yalnız tedavi edilecek bir davranış aksaklığı değil.

Açalım.

İnsanın kendi aslına uzaklaşması, hayatının herhangi bir döneminde yalnız bir davranış hatasına düşmesiyle sınırlı görülemez; insan, dünyaya geldiği andan itibaren bir adlandırmalar, beklentiler, korkular, arzular, eksiklikler, emirler, yasaklar, sevilme şartları, utanma biçimleri ve kabul görme düzenleri içinde kendisini bulur, yani varlığı ona tertemiz, gürültüsüz ve doğrudan verilmiş bir açıklık olarak kalmaz, çünkü çocuk daha kendisini tanımadan kendisi hakkında söylenenleri işitmeye, daha kendi sesini ayırmadan başkalarının sesinde şekillenmeye, daha kendi kabiliyetinin neye yöneldiğini bilmeden evin, okulun, mahallenin, çevrenin, çağın ve piyasanın kendisine yüklediği tasarıların içinde bir suret edinmeye başlar. Bu suret bir bakıma insanın dünyada tutunmasını sağlar; fakat insan o sureti kendi aslı sanmaya başladığında, kendisine verilmiş olan cevherle kendisinin üzerine giydirilmiş kalıp arasındaki farkı seçemez hale gelir, kendi tabiatının sahici çağrısını işitmek yerine kendisi hakkında kurulmuş hükümlerin içinde yaşamayı kader zanneder, böylece insanın dünyaya gelişi yalnız biyolojik bir doğum olmaktan çıkar, aynı zamanda asıldan uzaklaşma, kendini unutarak kendini bulmaya mecbur kalma, hakikati dolaylı yollardan arama ve kendisine emanet edilmiş olan varlığı başkalarının isimlendirmeleri arasından yeniden seçip çıkarma imtihanına dönüşür.

Bu düşüş, insanın varlığını yalnız dış şartların eline bırakması anlamına gelmez; insanın kendi içinde de aynı uzaklaşma tekrar eder, çünkü çocuklukta ve gençlikte kendisine öğretilen korkular, yetişkinlikte bizzat kendi eliyle yeniden üretilir, başkalarının ona söylediği eksiklik cümleleri zamanla onun kendi iç cümleleri haline gelir, bir zamanlar dışarıdan gelen küçümseme içeride yerleşik bir hükme dönüşür, bir zamanlar başkalarının koyduğu ölçüler daha sonra insanın kendi kendisini ölçtüğü tek terazi olur. Kendi aslına sadakat bu yüzden yalnız “kendini tanımak” gibi yumuşak bir tavsiyeden ibaret kalamaz; insanın kendi içindeki yabancı sesleri ayırt etmesi, hangi arzunun gerçekten kendisine ait olduğunu, hangi korkunun kendisine miras kaldığını, hangi hedefin kendi cevherinden doğduğunu, hangi hedefin sadece kabul görme ihtiyacının süslenmiş biçimi olduğunu, hangi utancın terbiye, hangi utancın kişiliği kilitleyen bir tortu olduğunu, hangi susmanın edep, hangi susmanın kendi haysiyetinden çekilme olduğunu anlaması gerekir. Kendini sabotaj, insanın bu ayrımı yapamadığı yerde kuvvet kazanır; kişi kendisine ait olmayan korkularla kendi geleceğini sınırlar, kendisine ait olmayan bir benlik suretini korumak için kendi imkânını bozar, kendisini dışarıdan aldığı bir hükme sadakatle yönetir ve bu sadakati hürriyet zanneder.

Kendi aslına sadakatsizlik, insanın kendisini sevmemesinden önce kendisini bilmemesiyle, kendisini bilmemesinden önce de kendisini bilmeye razı olmamasıyla ilgilidir; çünkü insan kendisini gerçekten bilmek istediğinde yalnız hoş taraflarıyla karşılaşmaz, orada zaafını, acemiliğini, kabiliyetinin sınırını, kabiliyetinin çağrısını, korkusunun kaynağını, gururunun hilesini, sevilme arzusunun onu ne kadar yönettiğini, başarı isteğinin içine karışan gösterilme ihtiyacını, iyilik iddiasının içine saklanan üstünlük duygusunu, mahcubiyetinin içine gizlenen kibri ve bütün bunların arasında hâlâ diri duran asıl cevheri görmek zorunda kalır. Kendini sabote eden kişi bu görmeye yanaşmaz; kendi hakkında kurduğu daha kullanışlı, daha rahat, daha savunulabilir bir hikâyeyi sürdürür, o hikâyenin içinde gecikmelerine, yarım bırakmalarına, ilişki bozma hamlelerine, başlangıç korkularına, hedef değiştirme alışkanlıklarına ve başarıdan kaçışına anlamlı gerekçeler bulur. Oysa insanın kendi aslı, insanın hoşuna giden her şeyi tasdik eden bir şey değildir; kendi aslı, insanı kendisine çağıran, ona kabiliyetinin hesabını, vaktinin hakkını, sözünün haysiyetini ve Allah önünde emanet olduğunu hatırlatan daha derin bir merkezdir.

Bu merkezden uzaklaşan insan, kendini sabotajı bir mizaç meselesi gibi yaşamaya başlar; “ben böyleyim” der, “ben geç açılırım” der, “ben zor bağlanırım” der, “ben baskı altında çalışamam” der, “benim kafam dağınıktır” der, “ben başlayınca bitiremem” der, “ben düzen insanı değilim” der, “benim şartlarımda zaten bu iş yürümez” der, sonra bu cümlelerin her biri kendi eliyle yazdığı küçük bir yazgıya dönüşür. Burada dikkat edilmesi gereken husus şudur: insanın kendisini tanıması başka, kendisi hakkında kurduğu alışkanlıkları kader haline getirmesi başkadır. Kendisini tanıyan insan yolunu ona göre kurar, zaafını hesaba katar, kabiliyetini besler, korkusunu bilir ve ona tedbir alır; kendisini alışkanlıklarına teslim eden insan ise kendi aleyhine çalışan örüntüleri tabiat zanneder, sonra kendi eliyle yaptığı şeyi kendi mizacının kaçınılmaz neticesi gibi anlatır.

Bu yazgılaştırma hali, modern psikolojide öğrenilmiş çaresizlik, düşük öz-yeterlik, benlik şeması, kendilik algısı veya erken dönem uyumsuz şemalar gibi kavramlarla izah edilebilir; fakat bu kavramların işaret ettiği yer, insanın kendi varlığına yerleşme biçimidir. İnsan kendisi hakkında kurduğu tesis ettiği kanaati yeterince uzun süre tekrar ederse, o kanaat artık yalnız düşünce olarak kalmaz; bedenin duruşuna, sesin tonuna, işe başlama zamanına, birinin sevgisini kabul etme biçimine, para ile ilişkisine, ilimle arasındaki mesafeye, ibadetteki ciddiyetine, dostlukta gösterdiği sadakate, haksızlık karşısında takındığı tavra kadar iner.

İnsanın kendi aslına dönüşü, aslına dönmek, insanın kendisi hakkında kurulmuş sahte hükümlerin karşısına hakikatin sabrıyla çıkmasıdır; bu sabırda aceleci bir kendini düzeltme arzusu bulunamaz, fakat gevşek bir kendini olduğu gibi bırakma rahatlığı hiç bulunmaz.

İnsanın düşüşü yalnız dış dünyaya düşmek de değildir; insan kendi içindeki yanlış temele de düşebilir.

Kendisini başkalarının gözüyle kuran insan, kendisini beğenilmenin pazarına düşürür; kendisini yalnız başarısıyla kuran insan, başarısızlık ihtimalinin önünde esir olur; kendisini yalnız yarasıyla kuran insan, her iyileşme davetini kimliğine yapılmış saldırı sayar; kendisini yalnız potansiyeliyle kuran insan, emeğin kendisini küçülteceğini sanır; kendisini yalnız ahlaki iddiasıyla kuran insan, nefsinin küçük oyunlarını görmekte zorlanır. Asıl temele dönüş, insanın bu geçici ve kırılgan merkezlerin hiçbirini mutlaklaştırmamasıyla başlamalaıdır; insan ne başkalarının bakışından, ne kendi yetersizlik hissinden, ne başarı ihtimalinden, ne başarısızlık korkusundan, ne de geçmişte kendisine yapılmış haksızlıklardan ibaret değildir. İnsanın aslı, bütün bunların içinden geçerek Allah’ın huzurunda kendisine emanet edilmiş varlığı tanıma, taşıma, terbiye etme ve hakikate yöneltme kabiliyetidir.

Bu sebeple kendini sabotaj, insanın kendisiyle arasına koyduğu mesafenin davranışa dönüşmüş halidir; kişi kendi aslına yaklaştıkça yola yaklaşır, kendi aslına uzaklaştıkça mazeretlerine yaklaşır.

Yaklaşmanın işareti, insanın kendisi nâmına daha güzel sözler söylemesiyle olmaz, yaklaşmanın işareti, insanın sözünün fiile dönüşmesi, niyetinin takvimde yer bulması, kabiliyetinin emekle karşılaşması, sevgisinin sadakat üretmesi, pişmanlığının yola dönüşmesi, korkusunun tedbir içinde tutulması ve nefsinin her istediğini hakikat sanmamasıyla görünür.

İnsan kendi aslına döndüğünde daha az poz keser, daha yalın sesler çıkarır, daha çok yerine oturur; bu insan daha az büyük iddia taşır, fakat küçük işlerde de daha güvenilir olur; ve daha az kendisini anlatır, fakat kendi sözüne daha çok sahip çıkar.

Kendini sabotajın ikinci büyük damarı kibirdir; bu ilk işitildiğinde tuhaf gelebilir, çünkü kendini sabote eden insan dışarıdan bakıldığında daha çok kaygılı, çekingen, dağınık, yetersizlik hissiyle boğuşan, işi erteleyen, başladığını tamamlayamayan, kendisini küçük gören veya başkalarının önünde mahcup olmaktan sakınan biri gibi görünür, fakat bu görüntünün altında, insanın kendi asli eksikliğiyle yüzleşmeye razı olmaması, acemi görünmeyi taşıyamaması, öğrenme sürecinin insana yüklediği mütevazı çalışmayı küçümsemesi, gerçek emekle sınanmamış bir büyüklük ihtimalini zihninde korumayı tercih etmesi ve başkalarını kendi tamamlanmış işiyle, kendi sahici gayretiyle, kendi neticelenmiş emeğiyle karşı karşıya bırakmayı adeta çok görmesi vardır. Kibir burada bağıran, gösteriş yapan, kendisini açıkça üstün sayan bir tavırla değildir; daha ince, daha içe çekilmiş, daha mahcup yüzlü bir biçimdedir ve insan “yeterli değilim” dediğinde bile gerçekte “yeterli olmadan görünmeye razı değilim” demektedir.

Mükemmeliyetçilik bu yüzden kendini sabotajın en itibarlı kılıklarından biridir diyebilriz; insan yaptığı şeyin iyi olmasını istediğini söyler, fakat iyi olana giden yolun kötü taslaklardan, aksayan denemelerden, mahcup edici başlangıçlardan, başkasından öğrenmekten, tekrar etmekten, tashih edilmekten, eleştiriye açık olmaktan, ilk cümlenin hamlığını, ilk işin eksikliğini, ilk adımın acemiliğini taşımaktan geçtiğini kabul etmez. Mükemmeliyetçi kişi yaptığı işi sevdiği için titizleniyor olabilir; fakat kendini sabote ettiği yerde bu titizlik o işin kendi hakikatine hizmet eden bir incelik olmaktan çıkar, benlik suretini koruyan bir savunmaya dönüşür. Böyle bir insan tamamlanmış bir işi ortaya koyduğunda ölçüleceğini bilir, ölçüldüğünde hayalindeki büyüklüğün sınanacağını da bilir, sınandığında “bende büyük bir şey var” duygusunun artık soyut bir ihtimal olarak kalmayacağını da; bu yüzden sabotaj suretiyle işi sürüncemede bırakır, hazırlığı uzatır, yeni başlıklar açar, sistem kurar, dosyalar toplar, kaynak okur, niyet eder, vazgeçer, yeniden başlar, fakat işi dünyanın ve insanların önüne çıkaracak son raddeye hemen hiç yanaşmaz.

İnsanın kendi potansiyeline sarılması da bu iç kibri beslemektedir.

Potansiyel insanın içinde henüz açığa çıkmamış imkânı gösterir, fakat potansiyel fiile dönüşmediği, emekle sınanmadığı, disiplinle yoğrulmadığı, başkalarının faydasına ve hakikatin ölçüsüne açılmadığı müddetçe en hafifiyle insanın elinde hoş kokulu bir hayal olarak kalır.

Böyle bir insan “bende bir şey var” duygusuyla yıllarca yaşayabilir, bu duygudan teselli alabilir, gerçekleşmemiş kabiliyetinin hayalinde kendisini seçilmiş bile hissedebilir, ortaya koymadığı eserin büyüklüğüyle sarhoş olur, hiç yaşamadığı sevginin derinliğiyle övünebilir. Böyle biri hiç girmediği mücadelenin haysiyetini kendi üzerine giyinir, kendine yakıştırır.

Kendini sabotaj, potansiyelin emanet haline gelmesini engelleyerek insanı kendi hakkında güzel bir ihtimalin bekçisi yapmaktadır.

Burada küçük sadakat meselesi önemli, çünkü nefis büyük neticeleri sever, büyük sahneleri sever, büyük dönüşümleri sever, insanın kendisini hayalinde yüksek bir yerde görebileceği bütün tasarıları sever; fakat aynı nefis bugünkü küçük vazifeyi, bugünkü sade emeği, bugünkü tekrar isteyen işi, bugünkü özür dilemeyi, bugünkü masaya oturmayı, bugünkü bir sayfayı, bugünkü telefon kapatmayı, bugünkü vakti korumayı, bugünkü yalan cümleyi terk etmeyi, bugünkü sınırı açıkça söylemeyi, bugünkü duayı gerçekten duyarak etmeyi sevmez.

Kendini sabote eden insan, büyük niyetlerin altında küçük sadakatleri kaybeder; büyük bir hayat istediğini söyler, fakat bugünkü hayatın küçük ölçülerinde kendisine güvenilir davranmaz.

Oysa insanın iç omurgası büyük iddialarla kurulmaz, küçük de olsa sadakatlerin tekrarından, devamlılığından doğar; bir insan kendisine verdiği küçük sözleri tuttukça kendi gözünde itibar kazanır, kendi gözünde itibar kazandıkça da yola karşı cesareti artar, yola karşı cesareti arttığında da kendi aslıyla bağı kuvvetlenir.

Gizli kibir, kendini sabotajın içindeki en incelikli damarlardan biridir; çünkü insan açıkça kendisini yüceltirken yakalanabilir, fakat kendisini küçültürken yüceltmesi daha zor fark edilir. Mesela “ben zaten yapamam” cümlesi, kulağa tevazu gibi gelebilir; fakat insanın kendisini hakikatin ölçüsüne çıkarmamak için kullandığı bir perdeye dönüştüğünde, tevazudan çok kendi suretini koruma hilesi haline gelir.

Tevazu, insanın eksikliğiyle yola girmesidir; gizli kibir, eksik görünmemek için yoldan çekilmektir. Tevazu, “ben öğrenmeliyim” der ve öğrenmenin mahcubiyetine razı olur; gizli kibir, “ben yeterli değilim” der ve yeterli olmadan başlanacak bütün kapıları kapatır. Tevazu, insanı işe yaklaştırır; gizli kibir, insanı kendi iç açıklamasının çevresinde döndürür. Bu yüzden kendini sabotajı yalnız özgüven eksikliği diye adlandırmak çoğu yerde eksik kalır; orada insanın kendi eksikliğiyle namuslu bir ilişki kuramaması, öğrenme sürecinin kırıcı fakat terbiye edici taraflarına razı olamaması, dünyaya çıkmamış bir imkânı kendi zihninde pürüzsüz tutmak istemesi vardır.

Bu kibrin bir başka biçimi, insanın başkalarını kendi emeğiyle karşılaştırmayı çok görmesidir. Bir işi düzgün yapsa, bir ilişkiyi sahici taşısa, bir ilmi ciddiyetle öğrense, bir duayı hayatının düzenine soksa, yalnız kendisi değişmiş olmayacak; başkaları da onun emeğinden, sadakatinden, sevgisinden, sözüne güvenilir oluşundan pay alacaktır. Ama kendini sabote eden insan başkalarına kendi tamamlanmış emeğini vermekten kaçar; çünkü tamamlanmış emek insana yalnız gurur değil, mesuliyet de getirir.

Kendini sabote eden insanda sık rastlanan “ben aslında” dili de bu gizli kibrin tatlı tarafıdır. “Ben aslında iyi yazarım”, “ben aslında iyi severim”, “ben aslında düzenli olsam çok şey yaparım”, “ben aslında doğru ortamda çok açılırım”, “ben aslında bambaşka bir insanım”... bu cümleleri çoğaltabiliriz. Bunlar başlangıçta umutlu da sanılabilir; fakat fiile dönüşmeyen her “aslında”, zamanla insanın kendi hakkında kurduğu müzeye dönüşür. Orada dokunulmamış kabiliyetler, yaşanmamış sevgiler, başlanmamış işler, gidilmemiş yollar, kurulmamış düzenler, tutulmamış sözler, hepsi güzel bir ihtimal olarak saklanır. İnsan o müzeyi gezdikçe kendisini teselli eder; fakat müze hayat sahibi değildir. Ve zaten hayat, emekle yorulan kabiliyetin, yanlışından dönen aklın, kırılıp da yeniden doğrulan sözün, acemi başlayıp sebatla olgunlaşan işin alanıdır, tozlu vitrinlerde bekleyen potansiyelin değil.

Bu bir potansiyel sarhoşluğudur. Ve potansiyel sarhoşluğu burada insanı yoldan alıkoyar. Potansiyel, insanın içinde gerçekten bulunan bir imkân olabilir; fakat potansiyel insanın kendi kendisine üstünlük duygusu verdiği halde onu çalışmaya, terlemeye, ölçülmeye, düzeltilmeye, tekrar etmeye, küçük başlamaya, sıkıcı günleri taşımaya sevk etmiyorsa, artık bir imkân olarak değil, bir uyuşma aracı olarak iş görür. İnsan kendisini yapabilecekleriyle sevdiği halde yaptıklarının hesabına girmiyorsa, orada kabiliyet imgesi korunuyordur, kabiliyet değil.

Kabiliyet, insanın elinde emanet haline gelince terbiye ister; imge haline gelince hayranlık ister.

Kendini sabotaj, kabiliyeti emanet olmaktan çıkarıp imgeye dönüştürür; insan bu imgeye baktıkça kendisini seçilmiş hisseder, fakat hayatının fiili sahasında kendisine güvenilir bir karşılık üretemez.

İnsanın kendi nefsine karşı kibirli olması, kendi eksikliğine tahammülsüzlüğünde de görünür. Eksiklik, insanı yola çağıran bir hakikattir; kendini sabote eden kişi ise eksikliği bir davet olarak değil, bir tehdit olarak algılar. Eksik olduğunu kabul ederse, öğrenmesi gerekecektir; öğrenirse, başkasının önünde küçük düşme ihtimali doğacaktır; küçük düşme ihtimali doğarsa, kendi zihnindeki pürüzsüz suret sarsılacaktır. Bu yüzden eksikliğiyle yola girmek yerine eksikliğini saklayan bir bekleyişe çekilir. Oysa terbiye, insanın eksikliğini ortadan kaldırmadan önce ona eksikliğini taşıyabilme adabı öğretir; çünkü eksik olduğunu bilmeyen insan öğrenemez, eksik görünmeye razı olmayan insan hizmet edemez, eksikliğinden utanmayı putlaştıran insan doğru bir tek yola yaklaşamaz. Yola girmek, eksikliğin insanı yoldan alıkoyacak kadar büyütülmemesiyle mümkündür.

Kibir ile kendini sabote etme arasındaki bağ, başkalarıyla kıyas alanında da ortaya çıkar.

Kendini sabote eden insan başka birinin başarısını gördüğünde, kendi imkanını çalıştırmak yerine ya o başarıyı küçültür ya da kendi gecikmelerini romantikleştirir; başkasının emeğini şans, çevre, kolaylık, destek, piyasa, gösteriş veya yüzeysellik diye adlandırarak kendi ertelemesini daha soylu gösterir. Böyle yapan, dışarıdan bakıldığında mütevazı veya eleştirel görünebilir; fakat içeride kendi hareketsizliğini koruyan bir üstünlük alanı kurmuştur, yaptığı bundan ibarettir. Onlar gibi olmak istememek iddiasıyla emekten, görünürlükten, ölçülmekten, eleştirilmekten, disiplinin sıradanlığından kaçabilir, başkalarının ortaya koyduğu işi beğenmeyerek kendi ortaya koymadığı işi büyütür; böylece hiçbir şey yapmadan kendi içindeki seçkinlik duygusunu da muhafaza eder.

Kendini sabotajın kibirle kurduğu bu ilişki, insanın Allah karşısındaki konumunu da ilgilendirir.

Kul olmak, insanın kendisini ne olduğundan büyük ne de olduğundan küçük görmesidir; kul, kendisine verilen imkânı kendi malı sanmaz, fakat o imkânı yok sayarak da emanete hıyanet etmez. Gizli kibir iki yönden bozar: insan ya kendisindeki kabiliyeti kendisine ait bir saltanat sayar, ya da o kabiliyeti çalıştırmamak için kendisini değersizlik perdesiyle örter. İkisinde de emanet bilinci zayıflar. Emanet bilinci geldiğinde insan şöyle düşünür: bana verilen şey benim övünme malzemem olmadığı gibi, benim korkumun ve dağınıklığımın altında çürütebileceğim özel mülküm de değildir. İşte bu düşünce ancak kendini sabotajın kibir damarını kesebilir.

Dış dünyanın kısıtları kendini sabotajın üçüncü büyük damarıdır ve bu mesele konuşulurken adaletli olmak gerekir; çünkü insanın karşısına çıkan engellerin tamamını iç psikolojiye indirgemek, yoksulluğu, aile baskısını, sınıfsal sıkışmayı, eğitimin yetersizliğini, kurumların soğukluğunu, piyasanın hoyratlığını, çevrenin kıyasını, ülkenin imkân darlığını, bedenin ve zamanın sınırlarını yok saymak olur. İnsan aynı başlangıç çizgisinden hayata girmez, herkes aynı imkânla harekete geçmez, herkesin önünde aynı kapılar açılmaz, herkesin çocukluğu aynı güven duygusuyla kurulmaz, herkesin dili aynı genişlikte gelişmez. Fakat dış dünyanın gerçek kısıtları, insanın kendi içindeki teslimiyet düzenini aklamaya da yetmez; çünkü kişi dışarıda bir duvarla karşılaşınca, o duvarın yanında kendi içinde daha yüksek duvarlar kurabiliyorsa, dışarıdan gelen gecikmeyi içeride tamamen kendini durdurmaya çevirebiliyor, dışarıdaki küçümsemeyi kendi kabiliyetinin nihai hükmü gibi yapmaya başlıyorsa, kendisine açılan dar bir kapıyı genişletmek yerine bütün kapıları kapatarak kendini sabote etmektedir.

Bu hususu insanın kendi haysiyetini koruyan bir açıklıkla düşünmek gerekir: dış şartlar insanı zorlar, yaralar, geciktirir, kimi imkânlardan mahrum bırakır, fakat insanın iç merkezi bütünüyle dış şartların eline verildiğinde, kişi artık yalnız engellenmiş bir insan olarak kalmaz, engeli kendi içinde yeniden üreten bir insana dönüşür. Mesela ailesinin nihai olarak ona söyledeiği “sen yapamazsın” olmuştur, o da yıllar sonra dahi kendi işine başlarken aynı cümleyi içeriden kendine söyler. Bir ilişkisi onu incitmiştir; o yeni bir sevgi ihtimalini eski incinmenin borcunu ödetmek üzere karşılar. Bir iş yerinde hor görülmüştür; o kendi emeğini ortaya koyacağı her yerde hor görülmeyi peşinen kabul eder olmuştur. Böylece dışarıdaki hadise geçmişte kalmış olsa bile, insan onun hükmünü kendi eliyle bugün de sürdürür olmuştur.

Kendini sabotajın dış kısıtlarla kurduğu ilişki, gerçek bir zorluğun kendi hareket alanını bütünüyle iptal eden bir genel hükme çevrilmesi, sonra o hükmün altında yaşamayı gerçekçilik zannetmeye başlamasıdır. Bir çok kere duyduğumuz “bu ülkede olmaz”, “bu aileyle olmaz”, “bu yaştan sonra olmaz”, “bu şartlarda olmaz”, “benim geçmişimle olmaz”, “benim mizacımla olmaz” gibi cümleler, içlerinde haklı gözlemler taşısalar bile insanın bütün varlığını teslim alacak kadar büyütüldüklerinde bu, sabotajın oyunudur. Gerçekçilik, engeli görmek ve ona göre yol kurmaktır; teslimiyet ise engeli bütün yolların yerine koymaktır. İnsan kendini sabote ettiğinde gerçekçi davrandığını sansa da, gerçeği yola dönüştürmek yerine gerçeği hareketsizliğin mazereti haline getirmektedir.

Dış kısıtların insan üzerindeki tesirini küçümsersek insanı haksız yere suçlamış oluruz; fakat dış kısıtları insanın bütün iç hareketini belirleyen mutlak bir kader gibi ele alan her dil de insanın fail oluşunu elinden alır. Kendini sabotaj bu iki yanlışın arasında kendisine yer bulmaktadır.

Yoksulluk insanın hayalini daraltabilir, eğitim imkanlarının eksikliği gelişimi eksikliğine neden olabilir, aile içindeki güvensizlik insanın girişim cesaretini kırabilir, çevrenin küçümsemesi kişiyi görünür olmaktan alıkoyabilir, kurumların haksızlığı insanın emekle kurduğu bağı yaralayabilir. Fakat bütün bunların varlığı, insanın kendi vaktini büsbütün dağıtmasını, kendi kabiliyetini bütünüyle gömmesini, küçük imkanları da hor görmesini, kendi sözüne karşı kayıtsız davranmasını, kendisine açık olan dar fakat sahici yolları yok saymasını meşru hale getirmez. İnsan büyük kapıların kapalı oluşunu küçük kapılara yönelmemek için kullanamaz, büyük imkanların eksikliğini, küçük sadakatleri terk etmek için gerekçe yapamaz; dünya kendisine tam bir meydan açmadığı için kendi odasındaki masanın ayağına vurmamalıdır, Aksi halde kendisini sabote eder, dış imkansızlığın iç ihmale dönüştürerek.

Yani bir insanın şartları hakikaten dar olabilir; fakat dar şartlarda da insanın kendi içindeki doğru konumu bulması mümkündür. İnsan, kendi kaderindeki sınırları bilerek, kendi imkanındaki sahici alanı da yok saymadan yaşamalıdır. Bazı yollar ona kapanmış olabilir; fakat kapanmış yolların yasını tutarken açık duran küçük yolu çiğneyip geçmemelidir. Bazı insanlar ona haksızlık etmiş olabilir; fakat o haksızlığı kendi bütün hayatına karşı bir intikama çevirmemelidir. Bazı fırsatlar elinden alınmış olabilir; fakat kendisine kalan vakti de aynı kaybın gölgesine bırakmamalıdır. Çünkü insanın haysiyeti, yalnız geniş imkanlar içinde yaptığı büyük işlerde yer tutmak zorunda değildir, insanın haysiyeti dar imkanlar içinde koruduğu küçük sadakatlerde de görünür.

Dış dünya ile kurulan yanlış ilişki, insanın öfkesini de bozar. Öfke doğru yerde insanın haysiyetini koruyan bir güçtür; haksızlığa itiraz ettirir, zulmü adlandırır, insanı edilgenlikten çıkarır, kendisini savunmasına yardım eder. Fakat öfke terbiye edilmediğinde insanın içindeki bütün imkanları yakar, onu sürekli suçlayan, sürekli bekleyen, sürekli haklılığını anlatan, fakat kendi payına düşen fiile yanaşmayan bir varlığa dönüştürür. Kendini sabote eden insan, öfkesini bir enerjiye çevirmek yerine, onu kendi hareketsizliğini kutsayan bir mahkeme haline getirir; orada herkes suçludur, dünya haksızdır, geçmiş acımasızdır, şartlar adaletsizdir, fakat kendisinin bugünkü fiili sanki bütünüyle bu mahkemenin dışında kalmıştır. Öfkesini haysiyetinin değil, kaçışının yakıtı yapmıştır.

Oysa insan dış dünyayla mücadele edecekse, önce iç dünyasında teslimiyetle intikam arasındaki farkı ayırmalıdır. Teslimiyet, Allah’ın hükmüne razı olmak ve kendi vazifesini küçümsememektir; intikam ise hayatın kendisine verdiği acıyı, kendi kabiliyetini heba ederek, ilişkilerini bozarak, vaktini dağıtarak, kendisini görünmez kılarak dünyaya geri ödetmeye çalışmaktır. Kendini sabote eden kişi kimi zaman farkında olmadan şöyle yaşar: “Madem bana yol açmadılar, ben de yürümeyeceğim; madem beni sevmediler, ben de sevgiyi cezalandıracağım; madem bana güvenmediler, ben de kendi sözüme güvenilir davranmayacağım; madem beni gördükleri gibi görmediler, ben de kendimi saklayacağım.” Ancak ne yazık ki bu tavrın kendisi o insanı ona haksızlık yapanların hükmüne gizli şekilde daha uzun süre bağlı tutabilecek bir tavırdır.

Bu nedenle dış dünyanın kısıtları karşısında insanın alacağı en doğru tavır, ne kolay iyimserlik ne de yoğun bir teslimiyettir; doğru tavır, gerçeği bütün ağırlığıyla görmek, fakat gerçeğin insanın iç merkezini bütünüyle işgal etmesine izin vermemektir. İnsan fakirse fakirliğini, gecikmişse gecikmesini, yorgunsa yorgunluğunu, incinmişse incinmesini, imkanları darsa darlığını bilecek; fakat bütün bunları kendi aslına ihanet etmenin gerekçesi haline getirmeyecektir. Haysiyetli insan, kendisine açılmayan kapıların önünde bütün ömrünü çürüten insan değildir; haysiyetli insan kendisine açılmış küçük bir kapı varsa oradan yürümeyi bilen, kapı dar diye yürüyüşünü değersiz saymayan, imkan az diye emaneti hafif tutmayan insandır.

Kendini sabotaj yalnız hedeflerde görünmez, ilişkilerde de kendi yüzünü gösterir, bunu kısaca açalım.

İnsan sevilmek ister, fakat sevilmenin kendisinden talep edeceği açıklığı, sadakati, düzeni, sorumluluğu, sabrı ve başkasının varlığına yer açma terbiyesini taşımak istemediğinde sevgiyi bozar. Yakınlık insanın yalnız iyi taraflarını ortaya çıkarmaz; onun kıskançlığını, korkusunu, kontrol arzusunu, terk edilme endişesini, beğenilme ihtiyacını, değersizlik hissini, sabırsızlığını, gururunu ve çocukluktan kalma beklentilerini de harekete geçirir. Kendini sabote eden insan, ilişki derinleştiğinde gereksiz bir kavga çıkarır, veya kendisini geri çeker, ya da karşı tarafı sınavdan sınava sokar, ve sevgiyi sürekli ispat istemeye çevirir. Ya da sevildiğini gerçekten kabul etmek yerine sevilmeye layık olup olmadığını tartışarak ilişkiyi yorar. Bunda da yaptığı sevgiye yaklaşmak ister gibiyken,, sevginin kendisini dönüştürme ihtimalinden kaçmaktır.

İlişkilerdeki sabotaj, çoğu psikolojik açıklamada bağlanma korkusu, terk edilme şeması, değersizlik duygusu, reddedilme duyarlılığı, yakınlıktan kaçınma veya duygusal düzenleme güçlüğü gibi kavramlarla ele alınır; bu kavramlar da meselenin bir kısmını sahiden görünür kılar, fakat insanın ilişkiyi bozarken yalnız kendisini korumadığını, karşısındaki insanın kalbini, güvenini ve sevgiyi taşıma kabiliyetini de zedelediğini ayrıca görmek gerekir.

Kişi sevildiği halde sevgiyi sürekli teste tabi tutuyorsa, karşısındaki insanı bitmeyen bir ispat mahkemesine çağırıyordur; kendi değersizlik duygusunu sakinleştirmek için başkasının sadakatini defalarca sınamak suretiyle. Kişi yakınlık arttığında kendi içine çekiliyor, sonra bu çekilişi “alan ihtiyacı” diye anlatıyorsa, gerçekten alan mı açtığını yoksa ilişkinin kendisinden talep ettiği sorumluluktan mı uzaklaştığını ayırmalıdır. Kişi her incinme ihtimalinde ilişkiyi dağıtıyorsa, kırılmamak için kıran birine dönüşme tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Sevgi insanı bir tek teselli etmez; terbiye de eder. Çünkü sevgi, insanın kendisi dışındaki bir varlığın gerçekliğini kabul etmesini, kendi ruh halini tek ölçü haline getirmemesini, başkasının zamanına ve kalbine karşı dikkatli olmasını, sözünün ağırlığını bilmesini, öfkesini yönetmesini, beklentisini açıklamasını, özrünü geciktirmemesini, haksız olduğunda geri çekilmesini, haklı olduğunda da nezaketi kaybetmemesini ister. Kendini sabote eden kişi sevgiyi yalnız kendi yarasının tedavi alanı gibi gördüğünde, karşısındaki insanı kendi hizmetine çağırır. Böyle bir ilişkide sevgi, iki insanın birbirini hakikate yaklaştırdığı bir yol olmaktan çıkar, birinin yarasının etrafında dönen yorucu bir düzene dönüşür. Bu düzen, hem seveni hem sevilen kişiyi yorar; sonunda kişi “zaten kimse kalmıyor” der, fakat kendi kalma imkânını nasıl bozduğunu görmekte zorlanır.

İlişki sabotajının bir başka biçimi de insanın sevildiği halde sevilmeyi kabul edememesidir. Kişi, sevilmeye layık olmadığına dair eski bir hükmü varsa, kendisine yönelen sevgiyi ya küçümser ya kuşkuya çevirir ya da karşı tarafın gözünde kendi değersizlik hükmünü doğrulatacak davranışlar üretir. Ona değer verildiğinde rahatsız olur; çünkü değer görmek, yıllardır taşıdığı iç hükmü sarsar. Ona sadakat gösterildiğinde tedirgin olur; çünkü sadakat, terk edilme hikayesinin mutlaklığını bozar. Ona nezaketle yaklaşıldığında ya buna inanmaz ya da o nezaketi hak etmediğini düşünerek ilişkiyi bozacak küçük hamleler yapar. Böylece kişi kendi hakkında taşıdığı eski hükme sadakat gösterir, sevgiden çok o hükmü korur. Kendini sabotajın ilişki alanındaki acı tarafı burada görünür: insan sevilmek ister, fakat sevginin kendi eski hükmünü bozmasına razı olmayabilir.

Bu durum yalnız romantik ilişkilerde değil, dostlukta, ailede, iş arkadaşlığında, talebe-hoca ilişkisinde, mürşid-mürid veya rehberlik ilişkilerinde de ortaya çıkabilir. İnsan güvenilir bir rehber bulduğunda ondan kaçabilir; çünkü rehberin varlığı artık mazeretlerinin eskisi kadar rahat konuşmasına izin vermeyecektir. İnsan iyi bir dost bulduğunda dostluğun hakkını taşımak yerine onu ihmal edebilir; çünkü dostluk sadakat ister. İnsan kendisini destekleyen bir çevreye girdiğinde, o desteğin getirdiği sorumluluktan çekinip eski yalnızlığına dönebilir; çünkü yalnızlık ona acı verse de tanıdıktır, destek ise ondan karşılık bekler. Kendini sabotaj, insanı kendisini iyileştirebilecek bağlardan uzaklaştırır; sonra insan bu uzaklığı kişisel kaderi, karakteri veya anlaşılmama hali diye anlatır.

Başarıda da aynı durum vardır; insan başarı ister, fakat başarının getirdiği hesabı, görünürlüğü, tekrar beklentisini, emek sürekliliğini, sorumluluğu ve kendi kabiliyetinin artık saklanamaz hale gelmesini taşımaya hazır olmadığı için başarının eşiğinde düzenini bozar. Başarı yalnız alkış değildir; insan başarılı olduğunda artık “yapabilirim” ihtimali fiile döndüğü için kendi hayatına karşı daha sorumlu hale gelir, daha önce ertelediği şeyleri ertelemek zorlaşır, kendi sözü daha büyük bir anlam kazanır, başkalarının kendisinden beklediği emek artar. Kendini sabote eden insan bu hesabı sezdiği için, tam bir düzen kurulurken uykusunu bozar, vakti dağıtır, işe yaramayan ilişkilere döner, gereksiz meselelerle zihnini doldurur, hedef değiştirir, yeni bir hazırlık bahanesi bulur, böylece başarı ihtimalini daha dünyaya çıkmadan bozar.

Başarı korkusunun altında yalnız başarısızlık ihtimali yatmaz; başarının insanı bağlayıcı oluşu, kendini sabotajın kavranması için ayrıca önemlidir. Başarısızlık insana mazeret verir; başarı ise devam yükümlülüğü getirir. Bir işi yaptıktan sonra artık o işi yapabilen biri olduğunuzu bilirsiniz; bu bilgi, insanın kendi hakkında kurduğu eski yetersizlik hikayesini zayıflatır.Çünkü başarı, insanı yalnız dışarıda görünür kılmaz, içeride de kendi yalanına karşı görünür kılar. Bu yüzden başarının kıyısına gelinince, kendini sabote eden başarıyı da sabote eder.

Bu korku, özellikle üretken insanlarda çok incelikli biçimler alır. Yazmak isteyen kişiler mesela okumayı sonsuzlaştırır; araştırmak isteyen kişiler kaynak toplamayı işin yerine koyar; bir işi kurmak isteyenler logo, program, taslak ve sistem hazırlığı içinde ne zamanlar geçirir; manevi bir yola ciddiyetle girmek isteyen kişiler sürekli kitap okur, sohbet dinler, niyet eder, fakat işin asgarisi olarak bile gündelik hayatın somut terbiyesine dahi yanaşmaz; ilişki kurmak isteyen kişi kendisini sürekli “önce iyileşmeliyim” diyerek bekletir, fakat iyileşmeyi mümkün kılacak sadakat ve açıklık alanına hiç girmez. Bunların her biri başlangıçta makul görünebilir. Fakat hazırlık, işin yerine geçer ve hazırlık işin yerine geçtiğinde; ilim, amel sorumluluğunu örttüğünde; kendini tanımak, kendinden kaçmanın itibarlı biçimine dönüştüğünde, yapılan şey rafine bir sabotajdır.

Kendini sabotajın başarı alanındaki bir başka yüzü de, insanın başarıyı ya bütünüyle istemesi ya da hiç istemiyormuş gibi davranmasıdır.

Böyle bir insan orta yolu, tedrici gelişmeyi, yavaş ilerlemeyi, küçük kazanımı, sınırlı fakat sahici neticeyi küçümser. Ya bir anda parlak ve bütünlüklü bir netice çıkmalıdır, ya da işin anlamı yoktur. Bu tavır, akademik çalışmada da, sanatta da, manevi hayatta da, ilişkilerde de, meslek hayatında da bir çok insanda görülmektedir, ve hayli yorucu bir şeydir. Halbuki gerçek başarı, pek çok yerde sıradan görünen tekrarların, kimsenin fark etmediği düzeltmelerin, küçük ama düzenli gayretlerin, sabırlı bir öğrenme sürecinin sonucudur. Kendini sabote eden kişi bu sıradanlığa giremez, çünkü onun zihnindeki büyük suret, hayatın sade ve zahmetli çalışma düzeniyle temas etmek istemez.

Kendini sabotajın dil meselesi de ayrıca ele alınmalıdır; insan kendisini hangi kelimelerle anlatıyorsa, o kelimeler zamanla onun hareket sınırlarını çizer u sebeple.

Psikolojik kavramlar kıymetlidir; travma, kaygı, bağlanma, şema, duygu düzenleme, yaşantısal kaçınma, öz-düzenleme gibi ifadeler insanın iç dünyasının anlaşılmasına yardım eder, fakat herhangi bir kavram insanı ancak hakikate yaklaştırdığı ölçüde faydalıdır, kaçışı daha itibarlı bir hale getirdiği yerde ise sadece bir perdeye dönüşür, bunu unutmadan.

Mesela kişi “bağlanma örüntüm böyle” diyerek sevdiğini incitmeye devam ediyorsa, “mükemmeliyetçiyim” diyerek hiçbir işi bitirmiyorsa, “tetikleniyorum” diyerek her sorumluluğu duygusunun emrine veriyorsa, “kendime alan açıyorum” diyerek kendisini çağıran vazifeden kaçıyorsa, o kelimelerin hepsi nefsin eline düşmüş arsızca çalıştırılıyor demektir.

Manevi dil de aynı tehlikeye açıktır; insan “nasip değilmiş” diyerek gayretsizliğini, “kalbime gelmedi” diyerek korkusunu, “tevekkül ediyorum” diyerek tedbirsizliğini, “hayırlısı” diyerek kendi payını görmezden gelişini örtebilir.

Tevekkül, insanın vazifesini yaptıktan sonra neticeyi Allah’a bırakmasıdır; vazifeden kaçıp neticeyi ilahi takdire havale etmek olmaz. Sabır, insanın hakikat yolunda taşıması gereken yükü vakarla taşımasıdır; aynı yerde kalmayı, aynı mazereti sevmeyi, aynı kaçışı sürdürmeyi sabır diye adlandırmak sabrın manasında yoktur. Kader inancı, insanı kendi faniliği ve sınırlılığı içinde Allah’a bağlar; insanın kendi tembelliğini, korkusunu, dağınıklığını, ihmalkârlığını kader diye anlatması ise hem aklı hem dini hafifleten bir cehalettir. Örnek verdik.

Dil, insanın yalnız kendisini anlattığı bir araç değildir; insan çoğu kere diliyle kendisine bir ikamet alanı kurar. Hangi kelimeleri seçtiği, hangi fiilleri edilgen bıraktığı, hangi sorumlulukları belirsizleştirdiği, hangi acıları büyüttüğü, hangi payları sildiği, hangi niyetleri güzelleştirdiği, hangi kaçışları yumuşattığı, onun iç dünyasındaki hüküm düzenini gösterir. “İşler böyle gelişti” demekle “ben şu yerde işi bıraktım” demek aynı şey değildir; “ilişki yürümedi” demekle “ben korktuğum için ilişkiyi kestim” demek aynı şey değildir; “vakit olmadı” demekle “vakti korumadım” demek aynı şey değildir. Kendini sabotaj, çoğu yerde fiili edilgenleştirir; sanki hayat kendi kendine bozulmuş, işler kendi kendine gecikmiş, ilişkiler kendi kendine dağılmış, hedefler kendi kendine sönmüş gibi konuşur.

Psikoloji literatüründe adlandırmanın iyileştirici bir tarafı vardır; insan yaşadığı şeyi isimlendirdiğinde, belirsiz bir acı daha anlaşılır hale getirilir, kaygı kavranabilir bir çerçeveye girer, davranış örüntüsü izlenebilir olur, kişi kendisini bütünüyle kötü veya bozuk görmek yerine belirli bir sürecin içinde değerlendirebilir. Bu kıymetlidir. Fakat adlandırma, insanı fiile çağırmadığında, kavram kendi başına bir sığınak olur.

Örneğin “benim kaçınmacı bağlanmam var” demek, kişiyi ilişkideki korkusunu anlamaya ve daha dürüst davranmaya sevk ediyorsa faydalıdır; ama aynı cümle, sevdiği insanı sürekli mesafede tutmanın açıklaması olarak kullanılıyorsa sabotajı besler.

Manevi dildeki tehlike daha da derin olabilir; çünkü insan, kendi kaçışını Allah’a yakın kelimelerle bezediğinde, o kaçışa dokunmak daha zor hale gelir.

“Nasip” mesela, insanın elinden geleni yaptıktan sonra neticenin kendi kudretinde olmadığını bilmesidir; fakat emek vermeden, yüzleşmeden, sorumluluk almadan “nasip değilmiş” demek kişinin kendi ihmalini açıkça ilahi takdirin arkasına saklamasıdır.

Kendini sabotaj meselesinde modern teşhis ve tedavi yöntemlerinin değerini düşürmeden aşan işleri dikkate almak gerekir.

İnsan davranışını düzenlemeyi, kaçınma örüntülerini görmeyi, kaygı ile ilişkisini değiştirmeyi, erteleme döngüsünü kırmayı, benlik saygısını ve özdenetimi güçlendirmeyi öğrenebilir, bunun için bilimsel yaklaşımlardan, terapiden, davranışçı yöntemlerden, bilişsel çalışmalardan, alışkanlık düzenlemelerinden ve ilişki becerilerinden fayda görebilir. Bunların hiçbirini küçümsemek doğru olmaz; fakat kendini sabotajı yalnız teknik bir düzenleme alanı olarak ele aldığımızda, insanın asıl bağını, emanet bilincini, kulluk terbiyesini, nefsin hilelerini, Allah ile ilişkisinin zayıfladığı yerde kendisine karşı nasıl ölçüsüzleştiğini ve kendi varlığını bir mülk gibi harcama eğilimini göremeyiz. İnsan yalnız davranışını düzeltmeye çalışırsa bir yere kadar toparlanır; fakat davranışın altında duran sadakat yeri değişmedikçe, eski örüntü başka bir kılıkla yeniden görünür.

Modern tedavilerin güçlü tarafı, insanın otomatik davranışlarını görünür kılması, duygularını adlandırması, kaçınma örüntülerini izlemesi, küçük davranış değişiklikleriyle iç düzenini dönüştürmesine yardım etmesidir. Bir kişi erteleme davranışını kaygıyla ilişkilendirmeyi öğrendiğinde, artık ertelemeyi yalnız tembellik diye görmez; bir kişi kendini engelleme davranışını başarısızlığı dışsallaştırma çabası olarak kavradığında, kendi mazeret üretme biçimini izleyebilir; bir kişi yaşantısal kaçınmanın acıdan kaçarken hayatı daralttığını öğrendiğinde, kısa vadeli rahatlamanın uzun vadeli bedelini anlayabilir. Bu bilgiler kıymetlidir ve insanı kaba suçlamalardan korur. Fakat bu bilgilerin hepsi, insanın kendisini yalnız psikolojik düzeneklerin toplamı olarak görmesi halinde yetersiz kalır; çünkü insanın asıl sorusu, yalnız “hangi mekanizma çalışıyor?” sorusu değildir, aynı zamanda “ben hangi sadakate göre yaşıyorum, kendi nefsimi hangi terbiyeye razı ediyorum, bana verilen emanete nasıl muamele ediyorum?” sorusudur.

Terapi insanın yarasını görmeyi öğretirken, insanın sorumluluğunu incitmemek için fazla yumuşama riski taşır; katı ahlakçı yaklaşım ise insanın sorumluluğunu hatırlatırken, yaranın gerçekliğini görmeden hüküm verme riskini taşır. Kendini sabotaj meselesinde ikisini de aşan daha dengeli bir dile ihtiyaç vardır. Bu dil, insana “senin hiçbir payın yok” diyerek onu edilgenleştirmez; “her şey senin suçun” diyerek de onu ezemez. Bu dil insanın nörolojik, psikolojik, sosyal ve ailevi tarihini dikkate almalıdır ve onun Allah karşısındaki emanet oluşunu unutmamalıdır. Böyle bir dil, insanı hem anlar hem çağırır; hem merhamet eder hem uyandırır; hem tedaviye yer açar hem terbiyeyi ihmal etmez.

Terbiye de burada yalnız dar anlamda ahlaki disiplin değildir; daha çok insanın kendi iç dünyasında hiyerarşi kurmasıdır.

Her duygu aynı makamda değildir, her arzu aynı değerde değildir, her korku aynı hakka sahip değildir, her düşünce hakikat değildir, her iç sıkıntısı yön gösterici değildir. Terbiye, insanın içindeki dağınık kuvvetleri yerli yerine koymasıdır. Aksi halde kendini sabotaj, bu iç hiyerarşinin bozulduğu yerde güçlenir; korku tahta oturur, yara padişah olur, gurur vezir olur, mazeret kâtip olur, akıl bu düzenin gerekçelerini yazmaya başlar. Terbiye, bu iç yönetimi hakikatin ve kulluğun emrine yeniden vermek için lazımdır.

Allah ile bağın zayıflaması burada yalnız ibadetlerin azalması anlamına gelmez; insanın kendisini Allah’ın huzurunda taşıdığı bilincin zayıflaması, kendi varlığını sınırsız bir özel mülk gibi görmesi, nefsinin her eğilimini kişisel gerçeklik diye kutsaması, vaktini ve kabiliyetini hesap dışı sanması, içindeki çağrıyı hafife almasıdır. İnsan Allah’ın huzurunda olduğunu sahiden duysa, kendisine emanet edilmiş vakti bu kadar rahat dağıtamaz; kendisine verilmiş kabiliyeti sırf acemi görünme korkusuyla bu kadar kolay gömemez; sevgi imkanını eski yaranın intikam alanına çeviremez; ertelemesini yalnız ruh hali diye anlatamaz; kendi sözüne ihanet edip sonra bunu karakter diye savunamaz. Murakabe, insanın kendi içindeki sabotajı Allah’ın huzurunda görmesidir; ona kendi haysiyetini hatırlatmak için gelir.

Bu nedenle kendini sabotajın manevi tedavisi, nefsini tanıyarak onu olması gereken yere koymasıdır, insanın kendi nefsini düşmanlaştırarak kendisinden nefret etmesi değil.

Nefs, insanda yok edilmesi gereken bir varlık değildir, nefs, terbiye edilmesi gereken bir kuvvet yatağıdır; terbiye edilmediğinde korkuyu büyütür, konforu ilah edinir, potansiyeli putlaştırır, yarayı saltanat alanına çevirir, dilin güzel kelimelerini kaçışa alet eder. Terbiye edildiğinde ise insanın arzusu hayra yönelir, korkusu tedbire dönüşür, kabiliyeti hizmete açılır, sözü ciddiyet kazanır, ilişkisi sadakat bulur. Kendini sabotajdan çıkış, insanın kendi içindeki bu kuvvetleri Allah’ın huzurunda yeniden düzene koyma çabasıyla olur.

Burada psikolojik teknikler yardımcı olabilir, fakat aslen cihet ve istikamet tayin eden şey insanın hangi hakikate bağlandığıdır.

Kendini sabotajdan çıkışın ilk kapısı, insanın kendi hissesini, kendisine düşeni görmeyi öğrenmesidir. Hisseyi görmek, kişinin başına gelen her şeyi kendi suçu sayması anlamına gelmez; böylesi insanı haksız yere ezer, geçmişteki haksızlıkları görünmez kılabilir, aileden, toplumdan, ekonomik şartlardan, eğitimden, ilişkilerden ve travmatik yaşantılardan gelen tesirleri yok sayar. Hisseyi görmek, insanın kendisine yapılanlarla kendisinin onlardan sonra yaptığı şeyleri ayırmasıdır. Bana güvenmediler, fakat ben kendi sözüme ne yaptım?demesidir. Beni küçümsediler, fakat ben kendi kabiliyetimi nerede gömdüm? Bana yol açmadılar, fakat açılan küçük yolları nerede hor gördüm? Beni sevmediler, fakat ben sevgiyi nerede cezalandırmaya başladım? Bana haksızlık edildi, fakat ben bu haksızlığı kendi bütün hayatıma karşı nerede kullandım? demesidir. Bu sorular insanı mağduriyetin sıcak odasından çıkarır ve kendi fiilinin önüne getirir.

Hissesini gören insanın ikinci adımı, kendisine verdiği sözü yeniden ciddiye almasıdır. Çünkü kendini sabotajın en derin tahribatlarından biri, insanın kendi sözüne duyduğu güveni zayıflatmasıdır. İnsan kendi kendisine defalarca başlayacağını söylemiş, başlamamışsa; bırakacağını söylemiş, bırakmamışsa; döneceğini söylemiş, dönmemişse; bitireceğini söylemiş, bitirmemişse; artık yeni bir söz söylediğinde içinde o sözün ciddiyetinden şüphe eden biri bulunur. Bu düşman değildir; bir çeşit hafızadır. İnsan bu hafızayı nutukla ikna edemez. Ona büyük vaatler sunarak güven kazanamaz. Ona ancak küçük, açık, ölçülebilir ve tekrar edilebilir sadakatler göstererek yaklaşabilir. Bugün şu saatte oturmak, bugün şu kadar yazmak, bugün şu konuşmayı dürüstçe yapmak, bugün şu kaçış yolunu kapatmak, bugün şu ibadeti savsaklamamak, bugün şu ilişkiye zarar vermemek, insanın kendi sözüne itibarını geri kazandıran küçük ama kurucu adımlar, ama önemli fiillerdir.

Küçük sadakatler, modern başarı ölçütlerinin gözünde gösterişsiz kalabilir; fakat insanın iç dünyasını asıl onlar toplar. Büyük dönüşüm fikirleri insanı heyecanlandırır, fakat küçük sadakatli, devamlı işler insanı inşa eder. İnsan bir anda bütünüyle başka bir karaktere dönüşmez; her gün kendi sözüyle arasındaki mesafeyi biraz kapatarak, nefsinin eski oyunlarını biraz daha erken fark ederek, korkusunu biraz daha az merkeze alarak, yarasına biraz daha az hüküm vererek, kabiliyetini hayal yerine emekle besleyerek değişir. Kendini sabotaj, insanın iç düzenini küçük küçük dağıttığı için, çıkış da küçük küçük toparlanmalıdır. Bir masaya vaktinde oturmak, ilk bakışta basit görünür; fakat yıllardır kendi sözünü hafifleten biri için bu, kendi içinde yeniden hükümet kurmaya başlamaktır. Birkaç cümlelik bir yazıyı bitirmek basit görünür; fakat yıllardır potansiyelini seyreden biri için bu, hayalden fiile geçmenin ilk delilidir.

Çıkışın üçüncü kapısı, acemi olmaya razı olmaktır. Acemilik, kendini sabote eden insanın en çok kaçtığı hallerden biridir; çünkü acemilikte insan kendi zihnindeki pürüzsüz sureti kaybeder, başkalarının önünde öğrenmek zorunda kalır, ilk işinin kusurunu görür, ilk işinin hamlığını taşır, ilk ilişki denemesindeki sakarlığı kabul eder, ilk disiplin günlerindeki aksaklıkla karşılaşır. Fakat acemilikten kaçan insan, ustalığın kapısını da kapatır. Ustalık, acemiliği hor görenlere verilmez; ustalık, eksik başlamayı değersiz saymayan, hatasını tashih etmeyi gurur meselesi yapmayan, eleştiriyi yok oluş gibi yaşamayan, tekrarın sıkıcılığına sabreden insana yaklaşır. Kendini sabotaj, “kusursuz başlamıyorsan başlama” der; terbiye, “eksik başla, fakat sadakatle sürdür” der.

Acemiliğe razı olmak, insanın kendisini küçük düşürmesi değildir, hakikatin yoluna girmesidir. Çocuk yürümeyi düşerek öğrenir, talebe ilmi yanlış anlayarak ve düzeltilerek öğrenir, yazar kötü cümlelerden geçerek kendi metnine yaklaşır, seven insan sevgide acemiliklerini görerek sevmeyi öğrenir, kul ibadette dağınıklığını fark ederek huşuya doğru yürür. Hiçbir sahici yol, insanı doğrudan olgunluk makamına koymaz. Kendini sabote eden insan ise yolun bu terbiyesini atlamak ister; başlangıcın mahcubiyetini yaşamadan neticenin vakarını ister, tekrarın sıkıcılığına girmeden derinliğin saygınlığını ister, eleştirinin incitici fakat öğretici temasına razı olmadan ustalığın rahatlığını ister. Ama bunların hiçbiri ne gerçekçidir ne de nazik şeylerdir, bunların hepsi sadece e sadece insanı hep bir başlangıç kapısında yaşlandırır.

Çıkışın dördüncü kapısı, insanın kendi yarasıyla kurduğu ilişkiyi düzeltmesidir. Yara inkâr edilmemelidir; insanın geçmişindeki acı, küçümsenerek ortadan kalkmaz. Fakat yara hüküm makamına oturduğunda, insanın bütün davranışları onun etrafında dönmeye başlar. Kişi sevilmek ister, fakat yarası sevginin dilini bozar; çalışmak ister, fakat yarası emeğe direnç üretir; görünür olmak ister, fakat yarası bunu tehdit sayar; Allah’a yaklaşmak ister, fakat yarası kendi dağınıklığını sürekli mazur göstermesini sağlar. Yaranın doğru yeri, insanın kendisini anlamasına yardım eden bir hafıza olmasıdır; yanlış yeri, insanın bütün geleceğini rehin alan bir saltanat haline gelmesidir. Kendini sabotaj, yarayı saltanata çevirir; terbiye, yarayı haddine uğratır, pişirir, efendileştirir.

Kendine merhamet ile ciddiyet birlikte yürümelidir. Merhamet olmazsa insan kendi üzerine zalimce gider, kendi kırılganlığını tanımadan kendisini zorlar, sonra o zorlama yeni bir kaçış üretir. Ciddiyet olmazsa insan kendisini sürekli okşar, kendi yarasını kutsar, her kaçışına anlayış ister, kendi nefsinin incinmemesini hakikatin önüne koyar. Merhamet, insanın neden zorlandığını anlamasını sağlar; ciddiyet, zorlanmanın emaneti terk etme izni olmadığını hatırlatır. Merhamet insanı ayağa kaldırır, ciddiyet yürütür. İkisi ayrıldığında insan kendini kandıracaktır.

Çıkışın beşinci kapısı, insanın zamanla ilişkisini ahlaki bir mesele olarak yeniden kurmasıdır. Zaman yalnız takvim değildir; insanın emanet sahasıdır. Her gün, insanın kendi sözüne, kabiliyetine, ilişkilerine, ibadetine, bedenine ve aklına nasıl davrandığını gösteren bir imtihan alanıdır. Kendini sabote eden insan zamanı gevşek bir şey sanır; bugün geçer, yarın gelir, nasıl olsa bir gün başlanır, nasıl olsa bir gün toparlanılır, nasıl olsa doğru vakit bulunur diye bakar. Fakat vakit yalnız geçmez; insanın lehine veya aleyhine şahitlik ederek geçer. Ertelenen her hayır, ihmal edilen her kabiliyet, savsaklanan her söz, uzatılan her kaçış, insanın iç dünyasında bir iz bırakır. Vakti emanet bilen insan, günlerini panikle değil, ciddiyetle taşır; zamanı putlaştırmaz, fakat hafife de almaz, onun kıymetini bilir.

Burada tövbe kavramı kendini sabotaj açısından yeniden düşünülmelidir. Tövbe yalnız açık günahlardan sonra sergilenen bir pişmanlık hali değildir; insanın kendi vaktine, kabiliyetine, kalbine, sözüne, ilişkilerine ve Allah’ın kendisine verdiği çağrıya karşı yaptığı ihmallerden dönmesidir. İnsan kendi potansiyelini yıllarca seyretmişse bundan tövbe eder; kendi korkusunu kader gibi yaşamışsa bundan tövbe eder; kendi yarasını başkalarına karşı silah yapmışsa bundan tövbe eder; kendisine verilen sözü hafifletmişse bundan tövbe eder; kendi nefsinin rahatını emanetten üstün tutmuşsa bundan tövbe eder ve ancak bu suretle pişmanlık göstermelidir.

Tövbenin kendini sabotajla ilişkisinde önemli olan taraf, kendini sabotajı bizatihi kendi anlamıyla kesebilmesidir.

Kendini sabote, bir erteleme mekanizmasıdır. Tövbe ise ertelendikçe pişmanlık yaratan ilk ertelenmemesi gereken haldir.

Çıkışın altıncı kapısı, insanın destek almayı kibir meselesi haline getirmemesidir. Kendini sabote eden kişi, yardımı zayıflık gibi görebilir; başkasından öğrenmeyi küçülme sayabilir; terapiye gitmeyi, bir hocadan ders almayı, bir dosttan hesap sorucu bir yakınlık istemeyi, bir düzenin içine girmeyi kendi bağımsızlığına tehdit sayabilir. Oysa insan kendi kendisine yeterli bir varlık olarak yaratılmamıştır. İnsan dil öğrenirken de, ahlak öğrenirken de, ilim öğrenirken de, sevgi öğrenirken de, ibadet düzeni kurarken de başkalarının desteğine, uyarısına, duasına, eleştirisine ve rehberliğine muhtaçtır. Yardım istemek, insanın haysiyetini eksiltmez; yardım istemeyi gururuna yedirememek, çoğu kere gizli kibri besler.

Fakat destek almak, sorumluluğu başkasına devretmek değildir. Terapiye gitmek, kişinin kendi fiilini terapistin üzerine bırakması olmadığı gibi.. Bir hocadan ders almak, çalışmayı hocanın bereketine havale etmek değildir; bir dosta açılmak, dostu kendi yarasının sürekli taşıyıcısı yapmak değildir. Destek, insanın kendi yoluna daha sahici dönmesi için alınır; kendi yolundan kaçmak için değil. Bu ayrım korunmadığında, destek arayışı bile sabotajın yeni biçimine dönüşebilir. O zaman da kişi sürekli yeni uzman, yeni yöntem, yeni kitap, yeni sohbet, yeni çevre arar; fakat hiçbirinden sonra kendi küçük vazifesine dönmez. Oysa doğru destek, insanı eninde sonunda kendi masasına, kendi sözüne, kendi ilişkisine, kendi ibadetine, kendi vaktine, kendi payına geri gönderir.

Çıkışın yedinci kapısı, insanın kendisiyle kurduğu merhameti ölçülü hale getirmesidir. Çağın dilinde kendine merhamet çoğu yerde lüzumlu bir hatırlatmadır; insanlar kendilerini acımasızca yargılayabilir, kendi geçmişlerini anlamadan kendilerine yüklenebilir, hata yaptıklarında bütün varlıklarını mahkum edebilirler. Fakat kendine merhamet, insanın kendi nefsini sürekli mazur görmesi haline geldiğinde, iyileştirici olmaktan çıkar. Kendine merhamet, “ben zorlandım, bunu görüyorum; fakat yine de yola döneceğim” diyebilmelidir. “Ben zorlandım, o halde bütün vazifelerim askıya alınsın” diyen merhamet, insanı büyütmez. Hakiki merhamet insanı sorumluluğa taşıyacak kadar kuvvetli, sorumluluğu taşırken insanı ezmeyecek kadar ince olmalıdır.

Son olarak, kendini sabotajdan çıkış bir defalık zafer değil, süreklilik isteyen bir murakabe olduğu iyi anlaşılmalıdır.

İnsan bir gün iyi çalıştı diye artık ertelemeden kurtulmuş sayılmaz; bir ilişkiyi bir defa bozmaktan vazgeçti diye bütün bağlanma korkuları bitmiş olmaz; bir tövbe anında ağladı diye nefsin bütün hileleri susmaz; bir başarı elde etti diye potansiyel putu bütünüyle kırılmaz. Nefis kapı değiştirir, korku dil değiştirir, kibir daha ince bir kılığa girer, mazeret yeni kelimeler bulur. Bu yüzden insan kendi iç dünyasını sürekli yoklayan, fakat bu yoklamayı hastalıklı bir kurcalamaya çevirmeyen bir uyanıklık taşımalıdır. Murakabe, insanın kendisini didiklemesi değil, kendi niyetini ve fiilini Allah’ın huzurunda tartmasıdır. Bu tartı geldiğinde, kendini sabotajın birçok yönü işlemeyecektir.

Emanet fikri, bu tartının merkezinde durmalı. İnsan vaktini, bedenini, kabiliyetini, aklını, kalbini, ilişkilerini ve kendisine açılan yolu emanet olarak görmediği müddetçe, kendine verdiği zararı kişisel tercih gibi anlatmaya devam eder. Oysa vakit yalnız geçirilecek bir şey değildir; insanın kendi oluşunu işlediği sahadır. Beden yalnız arzuların taşındığı bir vasıta değildir; insanın yeryüzündeki kulluğunu, emeğini, sevgisini, hizmetini ve sabrını mümkün kılan emanettir. Akıl yalnız mazeret üretmek, kendini açıklamak, başkasını ikna etmek, kaçışa güzel isimler bulmak için verilmiş bir araç değildir; hakikati ayırmak, niyeti düzeltmek, yolu görmek, nefsi denetlemek için verilmiş bir nurdur. Kalp yalnız incinme ve teselli alanı değildir; sevginin, sadakatin, murakabenin, pişmanlığın ve Allah’a yönelişin merkezidir. İnsan bu emanetleri kendi ruh halinin dalgalanmasına bıraktığında, kendini sabotaj artık yalnız psikolojik bir aksaklık olarak kalmaz; emanet şuurunun zayıfladığı bir ahlaki dağılmaya dönüşür. Bu dağılma gündelik hayatın çok küçük yerlerinde kendisini gösterir. İnsan uykusunu bozduğunda yalnız geç yatmış olmaz; ertesi günkü aklını, sabrını, ibadetini, çalışma düzenini, ilişki nezaketini de zayıflatır. Bedenini ihmal ettiğinde yalnız sağlığını ihmal etmiş olmaz; kendi iradesinin taşıyıcısını yorar, nefsin dağınıklığını artırır, ruhun berraklığını bulandırır. Sürekli ekranlara dalarsa yalnız vakit kaybetmiş olmaz; dikkat kabiliyetini parçalar, derinleşme kudretini zayıflatır, uzun cümle kurma, uzun fikir taşıma, uzun emek verme gücünü azaltır. Kendini geciktirdiğinde yalnız bir randevuyu, bir işi, bir mesajı, bir dosyayı aksatmış olmaz; güvenilirlik vasfını içeriden aşındırır. Kendini sabotaj bu yüzden gündelik hayatın sıradan görünen ihmallerinde büyük bir yapı kurar; insanın hayatını mahveden şey her zaman büyük kırılmalar değildir, küçük gevşemelerin süreklilik kazanmasıdır, bu yüzden.

Gündelik disiplin, kendini sabotajdan çıkışta bu nedenle küçümsenmemelidir. Disiplin kelimesi modern kulakta kuru, soğuk, mekanik bir kelime gibi duyulabilir; fakat hakiki disiplin, insanın kendi sözüne, kendi niyetine hürmet göstermesidir. Disiplin, nefsin her fısıltısında istikametini tamamen şaşırmamak değiştirmemek, canı istemediğinde de küçük vazifesini yapmak, incindiğinde de haksızlık etmemek, yorulduğunda dinlenmeyi kaçışa çevirmemek, bir başka başarı ihtimali doğduğunda düzeni bozmamaktır. Böyle bir disiplin insanı taşlaştırmaz; bilakis insanın içindeki bulanık enerhiyi düzgün, mütesahil bir yola koyar. Kendini sabote eden insan disiplini kendi özgürlüğüne tehdit sanır; halbuki onun aradığı özgürlük, çoğu kere nefsin keyfine bırakılmış bir savrulmadır. İnsan kendine bir disilplin edindiğinde ve buna bağlandığında daralmaz; daha sahici bir genişliğe kavuşur.

Bu genişlik, insanın kendisiyle kavgasının azalmasıyla da ilgilidir. Kendini sabote eden kişi, dışarıdan bakıldığında serbest yaşıyor gibi görünebilir; fakat içeride sürekli bölünmüştür. Bir tarafı başlamak ister, bir tarafı kaçmak ister; bir tarafı sevmek ister, bir tarafı bozmak ister; bir tarafı Allah’a yaklaşmak ister, bir tarafı nefsinin tembelliğini bırakmak istemez; bir tarafı kabiliyetini emekle büyütmek ister, bir tarafı potansiyel hayalinin bozulmasından korkar. Disiplin, bu iç bölünmede hakikatin tarafını güçlendirir. İnsan her küçük sadakatle içindeki doğru tarafı besler; her kaçışla da eski düzeni besler. Bu yüzden mesele yalnız “ne yaptım?” meselesi değildir; “içimde hangi tarafı besledim?” sorusudur.

Kendini sabotajın çözülmesi, insanın kendi içindeki bu besleme düzenini değiştirmesiyle mümkündür. İnsan hangi davranışı tekrar ederse, o davranış yalnız dış dünyada bir netice üretmez; içeride de bir karakter inşa eder. Bu açıdan kendini sabotajdan çıkış, insanın kendisi hakkında yeni bir hikâye uydurması değil, tekrar ettiği fiillerle kendi iç hakikatini yeniden kurmasıdır. Yeni hikâye fiilden doğmalıdır; fiili olmayan hikâye, eski sabotajın ürünü olur.

Bu yüzden insanın kendisini affetmesi de doğru anlaşılmalıdır. Kendini affetmek, kendi yaptığını hafife almak değildir; insanın hatasını görüp o hatanın altında ezilmeden yola dönmesidir. Kendi sözünü defalarca bozmuş olan insan, “önemli değil” diyerek kendisini affetmiş olmaz; çünkü önemlidir, söz hafiflememelidir. Fakat “ben artık mahvoldum, benden bir şey olmaz” diyerek de kendi hakikatine yaklaşılmış olmaz; çünkü bu cümle pişmanlık kılığında yeni bir sabotajdır. Doğru af, suçun ağırlığını kabul eder, fakat suçun insanın bütün gerçeğini yutmasına izin vermez. İnsan kendisine şöyle demeli: Evet, ben geciktirdim; evet, ben kaçtım; evet, ben sözümü hafiflettim; evet, ben emaneti iyi taşımadım; fakat şimdi bunu görerek, bu görüşü yeni bir başlangıcın ciddiyetine çevireceğim.

Yolun devamında sabır gerekir. Kendini sabotaj uzun zamanda kurulmuşsa, kısa zamanda çözülemeyebilir. İnsan eski alışkanlıklarının geri döndüğünü görecek, korkusunun yeniden konuştuğunu işitecek, mükemmeliyetçiliğinin yeni gerekçeler bulduğunu fark edecek, dış şartları yeniden mazeret yapmak isteyecek, yarasının tekrar merkez almak istediğini hissedecektir. Bu dönüşler başarısızlık işareti olarak okunmamalıdır; insanın neyle mücadele ettiğini hatırlatan işaretlerdir bunlar.

İnsan düştüğünde düşüşünü kimlik yapmadan kalkıyorsa, ertelediğinde ertelemenin arkasına saklanmadan yeniden başlıyorsa, korktuğunda korkusunu kaderleştirmeden adım atıyorsa, sabotajın hükmü zayıflıyor demektir. Yol, düşmeyenlerin değil, düşüşünü mazeret haline getirmeyenlerin yoludur.

Kısaca kendini sabotajın bu boyutlarını gördükten sonra, sözü nihayete bağlayalım: kendini sabote etmek, insanın yol eksikliğidir, terbiye eksikliğidir, Allah ile bağının zayıfladığı yerde kendi varlığını sahipsiz bir alan gibi görmesidir. İnsan kendisini bütünüyle kendisine ait zannettiğinde, vaktini nasıl harcadığını kişisel tercih, kabiliyetini nasıl gömdüğünü mizaç, ilişkilerini nasıl bozduğunu korunma, sözünü nasıl hafiflettiğini ruh hali, ertelemesini de geçici bir düzen sorunu gibi görür. Oysa insanın kendisi bile kendisine emanet olarak verilmişse, onun vaktini, kabiliyetini, kalbini, dilini, ilişkisini, bedenini, niyetini ve yolunu keyfine göre harcaması masum bir iç dağınıklık sayılamaz. Kendini sabotaj, burada insanın kendisine karşı işlediği bir haksızlığa dönüşür; çünkü insan, kendisine verilmiş olan imkânı kendi kibrinin, alışkanlıklarının ve dış şartlardan devşirdiği hükümlerinin eline bırakır. Bu haksızlığın telafisi yalnız plan yapmakla, takvim düzenlemekle, kendine yeni hedefler koymakla, birkaç verimlilik yöntemi denemekle tamamlanmaz; bunlar yolun yardımcılarıdır, yolun kendisi değildir. Yol, insanın kendi nefsini terbiye etmeye razı olmasıyla başlar; terbiye ise insanın içinde beliren her arzuyu haklı, her korkuyu yön gösterici, her yorgunluğu hüküm, her mazereti geçerli, her incinmeyi dokunulmaz kabul etmemesiyle mümkündür, bir şart olarak. İnsan kendi iç dünyasında bir murakabe kurmalıdır; hangi cümleyi hangi niyetle söylediğini, hangi işi hangi korkuyla ertelediğini, hangi ilişkiyi hangi gururla bozduğunu, hangi hedefi hangi acemilik korkusuyla yarım bıraktığını, hangi manevi sözü hangi kaçışı örtmek için kullandığını bilmelidir. Bu murakabe insanı kendi hayatının başında durma haysiyetini iade eder.

Kendini sabotajdan çıkış, kendisine doğru davranmasıyla mümkündür; insan acısını tanıyacak, fakat acısına saltanat vermeyecek, korkusunu duyacak, fakat korkusunu hüküm makamına oturtmayacak, eksikliğini görecek, fakat eksikliği bahane ederek yoldan çekilmeyecek, geçmişini bilecek, fakat geçmişini bugünkü emaneti harcamanın izni haline getirmeyecek, dış dünyanın kısıtlarını hesaba katacak, fakat kendi içindeki bu dar teslimiyeti gerçekçilik diye süslemeyecektir.

Kendini sabotajın karşısındaki asıl hareket, insanın kendi aslına yeniden sadakat göstermesidir. Bu sadakat, kendisini kusursuz sanmak değildir; kusurlu olduğu halde yola girmek, eksik olduğu halde emeği sürdürmek, korktuğu halde doğru olanı seçmek, incindiği halde sevgiyi cezalandırmamak, geciktiği halde vakti bütünüyle terk etmemek, başarısız olduğu halde kendi kabiliyetini toprağa gömmemek, dış dünyanın kapattığı kapılar karşısında içeride bütün kapıları kapatmamak, Allah’ın verdiği emaneti nefsin dağınıklığına teslim etmemektir. İnsan bunu yaptığında kendini sabotaj bir anda yok olup gitmeyecek, fakat hükmünü kaybetmeye başlayacaktır.

Kendini sabotaj, insanın kendi yoluna koyduğu taşın adıdır; fakat bu taşın altında yalnız tembellik, dağınıklık, kaygı veya irade zayıflığı aranırsa mesele eksik anlaşılır. Orada insanın kendi aslına sadakatsizliği, kendi nefsiyle duyduğu gizli kibir, dış dünyanın kısıtlarını içeride mutlaklaştırma eğilimi, dilin mazerete dönüşmesi, emanet bilincinin zayıflaması ve Allah ile bağın gevşediği yerde insanın kendisini kendi hevesine bırakması vardır. Bu yüzden kendini sabotajın tedavisi de yalnız davranış düzeyinde kalamaz; insanın yönü değişmeli, sadakati yerini bulmalı, nefsi terbiye edilmeli, sözü yeniden vakar kazanmalı, vakti emanet olarak görülmeli, kabiliyeti gösterişin veya hayalin malı olmaktan çıkıp hizmete ve hakikate açılmalıdır.

İnsanın meselesi, cevheri itibariyle fail olmaktır, genel olarak. Her şeyin altında bu derin, köklü mesele vardır. Vesselam.