Hayal kırıklığını ele alıyoruz, en kısa şekilde.

Evvela belirtelim ki hayal kırıklığı, insan ile beşer ayrımındaki bir meseledir. İnsan ile beşerin karşılaşmasının makus sonucudur. İnsan bu karşılaşma neticesinde hayal kırıklığına uğratılır. İnsan, iyi biridir, iyi olduğu için hayal kırıklığına uğratılır. inanabilen biridir o; ve inanabilen biri iyi biridir. Ama zayıf biri değildir, aksine duruş sahibidir; hüküm ve şahsiyet sahibidir.

İnsan ile beşer ayrımından daha önce de bahsetmiştik.

Beşer, kendini insan sanan varlıktır, oysa insan değildir. İnsan aşkındır, beşer düşkündür. İnsan, beşerin kendi üzerine kapanmış çamurlu merkezini aşabildiği ölçüde tahakkuk eder. Beşer, kendi dar kalıbını her şeye karşı merkez alan düşkün bilincin adıdır, dış’a bağımlıdır, örgütlüdür. İnsan ise merkezini kendinden çekebilen, kendi ismini kendinde taşıyan, kendi olarak doğan varlıktır, dış’a bağlı olmadan, kendi başına.

Beşeri dışarıdaki birileri doğurur, dışarıdan beslenir, dışarıdan etkilenir, dışarıda isim bulur.İnsan bunların tamamından azadedir.

İnsanın iç dünyası beşerden çok daha geniş olduğu için hayal kırıklığına uğratılması onu bir yere getirir, ve bu yerde bu insan, aslında kaybedilecek olmasının tehlikesiyle yüzleştirir beşeri.

Hayal kırıklığına uğratan kişi ise, yani beşer, ne kadar okumuş, ne kadar gelişmiş, ne kadar yetişmiş olursa olsun, kendi dar nefsinin pençesindedir.

Beşer nihayetinde beşerdir, ve insan ile karşılaşmasında bir hayal kırıklığı yaratmaya aday biridir ve, genelde de bir hayal kırıklığıdır.

1. Kırılan Şey Ne?

Bir gün bir hükümdar, kış gecesinde nöbet tutan askerlerinden birini görür ve ona, “üşüyor musun?” diye sorar. Asker, alışkın olduğunu, nöbetini tutacağını söyler. Hükümdar da ona, “Sana birazdan kalın bir örtü göndereceğim” der. Asker o sözle beklemeye başlar. Gece geçer ama örtü gelmez. Sabah olduğunda asker ölü bulunur. Yanında da şöyle bir not vardır: “Beni soğuk öldürmedi; ben soğuğa alışkındım. Beni, bana verilen örtü ümidi öldürdü.”

Evet kırılan şey ne? Bu hususu, gönül yıkmak esasında ele almalı.

Hayal kırıklığı gönül yıkımının en yakınındadır, ve gönül yıkmak ve hayal kırıklığı, varlığın en büyük, en tehlikeli cürmüdür, bunu anlamalı.

Önce Yunus Emre’nin Sözünü hatırlatalım:

“iki cihan bedbahtı, kim gönül yıkar ise”.

Gönül insanın özüdür, hiçbir hudutla sınırlandırılamayan. Gönül insanın iyinin ve kötünün ötesindeki iyi’sidir. Gönül insanı insan eden ve bir zıttı olmayan kaynağıdır. Gönül insanın bütün ilişkilerinin merkezi mesuliyetidir ve gönül, insanın tek bir varlıkla ilişkilenirken dahi tüm varlıkla ilişik olduğu temel bağdır. Gönülü anlatmak, bitirmek mümkün değildir.

Gönülü Allah yapar, insana verir; Allahın verdiği gönülü ise beşer yıkmaya kasteder, hayal kırıklığı suretiyle.

Hayal kırıklığı gönlün yıkılmak istenmesidir.

Hayal kırıklığı, bir insanı üzmek değildir; insanın içindeki insanlık toprağına hoyratça basmaktır. Dolayısıyla “iki cihan bedbahtı, kim gönül yıkar ise” dediğimiz, basit bir ahlak dersi veren yumuşak bir nasihat yeri sanılmasın; bu sözün altındaki ahkam çok kat’i, çok büyüktür, çünkü gönül insanın Allah’a bakan penceresidir, orada dua vardır, güven vardır, haya vardır, sadakat vardır, kendisini bütünüyle kirletmemiş bir inanma kabiliyeti vardır. Gönül yıkmak ve hayal kırıklığı, bu sebeple kebair günahların tamamından büyüktür.

Kebair diye anılan büyük günahların fıkhî tasnifi ulemanın işidir; insan kendi öfkesini din hükmü diye konuşturmaz, fakat manevi yıkımın ağırlığı konuşulacaksa, gönül yıkmanın açtığı yarayı hiçbir ucuz ölçüyle hafifletmeye kimsenin hakkı yoktur.

İçki içen tevbe eder, ağzını yıkar, nefsini terbiye eder, bir daha içmemeye azmeder; zina eden pişmanlık ateşine girer, haramın kapısından çekilir, Allah’ın rahmetine sığınır, bozduğu sınırın önünde mahcup durur; mal çalan iade eder, kul hakkını öder, eksilttiğini yerine koyar. Fakat bir insanın güvenini yıkan neyi nereye koyacaktır? Hangi raftan yeni bir güven alıp yerine bırakacaktır? Hangi pazardan kırılmamış bir dua bulacaktır? Hangi özür, bir kalbin dünyaya karşı eski açıklığını geri getirecektir? Gönül yıkımında telafi diye ağzına aldığın şey senin kendi içini rahatlatma isteğin olursa; kırdığın kalbin toprağında neyin yıkıldığını bilmeyen sen, telafi kelimesini bile kirletirsin.

Gönül yıkmak ve hayal kırıklığı bir vechede de kul hakkının görünmeyen tarafıdır. Malın hakkı hesaplanır, ölçülür, ödenir; kalbin hakkı nasıl ölçülecek? Bir insanın diyelim ki üç ay uykusuz kalmasının bedeli hangi terazide tartılacak? Birinin artık gelen her söze ihtiyatla bakmasının, her yakınlığı önce tehlike gibi okumasının, dua ederken boğazına düğüm oturmasının, kendisini yeniden toparlamak için yıllarca içinden çalışmasının karşılığı hangi para, hangi özür, hangi mesaj, hangi gecikmiş pişmanlıkla verilecek? Beşer bunu düşünse, kendi nefsinin üstüne dağ gibi bir korku çökerdi. Düşünmediği için rahat dolaşıyor. Düşünmediği için kendisini hâlâ makul sanıyor. Düşünmediği için “herkes hata yapar” ların arkasına saklanıyor. Ancak mesele hiçbir şekilde onun sandığı gibi değildir.

İnsanlar çoğu zaman büyük günahları bedenle, malla, açık fiille anlar; kalbin üstünden geçen günahları ise hafife alır. Birini bekletmek küçük sanılır, belirsizlikte bırakmak küçük sanılır, umut verip çekilmek küçük sanılır, yakınlaşıp sonra soğuk bir duvar örmek küçük sanılır, söz verip o sözün ağırlığına göre yaşamamak küçük sanılır, bir insanın güvenini kendi keyfinin iklimine bağlamak küçük sanılır. Ama bunların her biri gönül yıkmanın tuğlalarıdır.

Bunların her biri, birer hayal kırıklığıdır, ve hayal kırıklığı da içine girdikçe daha derin yerlere uzanır.

Beşerî nefs anlaşılmadan hayal kırıklığı anlaşılamaz. Çünkü hayal kırıklığını doğuran şey çoğu vakit tekil bir hata değildir; hata diye görünen şeyin arkasında kurulmuş, beslenmiş, savunulmuş, yıllarca cilalanmış bir iç temel vardır, o da beşeri nefstir.

O temel kendi dar varlığını her şeyin ölçüsü yapmıştır.

Beşer, kendi dar varlığını her şeyin ölçüsü yaparak, varlıkta güveni bozar.

2. Beşer ile İnsan, ve Esasen Güveni Bozmak

Hayal kırıklığı sözcüklerinin çevresinde fazla yumuşak kelime birikmiştir; beklenti, incinme, kırgınlık, sızı, yanlış anlama, vakitsiz susuş, geç kalmış cevap, boşa çıkmış ümit diye sınırlı bir şeyi sayıp duranlar, çoğu zaman bu hadisenin içindeki asıl fırtınayı, yani insan ile beşerin karşılaşmasında patlayan o eski çatışmayı duymamak için konuşurlar, çünkü meseleyi yalın duygulara indirince kimse kendi nefsinin karşısına çıkarılmaz, kimseye “sen sana emanet edilen insanı taşıyamadın” denmez, kimseye “sana gösterilen güven senin çapından büyüktü” hükmü verilmez, herkes kendi cılız bahanesiyle hayatına devam eder; halbuki hayal kırıklığı, insanın içinde kopan bir şikâyet mırıltısı değildir, o beşerin insan karşısında foyasının meydana çıkmasıdır.

İnsan inanır, inanabilen biridir; bunu basit bir iyimserlik, acemi bir açıklık, kendini kandırmaya hazır bir gönül gevşekliği sananlar insanı hiç tanımamış olanlardır, çünkü inanmak insanda bir kuvvettir, kalbin içinden çıkan bir hüküm verme kudretidir, “ben dünyayı senin düşüklüğünden ibaret saymıyorum, ben sözün hâlâ bir namusu olduğuna, sadakatin hâlâ bir omurga istediğine, güvenin hâlâ insanın alnına yazılmış bir şeref olduğuna inanıyorum” deme kuvvetidir ve beşer bu kuvveti ve cesareti görünce naparsa yapsın ondan ürken, çünkü o güvenin içinden kendisine doğru yürüyen bir sorumluluk gören ve bu yüzden kaçmaya başlayan düşkün bir varlıktır.

Hayal kırıklığı yaygınlıkla küçük bir duygu gibi sanılır, bir beklenti boşa çıkmıştır, bir söz tutulmamıştır, bir insan umulduğu gibi davranmamıştır ve hayal kırıklığı oluşmuştur; mesele sanki bundan ibaretmiş gibi. Birinin içinden ince bir sızı geçmiş, sonra hayat kendi sesine dönmüş, herkes yoluna devam etmiş gibi. Böyle anlatıldığında hayal kırıklığı ucuzlar. İnsanın kalbinde açılan yer, gündelik kırgınlıkların sıradan rafına kaldırılır. Halbuki hakiki hayal kırıklıkları, onlar bir duygunun bozulmasıyla açıklanamaz. Orada kırılan şey beklenti değildir yalnızca. Orada insanın inanabilme kudreti, güven kurabilme istidadı, sözün ağırlığına duyduğu hürmet, kalbinin başkasına açılırken taşıdığı o sessiz vakara kastedilir, dokunulmak istenir. Hakiki hayal kırıklığı bu sebeple derin bir meseledir.

Beşer hayal kırıklığını çoğu zaman kendi hesabı tutmadığı için yaşar. Umduğu menfaat gelmemiştir, beklediği ilgi eksilmiştir, ve o bununla kırılmaya başlamıştır. Onun kırgınlığı çoğu yerde nefsinin payına düşen eksikliktir. İnsan ise başka bir yerden kırılır. O inanmıştır. İnanmak, onun için basit bir iyimserlik değildir. İçinde taşıdığı bir yürek ve hükümle alakalıdır. Bir söz duyduğunda o sözü hemen pazarlık nesnesi yapmaz insan, bir dostluk gördüğünde onu hemen menfaat terazisine koymaz. Bir kalbe yaklaştığında önce şüpheyle saldırmaz. Çünkü insanın iç dünyası, başkasını daha baştan mahkûm ederek ayakta duracak kadar dar değildir. Ama onun sakınılması gereken yönü de burdadır, insan iyi olduğu için açık kalır, açık kaldığı için yara da alır; fakat bu açıklığı zayıflık değildir. Zayıf olan saklanır, kaçınır, hesap eder, her ihtimali kendi lehine kilitlemek ister. İnsan ise kendi iç genişliğinin bedelini bilir. Güvenmenin riskini bilir, sözün bozulabileceğini bilir, yine de söze hürmet eder. Bu yüzden insanın hayal kırıklığına uğratılması, sıradan bir incinme değildir; bir incinme de değildir o; bir yüksekliğin dar bir nefs tarafından tanınmaması, hatta tanınamayarak nefs’e maruz bırakılmasıdır.

Beşer kendi kaçışını her zaman çıplak adıyla taşımaz; ona yorgunluk der, sınır der, karmaşa der, zaman der, şart der, kendini korumak der, bazen kader der, bazen olgunluk der, hatta kimi zaman dürüstlük diye süsler onu, fakat kelimenin üzerine hangi kumaşı atarsa atsın içerde duran şey aynıdır: Kendisine insan muamelesi yapılmış, fakat o bu muameleyi taşıyacak insanlığı kendi içinde kuramamıştır.

Beşer sahici güven karşısında çoğu zaman şaşırır. Çünkü güven, onun bildiği alışverişlerden değildir, güven kendisini açar, karşısındakini de açıklığa çağırır. Beşer ise açıklığı tehlike sayar. Açık olmak, kendisiyle karşılaşmak demektir. Kendi niyetinin tortusunu, kendi korkusunun biçimini, kendi sadakatsizliğinin dilini görmek demektir. O bunu istemez. Kendisine iyi demek ister, derin demek ister, mağdur demek ister, hassas demek ister; hayal kırıklığının gerçek kaynağını gizler. İnsanın ise hayal kırıklığında yalnızca bir davranışla karşılaşmaz; bir varlık düzeyiyle karşılaşır. Karşısındaki kişinin ne kadar okumuş olduğu, ne kadar incelikli konuştuğu, hangi çevrelerde dolaştığı, hangi kavramları bildiği, hangi manevi veya psikolojik dili kullandığı meseleyi kurtarmaz. Beşer, kendisini süslemeyi öğrenebilir. Kendi düşkünlüğüne zarif kıyafetler giydirebilir. Hatta çok zaman en çok bilen, en güzel konuşan, en fazla izah eden kişi kendi nefsini en iyi saklayan kişi de olabilir. İnsan bunu kesinlikle fark eder. Çünkü insan, sözün arkasında bir kalp arar, beşer ise sözün arkasına kalbini koymadığı gerçeğini saklayandır.

Ama beşer bilmez ki insanın insanlığı kolay başlamaz. İnsan, kalabalığın onayıyla insan olmaz. İnsan kendi içindeki yüksekliği, kendi özüne temas eden o sessiz bağı, kendi varlığının Allah’a dönük tarafını büsbütün satmadığı müddetçe insandır. O İnancını koruyabilmiş bir kalp taşımaktadır. Beşer ise, kendisine verilen güveni çoğu zaman bir lütuf olarak görmeden kullanabileceği bir alana dönüştürmek ister. İnsan ona kapı açar; o kapıdan içeri girmek yerine kapının kendisine ait olduğunu sanır. Ona söz verilir; o sözü hafife alır, ona dostluk gösterilir; o dostluğu kendi benliğini besleyen bir kaynak gibi tüketir. İnsanlar ona sabreder; o sabrı hakkı zanneder.

İnsanın kırılmasıyla beşerin kaybı aynı şey değildir. İnsan kırılırken derindir, hayal kırıklığı onun içinde bir murakabeye, daha keskin bir görüşe, daha ağır bir vakara dönüşebilir. Beşer ise kaybederken çoğu zaman daha da daralır. Çünkü kaybettiği şeyin adını koyamaz, bilmez bile.. Onu kendisinden daha yukarıya çağıran bir varlık uzaklaşmıştır, fakat beşer bunun değerini bilecek bir özelliğe sahip değildir. Çünkü insanın varlığı ona kendi düşkünlüğünü hatırlatıyordu. İnsan onun yanında durdukça beşer kendi iç yalanını büsbütün rahat yaşayamıyordu. İnsan giderse beşer bir müddet hafifler bile, ama sonra o hafifliğin aslında bir hiçlik hissi olduğunu da anlamaya başlar, başlayacaktır.

Sadakatin ihanete uğraması, sadakati zayıf hâle getirmez; ihaneti bütün çıplaklığıyla görünür kılar.

Bu yüzden insanın hayal kırıklığı bir son da değildir. Fakat ucuz bir başlangıç da değildir. İnsan, beşerin kendi nefsini nasıl merkez aldığını, nasıl korktuğunu, nasıl saklandığını, nasıl sevilmek isteyip sevginin gerektirdiği ağırlığı taşıyamadığını, nasıl yakınlık kurup yakınlığın hakikatinden kaçtığını görür, bilir. Bu görüş insanı hüzünlendirir; çünkü beşer yalnız kötü değildir; çoğu zaman acınacak kadar da dardır. Kendi içindeki insan imkânına ihanet ederken başkasına da ihanet ettiğini bilmez. Kendisini kurtardığını sanırken kendi etrafına daha kalın bir duvar örer. İnsan bu duvarı görür. Elini uzatmıştır, sözü yetmemiştir; kalbiyle yaklaşmıştır, karşısındaki kendi nefsinin sıkışık odasından çıkamamıştır.

Kırılan şey, insanın, karşısındaki varlıkta insanı çağıran beklentisidir. O beklenti boşa çıktığında hayal kırıklığı doğar. Fakat bu beklenti küçümsenecek bir şey değildir. İnsan, insana inanmak ister. Birinin içinde hâlâ yükselebilecek bir taraf olduğuna inanmak ister. Bir sözün boşuna söylenmediğine, bir bakışın oyun olmadığına, bir yakınlığın yalnızca geçici bir arzuya hizmet etmediğine inanmak ister. Bu inanç dünyayı yaşanabilir kılan az şeyden biridir. Beşer bu inancı harcadığında yalnız ihanet de etmez; çünkü o aslında dünyanın yaşanabilirliğine ihanet eder.

Yine de insan, bu kuraklığa teslim olduğunda kendi kaybını tamamlamış olur. İnsan kalabilmek, hayal kırıklığından sonra başlar asıl. Kolay inanırken insan olmak kolaydır. Henüz yaralanmamışken temiz kalmak kolaydır. Asıl mesele, kırıldıktan sonra neye dönüşeceğindir. Hayal kırıklığının seni hangi dine çağırdığına bakmak gerekir.

İnsan beşerin düşkünlüğünü teşhis edebilen bir varlıktır, fakat kendi varlığını beşerin düşüşüne göre ayarlamaz. Hayal kırıklığı onun içinde bir put kırar. Belki karşısındaki kişiye yüklediği fazla manayı indirir, belki kendi beklentisinin içindeki gizli arzuyu da görür. Belki güven ile teslimiyet arasındaki farkı, sevgi ile putlaştırma arasındaki ince çizgiyi, sabır ile kendini harcatma arasındaki mesafeyi daha da iyi kavrar. Hayal kırıklığı bu anlamda insanın içinde bir mahkeme kurar. Bu mahkemede yalnız beşer yargılanmaz; insanın kendi arzuları, kendi beklentileri, kendi putlaştırma eğilimleri de görünür olur. Çünkü insan da masumiyetini şeker gibi ağzında dolaştırarak kendinden kaçamaz. O da kendisine bakacaktır. Nerede fazla anlam yüklediğini, nerede bir beşerden insanlık beklerken onu kendi içinde büyüttüğünü, nerede kader diye okuduğu şeyin içine arzusunu karıştırdığını görecektir. Fakat bu bakış hakikate hürmet için yapılır. İnsan kendisini de beşeri de hakikatin huzuruna çağırır. Orada mazeretler bitirilip, kalbin neye secde ettiği ortaya çıkartılır.

Yani hayal kırıklığının kaynağını tek bir davranışta arayanlar, beşerin içindeki o eski karanlık düzeni, kendi etrafında dönen dar benliği, korkusunu hakikat gibi konuşturan o aşağı zekâyı, arzusunu kader diye pazarlayan o kendine düşkün aklı, güveni emanet bilmeyip kullanışlı bir sıcaklık sayan o gevşek ruh hâlini görmek istemeyenlerdir; çünkü bir sözün tutulmaması, bir sadakatin yarı yolda bırakılması, bir yakınlığın ansızın yabancılaşması, bir insanın yüzünü kaçırması, bir vaktin boşa çıkarılması, bir umudun üzerine kendi yorgunluğunu örtüp geçmesi, bunların hepsi yalnız dışarıya düşen izlerdir, asıl hadise beşerin içinde kurulmuş küçük tahtta, kendi benliğini bütün varlıkların merkezi zanneden o kirli hükümdarlıktadır.

Beşer kendisine dokunan her hakikati önce kendi rahatına göre tartıp sonra eğip büken bir nefs devletinde yaşar.

Beşer kendisini tanımaz, fakat kendisini anlatmayı çok sever, İyi görünmek beşerin eski sanatıdır. Kendi iç karanlığını yıkamadan yüzünü parlatır, kendi nefsini terbiye etmeden dilini süsler, kendi yalanını sökmeden hakikatten bahseder, kendi sadakatsizliğine hüküm vermeden başkalarının kalbini ölçmeye kalkar. Çok okumuş olabilir; bunun beşeri kurtardığı pek görülmemiştir. Maneviyattan dahi bahsedebilir; ama gelgelelim nefsini ilah edinmiş bir ağızdan çıkan maneviyatın uluhiyetle hiçbir ilgisi yoktur.

İnsanla karşılaşan beşer, önce insanın verdiği genişliğe hayran kalır; çünkü insanın güveni onda bulunmayan bir bereket taşır, insanın sadakati onun içindeki dağınıklığı bir süre örter, insanın duası onun karanlık odalarına kısa bir aydınlık düşürür, insanın varlığı ona kendisini olduğundan daha değerli, daha derin, daha taşıyıcı zannettirir. Sonra aynı beşer, kendisine verilen bu lütfun bedelini görür; güven sorumluluk ister, sadakat nefsin boğazına basmayı ister, yakınlık kişinin kendisini temize çıkarma alışkanlığını bırakmasını ister, sevgi insanlaşma ister. Beşer ise lütfu ister, bedelden kaçar. Sıcaklığı ister, emanetten ürker. Duayı ister, duanın çağırdığı terbiyeye yanaşmaz. İnsan ona insan muamelesi yaptığında sevinir; o muamelenin gerektirdiği insanlığı yaşaması istendiğinde ise yorulur, geri çekilir, bahane arar, kendi içindeki küçük memuru göreve çağırır ve o memur hemen dosyalar hazırlar: şartlar, zaman, yorgunluk, karmaşa, geçmiş yaralar, hassasiyetler, sınırlar, anlaşılmama… Nefsin o bürokrasisi bitmez. Ancak insan onun ne olduğunu hiçbir şey yapmasa da açığa çıkarır.

Beşerin geleceğe sığınması vardır, bugün karşısında duran hakikatin yüzüne bakacak kudreti olmadığı için yarının belirsizliğine temiz resimler asar o, bugün sadık kalamamıştır, fakat bir gün daha iyi biri olacaktır, bugün güvenilir davranmamıştır, fakat zamanla güven verecektir, bugün insanı incitmiştir, fakat sonra telafi edecektir, bugün kaçmıştır, fakat kendi kaçışını henüz kaçış diye adlandırmadığı için kendisini hâlâ yolda sayacaktır. Gelecek onun elinde rahmet ufku olmaktan çıkar, nefsin kiralık deposuna döner; bugünün suçları oraya kaldırılır, bugünün korkuları oraya saklanır, bugünün gevşekliği orada bekletilir. Beşer yarını sever, çünkü yarın henüz kendisinden hesap sormaz. Bugün ise zalim bir aynadır; gözlerin içine bakar, sözün nerede kırıldığını gösterir, hangi sadakatin kuruduğunu bildirir, hangi güvenin harcandığını sessizce önüne koyar. Beşer kendi duygusunu kanun yapar; canı sıkılmışsa çekilmeyi hak sayar, korkmuşsa kaçışı masum görür, yorulmuşsa sözün ağırlığını bir kenara bırakır, arzusu değişmişse verdiği manayı geri alma yetkisini kendinde bulur, içi daralmışsa karşısındakinin kalbini o darlığın bedelini ödemeye mecbur eder. Bu, çağın büyük hastalığıdır bu: herkes kendi duygusunu hakikat sanıyor, herkes kendi yarasını taht yapıyor, herkes kendi kırılganlığını dokunulmazlık zırhına çeviriyor, herkes kendi nefsine “sen ne hissediyorsan odur” diye vahiy indiriyor.

İnsan ise böyle yaşamaz. İnsan duygusunu dinler, fakat onu tahtına oturtmaz. Korkusunu görür, fakat ona secde etmez. Arzusunu tanır, fakat onu kader,, tabiat, böyle diyerek konuşturmaz. Buna karşın beşer kendi iç dalgalanmasını dünya düzeni zanneder hep; dalga çekilince sahilde bıraktığı enkaza “ne yapayım, böyle hissettim” der geçer.

Hayal kurmayı bilmeyen beşer, hayal kurdurmanın borcunu da bilmez. Bir insanın kalbine ihtimal bırakmak, onun vaktine, duasına, bekleyişine, iç konuşmasına, uykusuna, sabahına, gecesine dokunmaktır; insan bunu bilir, çünkü insan hayali kendi nefsinin şişmesi için değil, bir yolun açılması için kurar, bir dostluk, bir sadakat, bir yol arkadaşlığı, bir kader açıklığı, bir insanlaşma ihtimali görür. Beşer ise hayali çoğu zaman kendi geçici sıcaklığının resmi gibi taşır; o an hoşuna gider, o an kendisini derin hissettirir, o an içindeki boşluğu örter, sonra o sıcaklık çekilince hayalin arkasında durmayı gereksiz bulur. Bir kalpte pencere açar, rüzgâr girince üşüdüğünü söyler. Birine umut verir, umut kök salmaya başlayınca toprağı değiştirir. Bir söze mana yükler, mana sorumluluk isteyince anlamı küçültür. Böylece insanın kalbinden geçer ve kendisini borçsuz zanneder; bu borçsuzluk zannı, beşerin yoksulluğudur.

Beşer yanlışın eşiğinde yaşamayı sever; açıkça kötülük yapmamış olmanın sahte rahatlığıyla kendisini temize çıkarır, fakat insanın kalbi her zaman açık kötülüklerle yıkılmaz, bazen belirsizlikle yıkılır, bazen yarım bırakılmış sözle, bazen yok sayılmış emekle, bazen vakti gelince tutulmamış bir duruşla, bazen birinin yanında durması gerekirken kendi güvenliğine çekilmesiyle, bazen hakikati saklayıp yalana bulaşmadığını sanmasıyla. Beşer o ara bölgelerin adamıdır. Gitmemiştir, fakat kalmamıştır. Söz vermemiştir, fakat söz bekleten bir yakınlık kurmuştur. Yalan söylememiştir, fakat hakikatin üstünü örtmüştür. İhaneti açıkça işlememiştir, fakat sadakatin toprağını kurutmuştur. Sonra “ben ne yaptım ki?” diye sorar. O soru masum bir soru değildir; kendi suçunu küçük göstermek isteyen nefsin kapı aralığıdır o.

İnsan temelde netlik ister, çünkü insanın içindeki hüküm bulanıklıkta yaşamaz; beşer temelde sis ister, çünkü sisin içinde kendi suretini istediği gibi çizebilir. İnsan sözü duyduğunda o sözün nereye bastığını bilmek ister; beşer sözün etrafına kaçış yolları bırakır. İnsan sadakati ağır bir haslet olarak taşır; beşer sadakati duygu sürdüğü müddetçe parlayan bir süs gibi takar. İnsan birine yakın olduğunda kendi nefsinden pay çeker; beşer yakınlığı kendi benliğini ısıtan bir iklim olarak tüketir. İnsan karşılaşmaya varlığıyla gelir; beşer tertibatıyla gelir. İnsan kalbini açar; beşer savunma düzenini hazır tutar.

Beşerin asıl muhtaçlığı, insanın verdiği şeyi kendi içinden doğmuş sanmasındadır, bunu daha evvel anlattık.

İnsan ona güvenince kendisini güvenilir sanır, insan ona sabredince kendisini sabra layık sanır, insan ona dua edince kendisini duanın sebebi değil, sahibi sanır, insan onun içindeki iyi ihtimali çağırınca o ihtimali kendi mevcut hâli zanneder. Böylece beşer, insanın cömertliğinden kendisine sahte bir şahsiyet çıkarır. İnsan çekilince o şahsiyetin içi boşalır ve beşerin paniği bazen bundan doğar; kaybettiği kişi kadar, o kişinin gözünde yaşadığı yüksek sureti de kaybetmiştir. Artık kendisini eskisi gibi gören bir göz yoktur. Artık onu kendi çukurundan yukarı çağıran bir ses yoktur. Artık onun beşerliğini insan ihtimaliyle örten o geniş rahmet yoktur. Bu mahrumiyetin adı ilk anda konmaz, fakat insanın yokluğu beşerin içinde zamanla bir çöl gibi büyür, ama ne fayda.

Beşer kendisini güçlü sanırken çoğu zaman yalnız korunmuştur; korunmak için yalan söylemiştir, korunmak için susmuştur, korunmak için yarım bırakmıştır, korunmak için insanın kalbini kendi darlığının dışına itmiştir, korunmak için özürden kaçmış, korunmak için sorumluluğu şartlara dağıtmış, korunmak için “ben de kırıldım” diyerek kırdığı güvenin üstüne kendi küçük acısını sermiştir. Güç başka bir şeydir. Güç, insanın kendi nefsine karşı hüküm verebilmesidir. Güç, “ben yanıldım” diyebilmesidir. Güç, emaneti taşıyamadığı yerde eğilip o emaneti sahibine iade edecek edeptir. Güç, korktuğu halde kaçışını kutsamamaktır. Beşer bunu bilmez; onun bildiği şey kendisini korumaktır. Kendini korudukça insanlığını kaybeder.

Beşerin insan karşısında sürekli açık vermesi bundan gelir. İnsan onun kelimelerini değil, kelimelerin ardındaki aslı duyar; insan onun pişmanlığını değil, pişmanlığının ne kadar nefs koktuğunu sezer; insan onun “zorlandım” deyişinde hakikatin mi, kendini aklamanın mı konuştuğunu ayırt eder. İnsan uzun süre sabredebilir, çünkü insanın iç dünyası geniştir; fakat insanın genişliği sonsuz bir kullanım alanı da değildir.

Hayal kırıklığının kaynağı olan beşerî nefs, kendisine sunulan insanlığı tüketip sonra tükettiği şeyin büyüklüğüne şaşıran nefstir. Bu nefs, insana muhtaçtır; çünkü insan onun eksik olduğu yeri aydınlatır, onun içinde doğmamış olanı çağırır, ona sözün, sadakatin, güvenin, duanın, dostluğun ne demek olduğunu gösterir. Fakat bu muhtaçlık kabul edilmediği sürece zehir üretir. Beşer muhtaçlığını güç gibi yaşar; kendisine verilen değeri kendi hakkı zanneder, kendisine açılan kapıyı kendi mülkü sanır, kendisine edilen sabrı kendi büyüklüğünün delili sayar. Beşer, hayal kırıklığının failidir, çünkü güvenin içindeki kutsal ağırlığı taşıyamaz. İnsan, hayal kırıklığının şahididir, çünkü bu ağırlığın ne olduğunu bilir. Biri emaneti hafifletir, öteki emanetin haysiyetini korur. Biri sözü hâline teslim eder, öteki hâlini sözün terbiyesine çağırır. Biri duygusunu hüküm sayar, öteki hükmü duygunun üstünde tutar. Biri kendini anlatır, öteki kendine hükmeder. Bu ayrım açıldığında, hayal kırıklığı artık kişisel bir acı olmaktan çıkar ve insan ile beşerin iki ayrı iç nizamı bütün çıplaklığıyla görünür hale gelir.

Düşman insanı şaşırtmaz; düşman zaten kendi yerindedir, ondan gelen darbe can yaksa da insanın hiçbir duygusunu bozmaz. Dost görünenin gevşekliği başka bir şey yapar; insanın yakınlık fikrini, söz fikrini, birlikte yürüme fikrini, zor günde birbirinin haysiyetini taşıma fikrini mahkemeye çıkarır. Çünkü dostluk, birlikte gülmekten, dert anlatmaktan, aynı kelimeleri kullanmaktan, aynı manevi havayı soluyor görünmekten, aynı yerlerde oturup kalkmaktan ibaret bir sıcaklık düzeni değildir; dostluk, kişinin senin yokluğunda da senin haysiyetini koruyabilmesi, tehlike yaklaşınca seni kendi güvenliğine kurban etmemesi, hakikat pahalı hale geldiğinde kendi rahatını hemen baş köşeye almaması, senin açıldığın yeri kendi iktidarına çevirmemesi, senin güvenini kendi hayatının yakacağı yapmamasıdır. Beşer dostluğu sever, çünkü dostluk ona sıcaklık verir, ama dostluğun bedelini sevmez, çünkü o bedel nefsin boğazına basmaktadır.

Sadakat de aynı yerde gerçek yüzünü gösterir. Sadakat, insanın hoşlandığı şeye bağlı kalmasıyla ölçülemez; nefs başka yola çağırırken, korku geri çekilmeyi fısıldarken, yeni arzular eski sözü hafifletmeye çalışırken, insanın kendi haysiyetine ihanet etmemesiyle ölçülür. Bir insan birine sadık kaldığında yalnız o kişiyi korumaz, kendi içindeki insanı da korur; bir emaneti çiğnemediğinde yalnız karşısındakini incitmemiş olmaz, dünyanın içinde emanet denen şeyin hâlâ ayakta kalabileceğine dair bir şahitlik yapar. Beşer sadakati duygu sürdüğü yere kadar taşır, sonra duygunun çekilişini hüküm sanır; insan ise duygunun çekildiği yerde bile sözün, haysiyetin, Allah huzurunda verilmiş kararın ne diyeceğini dinler. Beşer sadakati yük sayar; insan sadakati ağırlık bilir ve ağırlığı taşımakta bir asalet görür.

İhanet yalnız arkadan vurmakla sınırlı sanıldığında çok sayıda beşer kendi ihanetinin yanından temiz biri gibi geçer. Oysa ihanet insanın önünde durup onu görmemektir; bazen sana emanet edilen açıklığı, kendi ruh hâlin değiştiğinde kapatılabilir bir perde saymaktır; bazen birinin seninle kurduğu anlamı, başkalarının bakışına, kendi korkuna, kendi çıkarına, kendi rahatına göre yeniden düzenlemektir; bazen yanında durman gereken yerde susmak, savunman gereken yerde kendini korumak, anlaman gereken yerde izah üretmek, eğilmen gereken yerde gururunu okşamaktır. Beşer bu ince ihanetleri günah saymaz, çünkü kendi küçük kaçışlarını büyük suçların defterine yazmaya yanaşmaz; insan ise kalbin toprağını küçük çatlakların nasıl yardığını bilir. Bir beşer seni düşmanına teslim etmeyebilir, fakat kendi korkusuna teslim edebilir; seni açıkça satmayabilir, fakat kendi konforu uğruna yalnız bırakabilir; seni inkâr etmeyebilir, fakat senin hakikatin konuşulurken dilini yutabilir. Güvenin toprağını da böyle böyle kurutur.

Güvenin kırılması insanın Allah’la kurduğu sessiz konuşmayı yoklar; çünkü insan bazı yakınlıkları yalnız beşerî bir hadise olarak yaşamaz, onları kaderin içinde açılmış bir kapı, uzun bir bekleyişin cevabı, dua ile gelen bir ferahlık, ruhun dar zamanına inmiş bir nefes gibi okuyabilir. Beşer bu yakınlığı kendi dar nefsinde harcadığında, insanın içinde yalnız karşısındakine değil, kendi okuma biçimine, kendi duasına, kendi bekleyişine, Allah’ın kendisine ne gösterdiğine dair ağır bir sorgu başlar. “Ben neyi ne sandım, hangi işarete kendi arzumu kattım, hangi kapıyı kader diye okurken nefsimin sarayını o kapının ardına kurdum, hangi duayı Allah’a değil de bir insanın dönüşüne bağladım?” diye sorar. Bu sorular insanı daha sahih bir yere çekmek için gelir. Çünkü beşerin düşkünlüğü Allah’ın hükmü değildir; fakat beşerin düşkünlüğü insanın Allah’tan ve Allah ehli olan insandan beklemesi gerekeni beşerden beklediğini açığa çıkarır.

Beşer bu derin muhasebeyi çoğu zaman anlayamaz; onun için mesele hâlâ “ne oldu ki bu kadar?” seviyesinde dolaşır, çünkü beşer kırdığı güvenin insanın varlık düzeninde nasıl bir hüküm gerektirdiğini bilmez, bir sözün bozulmasının yalnız bir planı değil, zamanın kendisini de kırdığını, geçmişi yeniden okuttuğunu, bugünü ihtiyatla doldurduğunu, geleceğin masum açıklığını geri çektiğini kavrayamaz. O bir cümleyle dönmek ister, bir açıklamayla yükü hafifletmek ister, bir pişmanlık belirtisiyle eski kapının açılmasını bekler, bir özlemle güveni dirilteceğini sanır; ama nafile. Hiçbir insan buna bir kere daha aldanmaz. Çünkü güven, duygusal kabarmayla geri gelen bir şey değildir; güven zaman ister, hâl ister, sadakatin tekrarla görünmesini ister, nefsin savunmadan vazgeçip gerçekten diz çökmesini ister.

İnsan için beşeri bilmek bir mesafedir; birinin ne yapabileceğini gördükten sonra, onu eski ihtimal üzerinden sevmek, eski açıklıkla dinlemek, eski genişlikle beklemek kolayca geri gelmez. Bu mesafe kin değildir, ceza değildir, gururun kaba duvarı değildir; bu mesafe, hakikatin koyduğu sınırdır. İnsan, gördüğünü görmemiş gibi yaparsa kendi basiretine ihanet etmiş olur.

Bir beşerin kırdığı güveni sırf kendisi pişman oldu diye eski yerine koyarsa, güvenin haysiyetini hafifletmiş olur. İnsan affedebilir, dua edebilir, içindeki zehri Allah’a bırakabilir, hatta karşısındakinin insanlaşmasını dileyebilir; fakat güveni aynı yere koymak için yalnız gözyaşına değil, değişmiş bir şahsiyete bakmalıdır.

Güvenin kırıldığı yerden sonra insan daha tok bir muhakemeyle yürür. Artık dostluğu sıcaklıkla ölçmez, sadakati sözle sınırlamaz, merhameti kendini harcatma izni saymaz, duayı bir insanın varlığına bağlamaz, kaderi kendi arzusunun lisanıyla hemen tercüme etmez. Birinin iyi gelmesi, onun iyi olduğu hükmüne yetmez. Birinin yanında huzur bulmak, onun emaneti taşıyabileceğini göstermez. Birinin derin konuşması, nefsini yenebildiği anlamına gelmez. Bir yakınlığın manevi bir tat taşıması, o yakınlığın hakikat üzere kurulduğunu ispatlamaz. İnsan bu bilgileri ucuz kitaplardan öğrenmemiştir çünkü; o güvenin kırıldığı yerde, kendi iç mahkemesinin sıcak demirinde öğrenmiştir, diğer her şeyi içinde öğrendiği, yaşamın içinde bulduğu gibi.

Beşerin bu uyanıklıktan korkması tabiidir. Çünkü insan onu dinlerken yalnız cümlesinden çok cümlenin içindeki nefse bakacaktır. Özrünü duyarken gururunun gerçekten kırılıp kırılmadığına bakacaktır. Dönüşünü değerlendirirken sadakat terbiyesine girip girmediğini tartacaktır. Mihenk, sahte madeni rahatsız edecektir.

Güven ve inanç kırıldıktan sonra insanın içinde kalan şey bir enkaz olmaz hiçbir zaman, o daha sıkı bir hüküm düzenidir. Hâlâ güvenebilir, fakat güveni kimsenin eline ucuzca bırakmaz. Hâlâ dua eder, fakat duasını bir beşerin geliş gidişlerine ipotek etmez. Hâlâ merhamet eder, fakat merhameti haysiyetin üstüne çıkarmaz. Hâlâ dostluk ister, fakat dostluğu vakit geçirmekle karıştırmaz. Hâlâ insan arar, fakat beşerin kendisini insan diye sunmasına artık sabretmez, ve zaten inanmaz.

Yani insan hâlâ sevebilir, neden sevmesin; ama seni niye sevsin?

Beşer güveni kırarak yalnız insanın kalbinde yerini kaybetmemiş, insanın nazarında bir ölçü bir nizam bir alem taşıma ihtimalini kaybetmiştir. Eskiden ihtimaldi, artık görünmüştür.

Eskiden insanlaşma çağrısı taşıyordu, artık kendi nefsinin sınırında yakalanmıştır. Eskiden sözü bekleniyordu, artık hâli tartılacaktır. Eskiden yakınlığı umut veriyordu, artık varlığı muhakeme çağırmaktadır.

3. İnsanın Sağlam Duruşu

Çölde susuzluktan bitap düşmüş bir adam, yoldan geçen bir süvariden su ister. Süvari önce geçip gider gibi olur, sonra merhameti ağır basar, geri döner, iner, adama su verir. Fakat suyu içen adam toparlanır toparlanmaz süvariyi alt eder, atına biner ve kaçmaya başlar. Süvari arkasından bağırır: “Bunu sakın kimseye anlatma!”.. Hırsız durur, dönüp sorar: “Atını çaldım; derdin bu değil de bunu kimseye anlatmamam mı?” Süvari cevap verir: “Bunu anlatırsan, bir daha çölde susuz kalan birine kimse dönüp su vermez”.

İnsan, güvenin ve inancın kırıldığı yerden sonra eski açıklığın dağınık cömertliğine geri dönmez; çünkü artık görmüştür, sözün hangi ağızda hafiflediğini, sadakatin hangi kalpte süs olarak kaldığını, dostluk diye sunulan yakınlığın hangi nefs eksikliğine dolgu olmaya yaradığını, dua ile arzu arasındaki ince yerden nasıl sahte hükümler üretildiğini, beşerin kendisine verilen insan muamelesini nasıl kendi hakkı sanıp sonra o hakkın gereğini taşımadan hayatına devam etmeye kalktığını görmüştür. Bu görüş insanı karartmaz elbet, eğer insan kendi cevherini beşerin çukuruna göre ayarlamıyorsa aksine onu keskinleştirir, toklaştırır, hüküm sahibi yapar; artık onun kalbi herkesin girip çıkacağı bir han değildir, sözü herkesin duymaya layık olduğu bir sadaka değildir, güveni her sıcak bakışa verilecek ucuz bir bahşiş değildir, duası da bir beşerin geliş gidişine bağlanacak kadar sahipsiz değildir. İnsan kendi adımlarının arkasına geçmelidir. Bir vakit güvenmişse, güvenmiş olmanın haysiyetini korur; bir vakit inanmışsa, inanmış olmanın içindeki yüksekliği aşağı düşürmez; bir vakit sabretmişse, sabrı beşerin hakkı zannetmesine izin vermez; bir vakit dua etmişse, duasını pişmanlık konusu yapmaz. Çünkü insanın yaptığı şey, kendi içindeki genişlikten doğmuştur. Beşer o genişliği taşıyamadı diye genişlik suçlu hale gelemez. İnsan bunu bilir ve bildiği için kendi geçmişini beşerin başarısızlığına teslim etmez. Niye etsin? “Niçin güvendim?” diye kendisini kemirenlerin seviyesine inmez o; daha yukarıdan bakar ve “ben güvenin değerini biliyordum, karşımdaki onun yükünü bilmiyordu” hükmünü birden verir.

İnsanın sağlamlığı, içindeki acıyı inkâr etmesinde değil elbette, mesele bu değil, insan acıya hükümdardır. Acı gelir, elbette gelir; bazı sözlerin ruhu gecenin bir yerinde gelir, bazı hatıralar eski bir türkünün içinden çıkar, bazı susuşlar insanın göğsünde yeniden duyulur, fakat insan acının kendisine din kurmasına izin vermez. İnsan kendi içine eğilir, nefsin acıyı kullanarak nasıl yeni bir put kurmak istediğini zaten bilir görür, kırılmış güvenin içinden doğan o karanlık gururu, o sürekli haklı çıkma isteğini, o başkasının düşüşünden haz alma ihtimalini yakalar ve daha doğmadan boğar. İnsan, kendisine yapılanı çoğaltmayarak üstün kalır; çünkü üstünlük, başkasını yenmekten önce kendi içindeki düşüğü hüküm altına almaktadır.

Beşer bu duruşu anlamaz, anlayamaz; çünkü onun dünyasında güç, çoğu zaman kaçabilmek, unutabilmek, hemen yenisini bulabilmek, kendi hikâyesini onarabilmek, iç mahkemesinden beraat çıkartabilmek demektir. İnsan için güç, başka bir yerde yaşar. Güç, kendi nefsinin avukatlığını yapmamaktır. Güç, “benim de arzum vardı, benim de beklentim vardı, benim de fazla mana yüklediğim yerler oldu” diyebilmektir; fakat bunu derken kendisini beşerin düşkünlüğüyle aynı kefeye koymamaktır. Güç, “ben de yanılabilirim” diyerek tevazua girmek, ama beşerin ihaneti karşısında hakikati eğmemektir. Güç, merhamet ederken haysiyeti kaybetmemektir. Güç, affederken güveni hemen geri vermemektir. Güç, birinin insanlaşmasını dileyip onun insanlaşmamış hâline kapı açmamaktır.

İnsan umudu da başka türlü taşır. Her zaman umut, belki birinin dönmesi, anlaması, sözünü yerine getirmesi, yarım bıraktığı şeyi tamamlaması, kendi nefsini aşarak insanın açtığı yere gelmesi gibi okunmuş olabilir; ama umut, insanın kendi iç nizamını korumasında yaşar. Beşer dönerse, insan onu eski sıcaklığın sarhoşluğuyla değil, hakikatin terazisiyle karşılar. Dönmezse, insan yolunu onun yokluğundan ibaret saymaz. İnsan bilir ki bir beşerin dönüşüne bağlanan umut, zamanla insanı küçültür zaten, insanın yoluna gelmez o; insan Allah’a bağlanan umut ile yürür ve yürütür. Bu yürüyüşte insanın yüzü daha berrak, sözü daha az, hükmü daha sade ama hışımlı da olur. Artık her şeyi açıklamaz. Her sızıya isim vermez. Her hatırayı yeniden anlatmaz. İçinde taşınması gerekeni taşır, bırakılması gerekeni bırakır, saklanması gerekeni saklar, söylenmesi gerekeni söyler; yani kendi gönlünün beyliğini yeniden eline alır.

Bu beyliğin dili başkadır, fakat kaba değildir; içlidir, fakat sızlanmaz; merhametlidir, fakat kendini harcatmaz, niye harcatsın. Neşet’in sazındaki o bozkır sesi gibi, hem yanık hem mağrur bir ses taşır insan; “gönül” der belki, fakat gönlünü kimsenin hoyratlığına açık bir ova gibi bırakmaz, “dost” der belki, fakat dostluğun adını ağzına alan herkesi dost bilmez, “sevda” der belki, fakat sevdayı nefsin elinde oyuncak olmaktan çıkarır, “kader” der belki, fakat kader kelimesinin arkasına saklanan beşerî gevşekliği hemen tanır. Bunlar bir veche, diğer vechede bey beydir, ve her sözü her hükmü çekindiricidir.

İnsan dediğimiz kendi acısını bile nefsin eline bırakmaz, kendi merhametini bile murakabeden geçirir, kendi gururunu bile Allah’ın huzurunda sınar. Böylece onun duruşu hem bozkırın uzun sesi gibi içli, hem velilerin nefis terbiyesi gibi yakıcı, hem put kıran bir hüküm gibi keskin hem de bel kıran bir bey gibi gümbürtülüdür.

İnsan kendine yetmeyi, kimseye ihtiyaç duymayan kuru bir taşlaşma olarak yaşamaz; kendine yetmek, onun için merkezini geri almak demektir. Bir beşerin ilgisiyle var olup onun ilgisizliğiyle yok olanlardan değildir o. Birinin dönmesiyle değer kazanan, gitmesiyle değeri eksilen, özür dilemesiyle huzur bulan, susmasıyla kendisini kaybeden bir yerde durmaz o. Kendi değerini Allah’ın bilgisinde, kendi haysiyetinde, kendi sözünün ağırlığında, kendi adımlarının arkasında durabilmesinde bulur. İnsan yine insana ihtiyaç duyar, çünkü insan kapalı bir varlık değildir; fakat ihtiyacını kulluğa, açıklığını zelilliğe, sevgisini kendini iptal etmeye dönüştürmez. Kendine yeten insan, kendisini kimseye kapatmış kişi değildir; kendi iç aslını, asılların aslı olan esasını kimseye teslim etmeyen kişidir.

Beşer için böyle bir insan kolay bir sığınak olamaz. Eskiden onun genişliğinde dinlenmiş olabilir, onun duasından nasiplenmiş olabilir, onun sabrını kendi rahatına katmış olabilir, onun güveniyle kendisini olduğundan yüksek görmüş olabilir; fakat insan kendi merkezine dönünce, beşer o eski rahat yatağını bulamaz. İnsan artık onu taşımaz; tartar. Onu teselli etmez; hakikate çağırır. Onun mazeretine yer açmaz; hâline bakar. Onun sözünü hemen içeri almaz; sözün arkasındaki nefs düzenini yoklar. Beşer bu değişimi soğukluk zanneder belki, oysa insan soğumamıştır, sadece beşerin gözünü berraklaştırmıştır. Beşer, bulanık suda rahat yüzdüğü için berraklaştıkça eli ayağına dolanır, kendi çıplaklığına girmeye tahammül edemez.

İnsan kendi kalbini yeniden kurarken, beşerin bıraktığı yıkıntıları kutsamaz. Bazıları acılarından put yapar, bazıları kırgınlığını kimlik yapar, bazıları sürekli anlatılan bir mağduriyetle kendisine yeni bir sahne kurar; insan buna tenezzül etmez. Yaşadığı şeyi bilir, adını koyar, içinden geçirir, fakat onu kendi hayatının tek merkezi haline getirmez. Çünkü insanın içinde daha büyük bir şey vardır. O büyük şey, bir beşerin sadakatsizliğinden daha geniştir. O büyük şey, Allah’a bakan yüzüdür, kendi hüküm şahsiyetidir, sözle hâl arasında birlik arayan iç disiplinidir, iyiliği ahmaklık seviyesine düşürmeyen fakat iyiliği de terk etmeyen ağır ahlakıdır. İnsan bu büyük şeyi koruduğu müddetçe, yaşadığı hayal kırıklığı onun üstünde saltanat kuramaz.

İnsan bir daha güveneceği zaman, güvenini daha soylu bir dikkatle verir. Bu dikkat korkaklık değildir. Korkak olan beşerdir; korkusunu sınır diye anlatır, kaçışını olgunluk diye süsler, kendisini koruma adına başkasının kalbini yorar. İnsan dikkatli olduğunda korkmaz; yalnız ölçer. Sözün kimden geldiğini ölçer, hâlin ne söylediğini ölçer, kişinin kendi nefsinden şüphe edip edemediğini ölçer, özür dileyebilme kudretini, sadakat taşıma terbiyesini, menfaat bozulduğunda yüzünün nasıl değiştiğini, korku yaklaşınca omurgasının ne kadar ayakta kaldığını ölçer. Bu ölçü insanın yeni haysiyetidir. Eskiden belki kalbi önden giderdi, şimdi kalp giderken hüküm de onun yanında yürür. Böyle yürüyen insan az yanılır; yanılırsa bile kendisini beşerin çukuruna teslim etmez.

Beşer insanın bu yeni hâli karşısında iki yoldan birine düşer. Ya içerlenir ve insanı ağır, soğuk, değişmiş, uzak, fazla hükümran bulur; böylece kendi nefsini yine kurtarmaya çalışır. Ya da ilk defa susar, kendi içine iner, insanın eski açıklığını neden kaybettiğini değil, kendisinin o açıklığa neden layık davranamadığını sorar. İkinci yol beşer için zordur, çünkü orada güzel cümleler yetmez, orada mağduriyet dili para etmez, orada “ben de zordaydım” demek kapı açmaz. Orada kişi kendi nefsinin boğazına basmak zorundadır. İnsan böyle bir dönüş görürse, onu da hemen alkışlamaz; çünkü insan artık pişmanlığın da sabırla sınanması gerektiğini bilir. Geri dönüş isteyen beşer, önce kendi içinde uzun bir kış geçirmelidir.

İnsan ise beşerin bu kışı geçirip geçirmeyeceğine kendi hayatını bağlamaz. Onun tok duruşu buradan gelir. Kapısı Allah’a açıktır, fakat beşerin keyfine açık değildir. Kalbi merhamete açıktır, fakat savrukluğa açık değildir. Sözü hakikate açıktır, fakat mazeret kalabalığına açık değildir. Yolu insanlaşana açıktır, fakat kendi nefsini hâlâ hükümran sanana açık değildir. Böyle duran insan, beşer için artık geri dönülmesi gereken bir ölçüdür. Beşer onu yeniden kazanmak istiyorsa, eski alışkanlıklarını, eski savunmalarını, eski kelimelerini, eski hafifliğini kapının dışında bırakmak zorundadır. İnsan kapıdaki bekçi gibi değil, kapının kendisi gibi durur; kim geçecekse hakikatle geçer.

İnsanın sağlam duruşu, hayal kırıklığını bir kader çukuruna çevirmeyişinde tamamlanır. O, başına geleni kendi hayatının tek adı yapmaz. Bir beşerin düşkünlüğünden bütün insanlığa kin çıkarmaz. Bir ihanetin içinden sadakate düşmanlık üretmez. Bir kırılmış güvenden güvenin ölümünü ilan etmez. Daha yukarıdan hüküm verir: Bazıları taşıyamaz, bazıları kaçar, bazıları sözün altında ezilir, bazıları emaneti tüketir, bazıları insan muamelesine layık değildir; fakat bunların varlığı, insan olmanın değerini düşürmez, bilakis insan olmanın ne kadar az, ne kadar güç, ne kadar seçkin bir iş olduğunu gösterir. İnsan bunu bilerek yürür. Azların yolunda yürür. Kalabalıkların tesellisine ihtiyaç duymaz.

Böylece insan, beşerin dönmek zorunda kaldığı fakat nasıl döneceğini bilmediği bir yer haline gelir. Çünkü insan artık yalnız sevilen biri değildir; bir ölçüdür, bir mihenktri. Yalnız özlenen biri değildir; kaybedilmiş haysiyetin hatırlatıcısıdır. Yalnız geçmişte kalmış bir yakınlık değildir; beşerin kendi insanlaşma borcunun canlı şahididir. Beşer bunu fark ettiğinde ya küçülüp hakikate gelir ya da kendi yalnızlığını daha süslü cümlelerle büyütür. İnsan beklemez. İnsan yürür. İçinde bozlak kadar derin bir sızı, dua kadar temiz bir yöneliş, hüküm kadar keskin bir açıklık, dağ kadar ağır bir sessizlik vardır. Onu kaybeden beşer, neyi kaybettiğini anlamasa bile, kayıp onun hayatında derin bir faaliyet olarak işlemeye devam eder.

4. Yüzleşme

İçerde Allah’ın bildiği ve kulun da artık inkâr edemeyeceği bir hüküm yürümeye başlamışsa, insan kendi kırığını avucuna alır, ona bakar, onu pazara çıkarmaz, onunla kendisine acındırmaz, onu öfkenin oyuncağı yapmaz, çünkü insanın raconu vardır, insan kendi yarasını bile edep içinde taşır, kalbinin içini herkesin gözü önünde sergileyip kendisine bir mağduriyet tahtı kurmaz, kırıldığı yerde oturup hayatı kendisine borçlu çıkarmaz, bir vakit inanmışsa o inancın haysiyetini de korur, bir vakit güvenmişse o güvenin iffetine de sahip çıkar, bir vakit sevmişse sevginin adını aşağı düşürmez; beşer ise kendi yaptığı şeyin adını koymamak için bir sürü dar sokak arar ve de buluşturur, yapılmamalıdır denen her şeyi yapabilmekttedir.

Beşer mutalaka kendini izah eder, bazen kendisini mağdur sayar, bazen “ben de zordaydım” diyerek kırdığı inancın üstüne kendi yorgunluğunu örtmeye çalışır, fakat insanın içindeki hüküm bir kere yerine oturdu mu, beşerin bütün bu küçük kaçışları, sabah rüzgârında dağılan duman gibi dağılır.

İnsan birinin dönmesine, anlamasına, özür dilemesine, nihayet kendi yaptığı şeyi fark etmesine, kırdığı güvenin önünde iki büklüm olmasına muhtaç ederek yaşatmaz kendini, çünkü böyle yaşamak kalbi beşerin eline vermektir, insan ise kalbini Allah’ın huzurundan alıp beşerin gevşek avucuna bırakacak kadar kendinden düşmez. Anlaşılmak ister, elbette ister; insan kalbi anlaşılmayı sever, sözünün yerine varmasını, acısının görülmesini, kendisine edilen haksızlığın adının doğru konulmasını ister; fakat insan bir yerden sonra şunu bilir: bazı kulaklara hakikat fazla gelir, bazı gönüller emanetten ürker, bazı nefisler özür dilerken bile kendini kurtarmanın hesabını yapar, bazıları insanın sessizliğini bile kendi lehine yorumlayacak kadar içten yoksun yaşar.

Beşer muhtaçtır; muhtaçlığını bilmediği için de daha çok muhtaçtır. Sevgiye muhtaçtır, fakat sevginin yükünü omuzlayacak omurga onda yetişmemiştir; güvene muhtaçtır, fakat güvenilir olmanın geceleri uykusunu bölecek murakabesinden kaçar; insanın duasına muhtaçtır, fakat duanın kıymetini çoğu zaman dua kesilince anlar; yakınlığa muhtaçtır, fakat yakınlığın istediği çıplaklığa, hesapsızlığa, sadakate, kendi nefsinden şüphe etmeye, “ben yanıldım” demenin yakıcı terbiyesine yanaşmaz. İnsan ona kapı açtığında beşer bunu kendi hakkı sanır, insan sabrettiğinde sabrı kendi rahatına yazar, insan güvendiğinde güveni tüketilecek bir kaynak gibi görür; kapı kapanınca da ilk şaşkınlığı, kaybettiği şeyin büyüklüğünden değil, artık eski sıcaklığın ona hizmet etmeyişinden gelir. Beşer böyle dardır; insanın verdiğini nimet diye alacak yerde kendi nefsi için tahsis edilmiş bir mal gibi kullanır.

İnsanın üstünlüğü, beşerin üstüne basmasında değil, onun seviyesine inmeye tenezzül etmeyişindedir. İnsan bağırmaz, çünkü bağırmak çoğu zaman içte eksik kalan hükmü dışarıda büyütme telaşıdır; insan kendisini ilan etmez, çünkü haysiyet ilanla çoğalmaz; insan intikam peşine düşmez, çünkü intikam beşerin dilidir ve insan o dili öğrendiği gün kendi yurdundan sürülür. İnsan yürür. Yürüyüşü bile hüküm taşır. Birinin yaptığıyla çirkinleşmeyen insan, o kişiye en açık aynayı tutmuş olur. İhanete uğrayıp ihaneti çoğaltmayan, söz kırılıp sözü değersiz saymayan, güveni harcanıp güven fikrine düşman kesilmeyen, duası sarsılıp Allah kapısından çekilmeyen insan, beşerin bütün mazeretlerini daraltır; çünkü beşer, kırdığı insanın da kendisi gibi dağılmasını, kendisi gibi küçülmesini, kendisi gibi savrulmasını ister ki yaptığı şey hayatın tabi hâli gibi görünsün.

Beşerin payına düşen mahrumiyet de buradan doğuyor.

İnsana dönmek isteyen beşer, önce kendisini geride bırakmalıdır; eski nefsiyle gelen, ancak eski yarayı yeniden yoklar. İnsan artık eski insan değildir; kırıldığı yerden geçmiştir, duasını toparlamıştır, güvenini Allah’ın huzurunda yeniden tartmıştır, sadakatin adını büyük cümlelerden alıp hâlin içine koymuştur, merhametini terbiye etmiş, haysiyetini uyandırmış, kalbine “her gelen içeri girmez” demeyi öğretmiştir. Beşer aynı yarım özürle, aynı savunma kokan cümlelerle, aynı kendini aklama telaşıyla, aynı “ben kötü biri değilim” perdesiyle gelirse, insanın kapısında eski geçişi bulamaz. Çünkü insanın raconu şudur: emanet bir kere harcandı mı, aynı ele bir daha teslim edilmez; söz bir kere hafifledi mi, aynı ağızda yeniden ağırlaşması zaman ister; güven bir kere kırıldı mı, gözyaşıyla değil, hâl ile, zaman ile, nefsin kırılmasıyla, kişinin kendi benliğinin avukatlığından vazgeçmesiyle yeniden konuşulur.

Affetmek de insanın bu tok hâlinin içindendir.

İnsan affederse, bunu kendisini yeniden harcatmak için yapmaz; affı, beşerin suçunu küçülten bir örtü değil, kendi kalbini kinle kirletmekten koruyan bir temizliktir. İnsan hükmü Allah’a bırakır, fakat olanın adını silmez; kırılan güveni güven saymaya devam eder, ihaneti ihanet olarak bilir, emaneti taşıyamayanı kendi iç mahkemesinde aklamak için hakikati eğip bükmez. Beşer çoğu zaman affı eski kapının açılması sanır; insan ise bilir ki affın yolu başka, güvenin yolu başkadır. Bir kalp affedebilir, fakat aynı yere aynı açıklıkla dönmeyebilir; dua edebilir, fakat eski bekleyişi taşımaz; hayır dileyebilir, fakat kapısını haysiyetsiz bir dönüşe açmaz. Bu inceliği kavramayan beşer, insanın affını bile kendi rahatına çevirmek ister; insanın tok bakışı orada kelimesiz bir sınırdır.

Gerçek özür, kişinin kendi iyi görünme ihtiyacını boğazlamasıyla, kendi hikâyesini kurtarma telaşını susturmasıyla, kırdığı kalbin acısını kendi mazeretlerinden önce görebilmesiyle başlar.

İnsan niyetten evvel neticeye, cümleden evvel hâle, pişmanlık iddiasından evvel nefsin gerçekten diz çöküp çökmediğine bakar. Birinin gerçekten değiştiği, artık kendisini savunmak için acele etmeyişinden, suçun etrafına sis çekmeyişinden, kendi payını eksiltmeden taşıyabilmesinden, kırdığı insanın acısını “abartı” diye küçültmeyişinden anlaşılır.

İnsan merhametini ahibine teslim eder. Merhamet onda vardır; çünkü insanın kalbi taş kesilmez. Kıran kişinin darlığını görebilir, korkusunu sezebilir, kendi nefsinin çukurunda nasıl çırpındığını anlayabilir, hatta onun için içinden bir dua geçebilir. Fakat merhamet insanın haysiyetini iptal eden bir kapıya dönüşürse zehirlenir; insan bunu öğrenmiştir. Birine acımak, ona yeniden kendisini kırma imtiyazı vermek anlamına gelmez. Birinin insanlaşmasını dilemek, onun insanlaşmamış hâline boyun eğmek anlamına gelmez. Dua etmek, eski yerini yeniden hazırlamak anlamına gelmez. İnsan merhamet ederken de ağır durur; kalbi yumuşak kalır, kapısı sahipsiz kalmaz. Sazın teline dokunur gibi kendi kalbine dokunur; kırığı bilir, fakat kırığı put yapmaz.

İnsanın kendi kalbine karşı borcu vardır. Kendi duasını beşerin yarım pişmanlığına rehine etmez. Kendi haysiyetini, başkasının iç muhasebesini tamamlayamamasına kurban vermez.

İnsanın üstünlüğü, beşerin yaptığı şeyi kendi varlığının kanunu haline getirmeyişindedir biraz da.

İnsanın kırıldı diye kırıcı olmaz. Aldatıldı diye hakikati aşağılamaz. Sadakatsizlik gördü diye sadakati gülünç saymaz. Duası sarsıldı diye dua kapısından dönmez. Bir beşer emaneti taşıyamadı diye emaneti değersiz ilan etmez. Bu büyük bir edeptir. İnsan, kendisine yapılan kötülüğü çoğaltmayarak ayakta kalır. Beşer kendi nefsini haklı çıkarmak için dünyayı küçültür; insan kendi acısına rağmen dünyada hâlâ hakikatin mümkün olduğunu savunur. Bazen bu savunmayı kimse duymaz. İnsan içinden yapar bunu. Gecenin bir vaktinde, kalbinin en tenha yerinde, “Ya Rabbi, beni onların yaptığına benzetme” der gibi yaşar. Bu dua insanın kendidir.

Son olarak, Beşer insana muhtaçtır; insan beşerin eski hâline muhtaç yaşamaz. İnsan, beşerin insanlaşmış hâline bir kapı aralayabilir; fakat ham, savruk, kendini aklayan, emaneti hafife alan, güveni tüketip sonra eski sıcaklığı isteyen beşer kapıda kalır. Beşer bunu kabul ederse, ilk defa gerçekten küçülür zillete girer ve o küçülüşten bir insan doğabilir. Kabul etmezse kendi yalnızlığını büyütür, kendi haklılık hikâyesinin içinde dolaşır durur, kalabalıkların içinde kendi iç çölünü taşır. İnsan ise haysiyetiyle yürümeye devam eder ve gider. Giderken beddua etmeye, kin taşımaya, açıklama yetiştirmeye, kendisini ispat etmeye ihtiyaç duymaz. Bazen yalnız gitmek, en açık hükümdür; bazen arkasına bakmadan yürümek, en temiz cevaptır; bazen susmak, beşerin bütün savunmalarından daha gür konuşur.

Hayal kırıklığı böyle böyle küçük bir duygu olmaktan çıkar; insan ile beşer arasındaki farkı açığa çıkaran bir imtihan hâline gelir. İnsan inanmıştır, beşer taşıyamamıştır. İnsan güvenmiştir, beşer güvenin hakkını verememiştir. İnsan hayal kurmuştur, beşer hayalin ahlâkını bilmemiştir. İnsan sabretmiştir, beşer sabrı kendi hakkı sanmıştır. İnsan kırılmıştır, fakat insanlığını korumuştur. Beşer rahatını korumuş görünebilir, fakat insanı kaybetmiştir; bu kayıp onun içinde büyük bir mahrumiyet olarak kalır. Çünkü insanı kaybetmek, yalnız bir yüzü, bir sesi, bir yakınlığı kaybetmek değildir; insanı kaybetmek, kişinin kendi içinde kendisini yukarı çağıran ihtimali kaybetmesidir.

Bundan sonra herkes kendi hükmüyle yaşar. İnsan kalbini Allah’ın huzurunda toplar; beşer kendi nefsinin karanlığından kaçmayı bırakırsa bir yol bulabilir. İnsan affederse hakikatle affeder, giderse haysiyetle gider, dönerse basiretle döner. Beşer dönecekse insanlaşarak döner; insanlaşmadan dönerse kapıda bekler, kapıda yaşar, kapıda eksilir. Çünkü o güveni bozmuştur. Bir hayal harcanmıştır. Bir insanın iç dünyasında bir çağ kapanmıştır. Böyle şeylerden sonra eski usulle yaşanmaz. İnsan kendi raconunu kurar ve vakarla yürür. Beşer kendi muhtaçlığını inkâr ettikçe yalnızlaşır. İnsan için yol bellidir: içi tok, sözü ağır, adımı net, yüzü Allah’a dönük yürümek. Beşer için bu kapı dardır:

o önce kendini yenmek, sonra insana gelmek zorundadır.

Son olarak hiçbir insanla mukayese edilmez O Bir Adam’ın, henüz Peygamberliğinden önce biriyle olan bir sözleşmesinin kıssasını analım:

Birisi Hz. Peygamber’le, peygamberlik gelmeden önce bir alışveriş yapıyor. Üzerinde kalan bir borcu/eksik ödemeyi getirmek üzere ona belli bir yerde buluşma sözü veriyor; fakat unutuyor. Üç gün sonra hatırlayıp aynı yere gittiğinde Hz. Peygamber’i orada beklerken buluyor. Ve Hz. Peygamber ona mealen şöyle diyor:

“Delikanlı, beni zahmete soktun; üç gündür burada seni bekliyorum.” (Kaynak: Sünen-i Ebu Davud, Edep.)