Bize yolu açan ve bizi yetiştiren Horasan Erenlerine ithafen

İnsanlık tarihi dikkatle incelendiğinde görülür ki bazı hadiseler yaşandıkları çağın içine sığmazlar. Onlar bir tarihin, bir devletin, bir hanedanın veya bir siyasî kavganın sınırlarını aşarak insan denen varlığın mahiyetine dair bir ölçüye dönüşürler. Kerbela hadisesi de böyledir. Kerbela, tarihi aşarak, tarihin bu an’ı için bir ilkedir, bir evveli ân’dır, canlıdır, ve yaşanmaktadır. Kerbelayı bu surette açmak gerekir.

Kerbela’yı hiçbir şekilde belli bir mezhebin çizgisine, belli bir siyasî yorumun içine veya geçmişte kalmış bir iktidar mücadelesine hapsetmek mümkün değildir. Bunların hepsi onu küçültmekten başka bir anlama gelmez. Çünkü Kerbela’nın merkezinde iktidar yoktur, mezheb yoktur, Kerbela’nın merkezinde insan vardır, insanın haysiyeti, insanın esası, adamlık vardır.

Yani Kerbela’da asıl mesele insanın hakikat karşısında ne yapacağıdır, hadisenin ateş hattı buradadır. İnsan bildiği doğrunun yanında duracak mıdır, yoksa korkularının mı yanında? Şerefini mi koruyacaktır, rahatını mı? Hakkı mı seçecektir, güvenliği mi? Kerbela tüm çağlara yöneltilmiş bu türden bir sorudur.

Bu yüzden Kerbela bitmiş bir hadise de değildir, aksine o, insan vicdanında yaşamaya devam eden bir muhakemedir.

Hz. Hüseyin’i anlamak için önce onu tarihin demin söylediğimiz türden dar koridorlarından çıkarmak gerekir. Çünkü o yalnızca bu dar anlamda bir tarih şahsiyeti değildir; bilakis o, bu türden o olayların kabına da sığmaz biridir.

Onda görülen asıl şey, insanın hakikat uğruna ne kadar ileri gidebileceğidir. Kerbela yolunda Hüseyin’in esası, bu özle başlar.

Tarihte nice hükümdarlar gelmiştir, nice komutanlar ordular yönetmiştir, nice devlet adamları büyük güçler kurmuştur; fakat bunların çoğu da kendi çağlarıyla birlikte toprağa karışmıştır, Hüseyin ise yaşamaya devam etmektedir, yaşamaktadır. Çünkü o, hakikat uğruna sonuna kadar yürümüştür ve insanlık , beşeri kuvvetleri aşan böyle şahsiyetleri hatırlar, bu türden bir şerefi hatırlar, duruşu hatırlar. Hüseyin bu itibarla da canlıdır.

Hüseyin’i anlamak, onun bu duruşunu anlamaya bağlıdır. O zaman da görülür ki, Hüseyin, çizgisi ve özü itibariyle ayakta durmaktadır, hiç düşmeden, hiç düşürülemeden. Çünkü Hüseyin’i büyük yapan bir şey vardır, ve o şey, O’nun ölüm karşısında neyi koruduğunda saklıdır.

İnsanın asıl değeri, neyi hayatından üstün tuttuğuyla ölçülür, hayatından üstün tuttuğu şeyle belirlenir.

Bazıları servetini korumak için yaşar, bazıları makamını korumak için,bazıları korkularını korumak için; Hüseyin ise hakikati korumak için yaşadı, bu yüzden Onun yürüyüşü ölümün üzerine yürüyen bir adamın yürüyüşünü de aşarak kendi iç ölçüsünü kaybetmeyi ölümden daha ağır gören bir adamın yürüyüşü oldu.

Bu yürüyüş bize özellikle bugün bir çok şey taşımaktadır. Çünkü insanların çoğu bugün hakikati sevse de hakikatin bedelini sevmezler, adaleti överler mesela ama adalet uğruna yalnız kalmaktan da korkarlar. Doğruyu savunurlar ama zarar görmek istemeden. Bu yüzden insanlık tarihi hakikati inkâr edenlerden çok, hakikati bildiği halde onun yanında duramayanlarla dolmuştur ve bu bugün alabildiğine yaygınlaşmış durumdadır.

Hüseyin’in yürüyüşünün ve Kerbela’nın asıl olayı da bununla alakalıdır, buradan okunmalıdır; çünkü Hüseyin’in karşısında duran şey, sadece silahlı insanlar değildir; Onun karşısında duran şey, insan nefsinin en eski zaaflarıdır, ve Hüseyin bunlara karşı durmuştur, hakikat uğruna.

Nedir onlar? Ne vardır insanda zaaf olarak? Hüseyinin karşısında ne vardır?

Korku vardır, menfaat vardır, rahatına düşkünlük vardır, kalabalığa sığınma arzusu vardır, kaba kuvvetten yana olma eğilimi vardır; insanın bazen kötülüğe inanmadığında bile düşündüğü halde nasıl kötülüğün hizmetkarı olduğu vardır. Çünkü hakikatin yanında durmanın maliyeti yükselmişse, tüm zaaflar içeriden dışarıya fışkıracaktır. Bu yüzden Kerbela’nın karşı cephesini anlamak için önce insanın bu tabiatını anlamak gerekir, Hüseyin’in karşısında neyin durduğunu görmek gerekir.

Orada bulunanların tamamı siyasi ve askeri çatılar çerçevesinde normalleştirilebilmektedir, fakat işin aslında vicdanını korkusundan büyük tutamayan bu insanların toplamı, tarihin en ağır utançlarından birini meydana getirmiştir. Hüseyin ise, onların karşısında dik durmuştur.

Bu nasıl oldu? Bunu nasıl görmek gerekir? Çünkü kötülük burada esasen birkaç zalimin yanındaki çok sayıda korkak insanın eseri olarak tezahür etmiştir, Kerbela’da bu açığa çıkmıştır.

Bunu görmek için, hadiseyi özetle anarak hareket etmek gerekmektedir.

Hüseyin’in Yolu

Medine’den başlayan yolculuk bir coğrafya değişikliği olmamıştır. O yol, insanın kalabalıktan yalnızlığa doğru bir yürüyüşüydü. İlk günlerde mektuplar vardı Hüseyin’e, davetler vardı, sözler vardı, vaatler vardı; fakat insanlık tarihinde sık görülen şey burada da tekrar etti, bunların hiçbirinin bir aslı olmayacaktı. Tehlike uzaktayken cesur olanların çoğu, tehlike yaklaşınca geri çekilecekti, ihanet edecekti. Söz verenlerin hiçbiri sözlerini koruyamadılar. Hüseyin’in yürüdüğü yol ilerledikçe insan kalabalığının ne kadar gevşek bir şey olduğu yine ortaya çıktı. Mektuplar sustu, sesler kesildi, dost görünenler namert çıktı.

Fakat tam da bu kertede hakikatin etrafında kalan insanların kıymeti de meydana çıktı. Çünkü hakikat yolunda sayıların bir önemi yoktur. Tarihte nice kalabalıklar vardır ki arkalarında hiçbir iz bırakmamıştır. Buna karşılık bazen birkaç insan vardır ki yüzyıllar boyunca insan vicdanını beslemeye devam ederler. Kerbela’nın küçük halkası böyle bir halkadır; sayıca küçüktür ama karakter bakımından dağlardan büyüktür.

Kerbela’nın yiğitlerini yalnızca sadık taraftarlar olarak görmemek gerekir, onlar başka bir kumaştan dokunmuş insanlardı. Çünkü sıradan insan sonuç hesaplar, kazanma ihtimalini hesaplar, gücü hesaplar, riski hesaplar; fakat bazı insanlar vardır ki duruşu önemser; işte Hüseyin’in etrafında kalanlar böyle insanlardı. Onlar askerî zafer beklemiyorlardı. Büyük bir devlet kuracaklarını düşünmüyorlardı. Sayılarla ölçülebilecek bir başarı peşinde değillerdi. Onlar doğru tarafta durmak istiyorlardı, doğru yerde. Çünkü bazı insanlar kazanmak için yaşar, bazıları ise doğru olmak için, doğru yerde durmak için. Birincilerin gücü sonuçla birlikte biter. İkincilerin hayatları ölümlerinden sonra başlar. Kerbela’nın sırrı da burada gizli. Çünkü o gün meydanda düşen insanlar yenilmiş olabilirlerdi ama asla mağlup değillerdi. Zira mağlubiyet ruhun teslim olmasıdır; onlar ruhlarını teslim etmediler.

Onları bir görmek lazım.

İlk iki halife döneminde Hz. Hüseyin’in siyasî olayların merkezinde aktif bir rol üstlenmemiştir. Hz. Osman döneminde ise ağabeyi Hz. Hasan ile birlikte Saîd b. Âs’ın Kûfe’den Horasan’a düzenlediği sefere katılmıştır. Daha sonra Hz. Osman’ın evi isyancılar tarafından kuşatıldığında Hz. Ali, Hasan ve Hüseyin’i halifeyi korumak ve evine su taşımakla görevlendirdi. Bu kayıt, Hz. Hüseyin’in erken dönemde ihtilafların içinde kör bir tarafgirlik içinde olmadığını, sorumluluk ve hürmet çizgisiyle yer aldığını açıkça göstermektedir. Hz. Ali’nin halifeliği döneminde Hz. Hüseyin Kûfe’ye gitti ve babasının yanında bulundu. Cemel, Sıffîn ve Nehrevan gibi dönemin büyük kırılmalarında Hz. Ali’nin safında yer aldı. Hz. Ali’nin şehid edilmesinden sonra ise vasiyete uyarak ağabeyi Hz. Hasan’a bağlı kaldı. Hz. Hasan’ın Muâviye ile anlaşma yapma kararına başlangıçta sıcak bakmadığı, fakat ağabeyinin kararına riayet ettiği de bilinmektedir. Bu tavrı da, onun siyasetle ilişkisinde şahsî çıkıştan çok aile, meşruiyet ve birlik çizgisini gözettiğini göstermektedir. Hz. Hasan’ın vefatından sonra da uzun süre siyasî bir harekete girişmemiştir, kaynaklarda Hz. Hüseyinin bu dönemde daha çok ibadet, zühd ve takvâ ile meşgul olduğu aktarılmaktadır. Hz. Hüseyin’in Muâviye dönemindeki tavrı ihtiyatlıdır. Hz. Hasan’ın vefatından sonra bazı Kûfeliler onu harekete geçirmek istediyse de erken kaynaklarda Muâviye’ye karşı fiilî bir girişime kalkıştığını gösteren açık bir rivayet bulunmaz. Fakat Muâviye’nin 56/676’dan itibaren oğlu Yezîd için biat istemesi, meseleyi başka bir noktaya taşıdı. Artık gündemde sadece bir yönetici değişikliği yok, hilâfetin babadan oğula geçen bir yapıya dönüşmesi gibi cebren uygulanan bir durum vardı. Bu durum, Hz. Hüseyin başta olmak üzere dönemin bazı önemli isimleri tarafından da doğal olarak hiçbir surette kabul edilmedi. Muâviye’nin ölümünden sonra Yezîd hilâfet makamına geçti ve Medine Valisi Velîd b. Utbe’den Hz. Hüseyin, Abdullah b. Zübeyr ve kendisine muhalif gördüklerinden biat almasını istedi. Hz. Hüseyin elbetteki bu gizli biatı kabul etmedi. Velîd’in huzurunda, kendi konumundaki birinin gizlice biat edemeyeceğini, böyle bir meselenin halk önünde açıkça yapılması gerektiğini söyleyerek oradan kendini çıkardı. Böylece Hz. Hüseyin’in Yezîd’e biat etmeme tavrı açık bir tarihî dönemece dönüştü. Bu gelişmenin ardından Hz. Hüseyin, 28 Receb 60 gecesi, milâdî 4 Mayıs 680’de ailesiyle birlikte Medine’den Mekke’ye hareket etti. Mekke’ye varınca Kûfe’den ardı ardına mektuplar gelmeye başladı. Kûfeliler, Yezîd yönetimini tanımadıklarını bildiriyor, Hz. Hüseyin’i Kûfe’ye davet ediyorlardı. Hz. Hüseyin bu çağrıları doğrudan kabul etmek yerine durumu yerinde incelemesi için amcasının oğlu Müslim b. Akîl’i Kûfe’ye gönderdi. Bu adım, onun gelişigüzel bir harekete kalkışmadan haber ve zemin kontrolüyle ilerleyen bir karar süreci yürüttüğünü de göstermektedir. Müslim b. Akîl, 5 Şevval 60’ta, milâdî 9 Temmuz 680’de Kûfe’ye ulaştı. İlk aşamada çok sayıda kişi Hz. Hüseyin adına biat etti. Fakat Kûfe’nin havası çabuk değişti, Yezîd yönetimi gelişmeleri haber alınca Nu‘mân b. Beşîr görevden alınarak, yerine nefsinin köpeği olmuş olan, sertliğiyle bilinen Ubeydullah b. Ziyâd getirildi. Ubeydullah’ın kavim reislerini de kullanarak uyguladığı baskısı kısa sürede sonuç vererek karaktersiz Kûfe kalabalığı dağıldı, söz verenler geri çekildi, Müslim b. Akîl yalnız bırakıldı, sonunda yakalandı ve 8 veya 9 Zilhicce 60 tarihinde öldürüldü. Bu hadise, Kerbelâ’ya giden yolun en acı işaretlerinden biridir. Hz. Hüseyin, bu gelişmelerden zamanında haberdar olamadı. Kûfe’den gelen ilk olumlu bilgiler üzerine yola çıkmaya karar vermişti. Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Ömer ve bazı yakınları onu Kûfe’ye gitmemesi konusunda görüş bildirmiş olsa da, Kûfeliler’in daha buna rağmen Hz. Hüseyin kendi bildiği bir bilgiyle 8 Zilhicce 60’ta, milâdî 9 Eylül 680’de umresini tamamladıktan sonra ailesi ve az sayıdaki bir halka insanla Kûfe yönüne hareket etti. Bu yolculuk artık sadece bir davete icabet değildi ve aynı zamanda Yezîd’e biat etmeme iradesinin açık bir devamıydı. Kafile, 2 Muharrem 61’de, milâdî 2 Ekim 680’de Kerbelâ bölgesine ulaştı. Kûfe Valisi olacak Ubeydullah b. Ziyâd’ın isteğiyle Hür b. Yezîd kumandasındaki asker bozuntuları Hz. Hüseyin’in hareketlerini izliyordu. Hz. Hüseyin ve yanındakilerin suya ve savunmaya elverişli yerlere ulaşmaktan alıkonulması için. Hz. Hüseyin bu bin kişilik grubun gelmesi üzerine Zu Huşum dağına çekildi. Hz. Hüseyin, buradayken iki vakit namaz kıldırmıştır, ve bu namazda onun imametine düşman birlikleri dahi uymuş, arkasında namaz kılmışlardır. Bunun ne demek olduğunu tefekkür etmek, her haber alanın kendisine düşer. Bu grup, Hz. Hüseyin’i Kerbela’ya kadar sürüklemiştir, Ardından yine nefsiyle imtihan içinde bırakılan Ömer b. Sa‘d b. Ebû Vakkās komutasındaki kuvvetler de Kerbela’ya gönderilmiştir. Ömer b. Sa‘d başlangıçta bu görevi istememişti, fakat baskı ve görevden alınma tehdidi karşısında o da nefsine düşeni yaptı. Hz. Hüseyin, kendisini Kûfeliler’in çağırdığını, birçok kişinin biat ettikten sonra sözünden döndüğünü ve artık geri dönmesine izin verilmesini bile istedi. Ömer b. Sa‘d, çatışmadan kaçınmak istediği için bu teklife sıcak bakarak durumu Ubeydullah b. Ziyâd’a bildirse de, fUbeydullah, Hz. Hüseyin’in doğrudan kendisine teslim olmasını veya Yezîd’e biat etmesini öneren, daha önce Hz. Ali’nin safında bulunmuş Zu’l-Cevşen denilen bir ihanet ehlinin telkiniyle Hz. Hüseyin’i tamamen irade olarak kırmak istemiş, ve hiçbir şeye izin vermeden sadece teslim olmasını dayatmıştır.
Zü’l-Cevşen denilen kişi bu emirle beraber Ömer b. Sa’d’ın yanına geldiğinde, Ömer b. Sa’d’ın, “Nasıl işi bozarsın. Bilmez misin ki Hüseyin ebediyyen teslim olmaz; O, Babasının ruhunun aynısını taşıyor” bile demiştir. Bununla birlikte Fırat nehriyle irtibat kesilmiş,Hz. Hüseyin ve yanındakiler susuz bırakımıştır. 9 Muharrem gecesi Hz. Hüseyin ve yanındakiler ibadet, dua ve istiğfarla vakit geçirdi. Ertesi gün, 10 Muharrem 61’de, milâdî 10 Ekim 680’de savaş başladı. Hz. Hüseyin’in yanında yirmi üç süvari ve kırk piyade bulunduğu aktarılır. Karşı taraf sayı ve imkân bakımından mukayese edilmez ölçüde çok daha kalabalıktı, ve olacağı gayet belliydi. Savaş başlamadan önce Hz. Hüseyin karşı tarafa hitap etmiş, geliş sebebini, ailesinin İslâm’daki yerini ve kan dökmenin vebalini dahi hatırlatmıştır. Bu konuşmadan sadece Hür b. Yezîd pişmanlık duyarak Hz. Hüseyin’in safına geçmiş, diğerleri sadece nefsilerine uymuşlardır. Bu dönüş, Kerbelâ’nın içinde bile vicdan kapısının son ana kadar açık kalabileceğini gösteren dikkat çekici bir hadisedir. Savaş kısa sürede Hz. Hüseyin ve yanındakilerin aleyhine gelişmiş, yanındakiler birer birer şehid edilmiş, son aşamada Hz. Hüseyin, susuzluk ve yorgunluğa rağmen mücadeleyi tek başına piyade olarak yiğitçe sürdürmüştü. İhanet ehli Şemir b. Zülcevşen’in emriyle Hz. Hüseyin’in üzerine topluca hücum edilene değin, Hüseyin önüne geleni telef etmiştir. Ancak bu toplu katliamın neticesinde Hz. Hüseyin’in mübarek bedeni şehit olmuştur. Onu yere düşüren ve mübarek başına hücum edenin sütü bozuğun adı, Sinân b. Enes en-Nehaî’dir. Bu büyük cürüm gözü dönmüş cahil şedit nefs sahipleri tarafından az bile görülmüş, Hz. Hüseyin’in cesedi soyulmuş, ve yanındakilerle birlikte kurta kuşa yem olsunlar denerek orta yere bırakılmıştır. Bu kadarını dahi söylemek istemezdik, ancak durumun ne olduğunu iyi görmek adına, bu kötü satırların tarihten iktibasla tekrar edilme mecburiyeti vardır. Bu azgın güruh, hasta olduğu için savaşa katılamayan Hüseyin’in oğlu Ali Zeynelâbidîn’i dahi öldürmek istemiştir. Şehidlerin cesetleri ertesi gün Benî Esed mensuplarınca defnedildi. — Onların çadırlarının üzerine çöken sessizlik, kesin surette tarihin en ağır sessizliklerinden biridir. Çünkü orada bulunan herkes yaklaşan şeyi biliyordu. Çocuklar vardı, gençler vardı, ihtiyarlar vardı, derviş tabiatlı adamlar vardı, savaş meydanında adı duyulmuş yiğitler vardı; fakat hepsinin üzerinde aynı hakikat dolaşıyordu, geri dönüş yolu kapanıyordu. İnsan karakterinin gerçek yüzü işte böyle anlarda ortaya çıkacaktı.

Rahat zamanlarda herkes cesurdur. Sofrada herkes vefalıdır. Tehlike uzaktayken herkes hakikat taraftarıdır. Fakat ölüm yaklaştığında insan kendi hakikatini öğrenir. Kerbela’nın gecesi bu yüzden büyük bir aynadır. O aynada herkes kendini gördü. Kimisi korkusunu gördü. Kimisi sadakatini, kimisi nefsini, kimisi şerefini. Ve sabah olduğunda herkes kendi gördüğü şey olarak meydana çıkmıştı.

Bu yüzden Kerbela’yı yalnız ağlayarak anlamak mümkün değildir. Elbette orada büyük bir acı vardır, hem de acıların en büyüğü; fakat Kerbela’nın özü acı değildir, Kerbela’nın özü vakardır. Kerbela’nın özü dik duruştur. Kerbela’nın özü şereftir. Çünkü insan, acının içinden çıkardığı hakikatlerin içinde insandır, adamdır. Eğer Kerbela yalnız ağlamak için hatırlansaydı çoktan tarihin sisleri içinde kaybolurdu. Onu canlı tutan şey, hâlâ insanlara bir ölçü, bir duruş vermesidir. Hâlâ insanlara aynı soruyu sormasıdır: Şeref mi, korku mu? Hakikat mi, menfaat mi? Vicdan mı, kalabalık mı? Önüne bıçak gibi çıkarsa bu yol ayrımları, senin yapacağın nedir?

Bu yüzden Kerbela’nın yolu Anadolu’ya kadar uzanmıştır. Hoca Ahmed Yesevî’nin dervişlerinde görülen ruh ile Kerbela’daki ruh arasında görünmeyen bir akrabalık bu yüzden vardır.

Hacı Bektaş-ı Velî’nin dilinde yaşayan yiğitlik ile Kerbela’daki yiğitlik arasında aynı damar vardır. Çünkü Anadolu’nun alperenleri yiğitliği yalnız savaşmak olarak anlamamışlardır. Yiğitlik onlar için hak bildiği yerde durabilmekti. Mazlumun yanında kalabilmekti. Kalabalığa rağmen doğruyu savunabilmekti. İşte bu yüzden Kerbela bir çölde kalmamıştır, bir ahlâk hâline gelmiştir, bir şahsiyet ölçüsüne dönüşmüştür. Ahilerin fütüvvetinde, gazilerin vakarında, dervişlerin sadakatinde yaşamaya devam etmiştir. Yollar, mekanlar değişmiştir ama ölçü hiç değişmemiştir; memleketler, şehirler de değişmiştir, ama o şeref değişmemiştir.

Zira zaman değişmiştir, ama hakikat karşısında insanın imtihanı hiçbir zaman değişmemiştir.

Aradan yüzyıllar geçti bu olayın üstünden, ordular dağıldı, saraylar yıkıldı, isimler nâmlar unutuldu; fakat Kerbela unutulmadı. Çünkü insanlık orada yalnızca bir ölümü hatırlamıyor, insanlık orada insan olmanın mümkün olan en yüksek biçimlerinden birini hatırlıyor. Bir avuç insanın dünyanın bütün hesaplarını karşısına alarak kendi iç nizamlarını, iç görülerini, iç hakikatlerini koruyabildiğini hatırlıyor. Bu yüzden Kerbela kesinlikle geçmişte kalmış bir olay değildir, Kerbela insan var oldukça yaşayacaktır; çünkü her insan bir gün kendi Kerbela’sıyla karşılaşacaktır.

Nedir herkesin kendi Kerbela’sı?

İnsan korkusuyla vicdanı arasında seçim yapmak zorunda kalır; menfaatiyle doğruluğu arasında seçim yapmak zorunda kalır; güvenliğiyle şerefi arasında seçim yapmak zorunda kalır; işte o anda mesele tüm zarflardan çıkar; o anda mesele Kerbela’ya yaklaşır; Kerbela insanın kendi içine taşınır.

İnsanlar çoğu zaman kötülüğü devasa bir irade gibi düşünürler. Oysa kötülük çoğu zaman küçük tavizlerin birikmesinden oluşur. Biri susar, bir başkası bekler; bir diğeri tarafsız kalır, bir başkası “şimdi sırası değil” der, bir başkası ailesini düşünür, bir başkası makamını korur, bir başkası da zarar görmek istemez; kötü olanın fırlayıp yayılması bunlarla olur.

Kerbela’nın karşısındaki kuvvetin asıl mahiyeti de budur. Çünkü orada yalnızca silahlı adamlar yoktur. Orada kendi vicdanını koruyamamış insanlar vardır. İnsanlık tarihinin en ağır hükmü de budur zaten. Çünkü insanın başına gelebilecek en büyük felaket ölmek değildir, insanın başına gelebilecek en büyük felaket hakikati gördüğü hâlde zavallıca ona sırt çevirmesidir.

Bu yüzden Kerbela’nın dili acı ve kahramanlık dili kadar bir de muhasebe dili olmalıdır.İnsan o meydana baktığında yalnızca Hüseyin’i görmeyip kendisini de görmelidir. Çünkü herkes hayatı boyunca bir şekilde o meydanın önünden geçecektir. Herkesin önüne bir gün hakikat ile menfaat birlikte gelir. Herkesin önüne bir gün şeref ile güvenlik birlikte gelir. Herkesin önüne bir gün vicdan ile kalabalık birlikte gelir. Ve insan tam o noktada ne olduğunu öğrenir. Şahsiyet dediğimiz şey de budur zaten. İnsan kendisini anlattığı hikâye değildir. İnsan kendisi hakkında taşıdığı kanaat de değildir. İnsan, bedel ortaya çıktığında verdiği karardır. Kerbela’nın hadisesi de buydu, çünkü orada insanlar konuştukları şeyleri yaşamaya mecbur kaldılar. Söyledikleri ile yaptıkları arasındaki mesafe ortadan kalktı. Ve o anda bazıları büy bazıları insanlığın yüz akı oldu, bazıları ise kendi korkularının zaaflarının tiksinç birer kölesi hâline geldi.

Hz. Hüseyin’in şahsiyetinde insanı sarsan taraflar aslında bunlardır. Çünkü onun duruşunda öfke yoktur, hırs yoktur, iktidar iştahı yoktur; O’nun duruşunda kendisini esasa koyan bir benlik yoktur; O, taşıdğı hakikat ile önündeki dünya karşısında ne yapılırı gösteren kadim bir şahsiyetin müşahhas tezahürüydü.

Tarihte birçok insan mücadele etmiştir, fakat mücadele eden herkes hakikat için mücadele etmemiştir. Bazıları kendi arzusu için mücadele etmiş, bazıları kendi öfkesi için, bazıları kendi ihtirası için.. Hüseyin’in yürüyüşünde ise bunların hiçbiri yoktur. O yüzden onun hareketi bir isyan da değildir, onun hareket bir şahitlik, bir tanıklık, bir ızhardır. Sanki bütün yol boyunca insanlığa bir şey göstermek istemektedir. Sanki mesele kazanmak değil de insanlığın önüne bir hüküm bırakmaktır.

Bazı insanlar dünyayı değiştirir, bazıları ise insanın dünya hakkındaki anlayışını değiştirir. Hüseyin ikinci türdendir. Bu yüzden etkisi savaş meydanının sınırlarını çk aşmış ve maşeri insan vicdanının içine yerleşmiştir.

İnsanlar çoğu zaman ölümden korktuklarını düşünürler, oysa çoğu zaman korktukları şey yalnızlıktır. İnsanlar kalabalığın dışına düşmekten korkarlar, herkesin başka tarafa yürüdüğü bir yerde tek başına kalmaktan. Bu yüzden birçok insan yanlış olduğunu bildiği şeylere de katılır. Çünkü yanlışla birlikte olmak, doğruyla yalnız kalmaktan daha kolay gelir. Kerbela ise tam tersini göstermektedir, çünkü Kerbela’da hakikat yalnızdır, şahsiyet yalnızdır,Kerbela’da hakikat gariptir. Kerbela’da hakikat kalabalığın tamamen dışındadır. O kalabalık ise, tepeden tırnağa yanlışın her türlüsüne batmış durumdadır.

Hüseyin’in yanındakileri burada iyi görmek gerekir, o kalabalığa karşı duran çok az sayıdaki bu insanları. Çünkü onlar, yalnızca cesur değillerdi, onlar, yalnız kalabilen insanlardı.

İnsanların çoğu cesaretin kılıçla, silahla, bir takım alet edevat ve imkanla ilgili olduğunu düşünür. Oysa cesaret herkes başka yöne giderken yerinde durabilmektir. Bütün kapılar kapanırken geri adım atmamak.. Bazen kazanamayacağını bildiği hâlde bile bile doğru tarafta kalabilmek… Kerbela’nın yiğitleri katışıksız surette böyle insanlardı.

Günümüz insanının anlamakta zorlandığı en büyük erdemlerden biri budur. Çünkü çağımız fayda üzerine kuruludur. İnsanlar birbirine ihtiyaç duydukları kadar yaklaşıyorlar, işleri bittiğinde uzaklaşıyorlar. Bugünün insanları menfaat değiştiğinde yön değiştirirler. Dostluklar, bağlılıklar ve sadakatler görünmeyen hesapların üzerine kurulmuştur. Kerbela ise bunun tam karşısında duran bir ahlâk ortaya koymaktadır, nitelikli bir hüküm, bir şahsiyet.

Oradaki insanlar kalmanın kendilerine ne kazandıracağını düşünerek kalmadılar, tam tersine ne kaybedeceklerini bilerek kaldılar.

İşte vefa budur. Gitmek için bütün sebepler ortaya çıktığında kalabilmek… korkmak için bütün sebepler ortaya çıktığında sadık kalabilmek… Ölüm yaklaşırken sözünü terk etmemek... Bu yüzden Kerbela’nın insanları yalnız cesur insanlar da değildir, onlar aynı zamanda vefanın ete kemiğe bürünmüş hâlidir.

Meydanın son saatlerine doğru ortaya çıkan feci bir manzara, insan tabiatının bütün imkânlarını aynı anda görünür hâle getirmektedir.

Bir tarafta kendi küçük canını korumak isteyen ihanet ehli, diğer tarafta şerefini korumak isteyen yiğitler. Bir tarafta dünya var, diğer tarafta hakikat; bir tarafta hesap, diğer tarafta sadakat.

İnsanlık tarihi boyunca bütün büyük mücadeleler aslında bu iki taraf arasında yaşanmıştır. İsimler değişmiştir, şehirler değişmiştir, bayraklar değişmiştir; ama mesele değişmemiştir. Çünkü insanın içindeki korku da aynıdır, insanın içindeki şeref de aynıdır. Bu yüzden Kerbela’nın sesi hâlâ duyulabilmektedir; çünkü insan hâlâ aynı imtihanın içindedir. Ve her çağ kendi Kerbela’sını üretmektedir.

İnsan her şeye alışır. Haksızlığa alışır, yalana alışır, salt gücün haklı sayılmasına alışır, mazlumun yalnız bırakılmasına alışır; bütün bunları “normal” zannetmeye bile başlar. Kerbela ise insanı bu uyuşukluktan çıkartan bir tarihi andır.

Dünyanın normal kabul ettiği şeyleri yeniden sorgulatan, yeniden yeniden önüne getiren. Zaten hakikat bir vechesinde hiçbir zaman yeni bir şey söylemez, daima unutulan şeyi hatırlatır; ve Hüseyin’in duruşu da böyle bir hatırlatmadır.

Hüseyin, elbette kadim kanun açısından insanlığa yeni bir ahlâk getirmemiştir, O, esasen insan olmanın ne demek olduğunu yeniden hatırlatmıştır.. Şerefin ne olduğunu, sadakatin ne olduğunu, hakikat uğruna bedel ödemenin ne olduğunu… Bu yüzden Kerbela asla geçmişte kalmış bir matem değildir; Kerbela insan vicdanında devam eden canlı bir sorgulamadır; ve bu sorgulama bitmediği için de Kerbela hâlâ bitmemiştir.

Kerbela’nın asli mânâsı, insanın hayat karşısındaki tavrını değiştirmesindedir.

İnsanlar çoğu zaman ölümü büyük mesele zannederler; oysa tarih dikkatle incelendiğinde görülür ki insanları küçülten şey ölüm değildir; insanları küçülten ölüm korkusudur. Ama bu hiçbir zaman değişmemiştir ki, insanlar ölerek değil, korkarak değişirler.

Korku, insanın omurgasını içeriden kemiren görünmez bir hastalık gibidir. Önce vicdanını bozar, sonra karakterini bozar, sonra ahdini, amelini, eylemini. Kerbela’nın karşısındaki büyük kalabalık aslında böyle bir kalabalıktır. Sayıları çoktur ama içlerinde büyüklük yoktur, korkudan küçülmüş, silinmiş, rezil bir sayısal yığın vardır. Silahları var, ama vakarları yoktur. kuvvetleri vardır ama haysiyetleri yoktur. Bu yüzden Kerbela’da görülen şey iki ordunun iki insan tipinin bir karşılaşmasıdır. Bir tarafta korkusuna hakk nâmına hükmeden, korkmayan, çekinmeyen insanlar, diğer tarafta kendilerine korkularının, zayıflıklarının, rezil hallerinin hükmettiği insanlar. Bir tarafta ölüm pahasına şahsiyetlerini koruyanlar vardır, diğer tarafta yaşamak uğruna kendilerini rezalet içinde kaybedenler, en çirkin işlere bulaşanlar. İşte bu yüzden Kerbela’nın dili mağduriyet dili olmamalıdır. Orada acınacak insanlar yoktur. Orada hayranlık uyandıracak insanlar vardır. Çünkü Hüseyin’in etrafındaki halka, sayılarla ölçülemeyecek kadar ağır bir şahsiyet taşımaktadır. Onların her biri kendi başına bir karakter abidesi gibiydi. Çünkü onlar yalnızca ölmeyi göze almamışlardı, onlar kendilerini aşmışlardı. İnsan için en zor şey can vermek değildir, insan için en zor şey kendi nefsini geri plana itmektir, kendi güvenliğini ikinci sıraya koymaktır, kendi korkusunu susturmaktır. Kerbela’nın yiğitleri bunu başarmış insanlardı. Onların bu büyüklüğü de savaş meydanında oluşmamıştır, onlar savaştan önceki kumaşlarından bu cesareti getirmişlerdi. Çünkü onlar önce kendi içlerinde kazandılar, meydandaki zafer ya da mağlubiyet ise bu yüzden ikinci planda kaldı.

Anadolu’nun yiğitlik anlayışını bu bağlamda iyi anlamak, ve Kerbela’nın Anadolu yiğitliğinin içerilmiş bir hadise olduğunu bu noktadan açmak gerekir. Çünkü Anadolu’da da yiğitlik hiçbir zaman yalnızca kılıç kullanmak, silah taşımak gibi bir anlama gelmemiştir; Anadoluda yiğitlik, sözünün eri olmak demekti. Mazlumun yanında durmak demekti. Güçlüye karşı hakikati söyleyebilmek demekti. Hoca Ahmed Yesevî’nin yetiştirdiği erenlerin, Hacı Bektaş-ı Velî’nin yolunda yürüyen insanların, ahilerin ve alperenlerin dilinde dolaşan fütüvvet anlayışı tam da bu yüzden Kerbela’nın ruhuna yakındır. Çünkü onların dünyasında da adamlık her şeyden önce gelirdi, ama her şeyden. Onların indinde bir insanın sözü ile özü arasındaki mesafe, insana dair olan her şey için belirleyiciydi. İşte Kerbela’nın ruhu Anadolu’ya böyle, bu mahallde birlik içinde taşınmıştır. Anadoluda Kerbela bu sebeple bir matem değildir; Anadoluda Kerbela, tam bir şahsiyet ilkesi, tam bir şahsiyet arketipidir.

Kerbela’nın bir arketip olarak, sahih surette canlı bir mahfuz hakikat olarak bu ana taşınması, sadece Anadolu’ya mahsustur.

Bu bağı, Hoca Ahmed Yesevi ve Hacı Bektaşi Veli, ve Anadolu erenlerleri rabteder, aksi halde Kerbela, psişik bir matem, bir yas olarak yüklenilir. Bu hususu açmayacağız.

Sadece şu kadarını belirtelim: Anadoluda Kerbela psişik bir yas olmamıştır, bir duruş olmuştur, bir omurga olmuştur. Bu yüzden Anadoluda Kerbela’nın en büyük mirası öfke de değildir. Elbette öfke vardır, nasıl olmasın, ama Anadoluda asıl miras öfke değildir; çünkü öfke geçicidir, üstelik kılık değiştiricidir; Anadoluda bu türden nefsin oyunları derhal altedilir, derhal nefessiz bırakılır; Anadoluda Kerbela’dan kalan asıl miras, şahsiyettir. Anadoluda o meydandan geriye kalan şey kompleks ve hedefi indi kalan bir nefret çağrısına indirgenemez, Anadoluda Kerbelanı sesi, açık seçik bir şahsiyet çağrısıdır.

Tüm öfke, tüm savaş, ancak o şahsiyet esasında sağlamdır, ancak o şahsiyet esasında nefsin karmaşasını aşarak, hakiki bir gazapa dönüşür.

Çünkü Kerbela insanlara dönüp esasen bir şeyi söylemektedir: Hayatın bir noktasında herkes yalnız kalabilir, herkes kaybedebilir, herkes terk edilebilir, herkes küçücük bir azınlık hâline gelebilir; fakat insanın asıl meselesi bunlar değildir, insanın asıl meselesi bütün bunlar olurken kendisini, şahsiyetini, adamlığını koruyup koruyamadığıdır. Andolu, Kerbela’dan bu özü almıştır, bu özü taşımaktadır; aksi hiçbir şeye izin vermeden.

Kerbela’nın derin taraflarından biri de, insanın kendisi hakkında kurduğu büyük yalanları ortaya çıkarmasıdır; bu da Anadoluda bilinir.

Çünkü insan kendisini tanıdığını zanneder, cesur olduğunu düşünür, sadık olduğunu düşünür, haksızlık karşısında susmayacağını düşünür; dostunu yarı yolda bırakmayacağına inanabilir; fakat insanın kendisi hakkında taşıdığı hiçbir kanaat, iç yolculuk, iç yaşanmışlık olmadan gerçek karakteri ile aynı şey değildir. Hele hele karakter, bir şahsiyet olacaksa, bu rahat zamanlarda ortaya çıkmaz.

Şahsiyet bollukta ortaya çıkmaz, insan kaybetmeye başladığında ortaya çıkar. Tehlike yaklaşınca, korkunun nefesi ensesine değdiğinde. Bu yüzden Kerbela o insan şahsiyetinin büyük bir teşhiridir. Orada herkes kendi hakikatini açığa vurmuştur. Kimisi yıllarca taşıdığı cesaret iddiasının ilk darbede dağıldığını görmüştür, kimisi ise, Hüseyin’in yanından ayrılmayanlar gibi, kendi içlerinde taşıdıkları büyüklüğü orada açık seçik göstermiştir.

Aynı bu sebeple Hüseyin’in karşısında duran kalabalığa da yalnız tarihî bir topluluk gibi bakmak eksik olur. Onlar insanın içindeki en eski hastalıkların görünür hâlidir.

Onlar rahatlarına esir olmuştur, ve rahatını sevdiği için kötülüğün tarafına geçmiştir. Zulüm mü var diye düşenecek bir muvazeneyi bile tutamadan, zarar görmek istemediği için zavallıca küçülüp susmuşlar, ve açık açık zulme destek olmuşlardır, ne maharet!

Bunlar hakikati inkâr ettikleri için bile değil, aralarında açıkça hakikatin Hüseyin’de olduğunu gayet bilenler vardır, ama bunlar hakikatin bedelini ödemek istemediği için Hüseyin’e karşı durmuşlardır.

İnsanlık hafızasının Kerbela’yı unutamamasının bir sebebi de budur. Çünkü insan ruhu başarıya hayran olabilir ama aslında bağlandığı şey sadece şahsiyettir. Büyük zaferler unutulabilir, büyük devletler yıkılabilir, büyük ordular tarihin tozu altında kaybolabilir; ama bir insanın hakikat karşısındaki tavrı kolay kolay unutulamaz.

Çünkü insan ruhu kendisinden daha büyük bir şey arar. Sadece güç aramaz, sadece güvenlik aramaz, sadece refah aramaz; insan ruhu, uğruna yaşayabileceği bir mânâ arar, bir damar arar. Kerbela işte bu mânânın yoğunlaştığı yerlerden biri olduğundan, ve o damarı kızarttığından ötürü, ruhun hafızası itibariyle açık bir tarihi meydandır. Kerbela o yüzden asırlar boyunca milyonlarca insanın o meydana dönüp baktığı bir hadisedir. Çünkü insanlar orada kendi hayatlarına dair bir cevap bulmuşlardır; bunu ister hemen anlasınlar, ister sonra.

Hz. Hüseyin’in büyüklüğü buradan anlaşılmalıdır. Çünkü onun yürüyüşü insanın dünya ile kurduğu ilişkiyi sorgulatan, dünya kötü olduğu için değil, iinsan onu yanlış yere koyduğu için tehlikelidir diye gösteren bir yürüyüştür.

İnsan bazen sahip olduğu şeyleri kullanmanın da ötesinde onlara bağlanır; sözgelimi malına bağlanır, makamına bağlanır, insanların, mansıp sahiplerinin övgüsüne bağlanır, güvenliğine rahatına bağlanır; sonra bu bağlılıklar görünmez birer zincirlere dönüşür ve insan özgür olduğunu zanneder ama artık değildir. Çünkü kaybetmekten korktuğu her şey onun efendisi hâline gelmiştir. Hz. Hüseyin’in yürüyüşünde bunlar aşılmıştır, ve nasıl aşıldığı bizzat meydanda gösterilmiştir.

Kerbela’nın karşısındaki büyük kalabalık da işte bu aşmayı gözleri önünde yapanın karşısında bir sınavdır, ve o sınavı en rezil şekilde kaybetmişlerdir. Çünkü kaybetmek istemedikleri şeyler, yukarıda saydığımız türden şeylerdi. Düzenlerini korumak, güvende kalmak ve diğer zincirleri için, önlerindeki açık seçik bir yürüyüşe yüz çevirmişler, ve bu yüzden vicdanlarını da susturmuşlardır. Hiçbirinde vicdan kalmamıştır.

Hüseyin, orada hakiki hürriyeti temsil eden kişidir. Çünkü gerçek hürriyet istediğini yapmak değildir, gerçek hürriyet, korkularının seni yönetememesidir.

Kerbela’nın merkezindeki adam böyle bir hürriyete sahipti. Bu yüzden çölün ortasında kuşatılmıştı ama teslim alınamıyordu, iradesine karşı konulamıyordu.

Dikkat edelim; bu yüzden Kerbela’nın bir diğer asıl mirası cesaret de değildir. Cesaret bile burada daha derindeki bir şeyin sonucudur. Kerbelanın oradaki asıl mirası haysiyettir. Çünkü haysiyet, insanın kendi gözünde ayakta kalabilmesidir, kendi aslına bakmasıdır, kendi asli yoluna.

Hüseyin ve yanındakiler kendi gözlerinde küçülmediler, tam tersine insanlığın tüm zamanları içinde insanlığın gözü önünde büyüdüler, büyüklük gösterdiler; işte bu haysiyettir.

Bu yüzden Kerbela’nın insan ruhunda bu kadar derin bir iz bırakmasının sebebi, orada yalnızca insanların öldürülmüş olması değildir; tarih ölülerle doludur, her çağ kendi savaşlarını, kendi katliamlarını, kendi facialarını üretmiştir; fakat bunların büyük kısmı zamanın içinde kaybolup gitmiştir. Kerbela’nın unutulmamasının sebebi, orada meydana gelen şeyin bir ölüm hadisesinden daha büyük olmasıdır. Çünkü orada insanın ne olabileceği bütün çıplaklığıyla görünür hâle gelmiştir. Bir tarafta insanın yükselebildiği zirve vardır, diğer tarafta düşebildiği uçurum. Bu yüzden Kerbela Hüseyin’in şahsında İnsanı anlatır. İnsan denen varlığın içinde birlikte yaşayan iki ayrı ihtimali anlatır. Çünkü insan tek bir şey değildir. İçinde hem melekleşme hem hayvanlaşma ihtimali taşır. Hem sadakat hem ihanet taşır. Hem cesaret hem korkaklık taşır. Hem vakar hem zillet taşır. Kerbela işte bu iki ihtimali aynı meydanda görünür hâle getirmiştir. Bu yüzden oraya bakan kişi tarihsel bir vakıayı aşarak, bizzat Kerbela’nın içinde bizzat kendi ihtimallerini görür.

Bunu hafıza bağlamında açmak gerekir.

İnsan hafızası her acıyı taşımaz, hafıza yalnızca hakikatle temas eden acıları taşır. Bu yüzden Kerbela için sorulması gereken asıl soru “Hüseyin’e ne oldu?” sorusu olmamalıdır. Kerbela için asıl soru, oradakilerin tamamının muhatap olduğu sorudur: İnsan nasıl olur da Hüseyin’i yalnız bırakır?

Bu soru Kerbelayı bir şekilde görebilen her çağın sorusudur, hafıza itibariyle.

İnsan hakikati tanıdığı hâlde neden geri çekilir? Neden susar? Neden kalabalığın içinde erir? Neden vicdanını savunmak yerine kendisini korumayı tercih eder? Bu sorular cevaplanmadan Kerbela anlaşılmış olmaz. Çünkü Kerbela’nın karşısındaki güç yalnızca askerî bir güç değildir. İnsan nefsinin dünyaya olan bağlılığıdır. İnsan ruhunun güvenlik arzusu, insan benliğinin rahatlık düşkünlüğüdür. Tarih boyunca hakikatin önüne çıkan en büyük engel de budur. Büyük zulümlerden önce büyük korkular, büyük ihanetlerden önce küçük tavizler, ve büyük düşkünlüklerden önce insanın kendi içinde verdiği küçük teslimiyetler… Kerbela Hüseyin’in karşısında duranlar bakımından, bütün bunların bir sonucudur.

Hüseyin’in yürüyüşüne baktığımızda son derece berrak bir insan tasavvuru görürüz. Onun tavrında insanı küçülten hiçbir şey yoktur. Kibir yoktur, hırs yoktur, kendini büyütme arzusu yoktur; insan hakikati savunduğunu zannederken aslında kendi nefsini savunur, kendi öfkesini, kendi gururunu, kendi ihtirasını. Hüseyin’in duruşunda ise böyle bir bulanıklık yoktur. Orada son derece sade bir çizgi vardır. Hak olanı savunmak, doğru bildiğini terk etmemek, iç ölçüyü, iç hükmü korumak… Bu sadelik, onun büyüklüğünün de sebebidir. Hakikat bu kadar yalındır. Fakat o yalınlığı yaşayabilmek ağır bir bedel istemektedir; ve Hüseyin’in büyüklüklerinden biri de o bedeli ödemeye razı olmasındadır.

Kerbela’da Hüseyin, bu bakımdan gerçek bir şövalyedir, gerçek bir yiğittir. Çünkü şövalyelik, yiğitlik yalnız savaşmakla değildir; o bir ahlâk biçimidir. Gücü olana eğilmeyip haklı olanın yanında durmaktır. Mazlumu korumaktır, kendisine zarar verecek olsa bile doğruyu savunmaktır. Fütüvvet ehlinin asırlar boyunca Hüseyin’i bir yiğitlik kutbu olarak görmesinin sebebi budur. Çünkü yiğitlik düşmana saldırmaktan ibaret değildir; yğitlik daima kendi korkunu yenmendir, kendi öfkene yenilmemendir, kendini yenerek ve kendinle cenk ederek hakk söz konusu olduğunda bir düşmana her halde nasıl dimdik karşı durulabileceğini inşa etmek…

Yiğitlik yalnız kalmayı göze almaktır, kaybetmeyi dahi kabul etmektir. Bütün dünya başka tarafa yürürken doğru bildiği yerde durabilmektir. Anadolu’da mürüvvetin, adamlığın derininde bu vardır. Anadoluda yiğit kendinden büyük bir ölçüye bağlı kalır. Menfaatini son söz yapmaz, bir bedel gerekiyorsa gider onu öder. Bu da bir Kerbela ruhudur. Bu yüzden Anadolu’nun erenleri, alperenleri, gazileri ve ahi teşkilatları Hüseyin’i burada, asli mahallinde bulmuşlar ve hiç terketmemişlerdir; nasıl etsinler? Niye etsinler? Aslanlar aslanlarla beraberdir.

Kerbela bugüne o yüzden çok şey söyler.

Günümüz insanı çoğu zaman nolursa olsun başarıyı kutsar, kazanmayı kutsar, gücü kutsar haldedir. İnsanlara sürekli nasıl yükseleceklerini, nasıl büyüyeceklerini, nasıl daha güçlü olacaklarını telkin etmektedir. Fakat Kerbela başka bir şey öğretmektedir. Kerbela insan nasıl kaybederek de büyür onu öğretmektedir. Bazen yenilerek galip gelmeyi, toprağa düşerek ayağa kalkmayı… Çünkü Kerbela göstermektedir ki insanın değeri elde ettiği sonuçlarla belirlenemez, insanın değeri uğruna bedel ödediği hakikatlerle belirlenir, ve yalnız bununla ölçülür. Bu yüzden Kerbela zayıf gözlerde ve bilhassa tarihçiler indinde askerî olarak bir mağlubiyet olarak görülse dahi ahlâkî olarak insanlık tarihinin gördüğü en büyük zaferlerden biridir. Aradan geçen asırlar bunun şahididir. O gün meydanda kalan bedenler bugün milyonlarca insanın vicdanında yaşamaktadır, ve nice yiğidin şiarı olmaktır.

O gün görünürde kazananlar ise kendi zaferlerinin gölgesinde kaybolup gitmiştir.

Bu meyanda Kerbela’nın büyüklüğü aslında yenilgi ile mağlubiyet arasındaki farkı göstermesindedir. Yenilgi ile mağlubiyetin arasını ayırmasıdır.

İnsanlar bu iki şeyi çoğu zaman aynı zannederler. Oysa aynı değildir. İnsan savaş kaybedebilir ama mağlup olmayabilir. Bir insanın bedeni yenilebilir ama iradesi yenilmeyebilir. Bir topluluk dağıtılabilir ama hafızası ve hafızalara nakşettiği dağıtılamayabilir. Bir hakikat susturulabilir ama ortadan kaldırılamaz kılınabilir.

Tarih boyunca nice kuvvetler kendilerini mutlak zannetmiştir. Saraylar kurmuşlar, ordular toplamışlar, şehirler fethetmişler, insanların kaderleri üzerinde hüküm sürdüklerini düşünmüşlerdir. Fakat zaman geçtikçe görülmüştür ki kaba kuvvet ile kalıcılık hiçbir şekilde aynı şey değildir. Kaba kuvvet çok büyük de olsa ömrü kısadır; hakikat ise yalnızsa da ömrü uzundur.

Kerbela’nın üzerinden geçen yüzyıllar bunun en açık şahidi. O gün çölün ortasında duran insanlar dünya hesabına göre kaybetmiş görünmektedir, sayılar onların aleyhinedir, şartlar onların aleyhinedir, sonuç da onların aleyhinedir. Fakat hafızada yaşan hakikat onların galibiyeti ve, karşısında duran zavallıların aleyhine bir mağlubiyettir, kesin surette.

Bu nedenle Kerbela’yı anlamak isteyen kişinin dikkatini kılıçlardan çok insan ruhuna çevirmesi gerekir. Asıl mesele hiçbir şekilde savaşın teknik ayrıntılarında değildir. Asıl mesele insanın hangi noktada kendi şerefinden vazgeçtiği ve hangi noktada kendi asli şerefini koruyabildiğindedir.

İnsanlığın büyük kısmı hayatını dünyayı kaybetmemek için geçirir. Fakat sonunda dünyayı da kaybeder. Çok az insan ise hakikati kaybetmemek için yaşar. Onlar bazen dünyayı kaybederler ama kendilerini kaybetmezler. İşte Kerbela’nın asırlar boyunca unutulmamasının sebebi bu olmalıdır.

Yazıyı Ali Ekber Çiçek’in sesinden, “Gönül kalk gidelim Hüseyn’e doğru” nefesiyle hitama bağladık.