Giriş
"Toksik bağımlılık" (toxic dependency) ifadesi, psikiyatri ve klinik psikoloji literatüründe üzerinde tam bir uzlaşı bulunan, sınırları kesin biçimde çizilmiş bir tanı kategorisini karşılamaz. Güncel literatürde bu alana temas eden çeşitli kavramlar bulunmaktadır: bağımlı kişilik örüntüsü, eş-bağımlılık (codependency), duygusal bağımlılık, travma bağı (trauma bond), kaygılı bağlanma, güvensiz bağlanma biçimleri ve benzeri yapılar bunlardan bazılarıdır. Ancak bu kavramların her biri farklı kuramsal geleneklerden gelir, farklı olguları açıklamaya çalışır ve birbirlerinin yerine kullanılmaları her zaman doğru değildir.
Bu nedenle elinizdeki metin, belirli bir psikiyatrik tanıyı açıklama iddiasında değildir. Konumuz ve amacımız bu bağlamlardaki çeşitli kavramların işaret ettiği ortak bir insanlık hâlini incelemektir. Çünkü klinik kategoriler her ne kadar önemli olsa da, insanın yaşadığı tecrübe çoğu zaman bu kategorilerden daha karmaşık bir yapı gösterir. İnsan yarası her zaman doğru terimle konuşmaz; her yaşantı da doğru kavramla teşhis edilemez. Buna rağmen bazı örüntüler dikkat çekici biçimde tekrar eder. Ayrılacağını söylediği hâlde aynı ilişkiye tekrar tekrar dönenler, karşılık görmediği bir sevgiyi sürekli açıklamaya çalışanlar, bir başkasının kurtuluşunu kendi vazifesi hâline getirenler, merhamet ettikçe küçülenler, sabır gösterdikçe hakikatten uzaklaşanlar, kendi ruh hâlini değil karşısındaki kişinin ruh hâlini merkeze alarak yaşayanlar... Farklı hikâyeler ve farklı kişilik yapıları içinde ortaya çıksalar da, bu örüntüler belirli bir ilişki biçimine işaret eder.
Bu metin, bu ilişki biçimini anlamaya çalışmaktadır. Burada amaç insanları etiketlemek, psikiyatrik tanılar dağıtmak veya karmaşık hayat hikâyelerini birkaç kavramla açıklamak da değildir bu yüzden. Amaç, bazı ilişkilerde sevginin nasıl bağımlılığa, merhametin nasıl kendini silmeye, bağlılığın nasıl içsel bir esarete dönüşebildiğini incelemektir.
Bağımlılık, Zehir ve Sevgi
Bağımlılığı ve sevgiyi ilk bağlam olarak görmek ve ayrıma gitmek lazımdır, zehir esasında.
Toksik bağımlılık, zehirli bir ilişkiyi ifade eder, zehirlenmiş tarafları veya bir tarafı. Bunu sevgiden ayırmak önemlidir, çünkü bu zehir, sevgi olarak, veya sevginin bir uzantısı olarak görünür ve kendini de onun yerine koyar. Toksik bağımlılığı, sevgiden ayırarak başlayalım.
Öncelikle bir ilişkide mesele çok sevmek değildir. Sevginin fazlalığı insanı tek başına hasta etmez. Sevgi, insanı genişletir; bazen ağrıtır, bazen bekletir, bazen inceltir ama insanın içindeki cevherini öldürmez. Toksik bağda ise sevginin adı kalır, hükmü, içeriği, esası değişir. Korku aşk diye dolaşır, kontrol merak diye gelir, aşağılanma kader diye örtülür, vazgeçememek sadakat yapılır, kendini silmek ise fedakarlık sanılır. Bir şekilde bir insanın kendi iç evini bütünüyle terk edip kendi iç eviyle esasen alakası olmayan bir başkasının kapısında nöbet tutması suretindeki zehirlenmiş bir ilişkiye, git gide sevgi denir. İşte toksik bağımlılığın zemini budur; burada bir “alaka” değil, “esaret” vardır ve sevgiden ayrılması güçleşmiştir. Bu nedenle toksik bağımlılık denildiğinde yalnızca iki insan arasındaki bir ilişkiden de söz etmiyoruz. Daha çok, insanın kendi iç dünyasıyla kurduğu belirli bir ilişki biçiminden ve kendini esir etmesinden söz ediyoruz. Çünkü bu tür bağlarda kişi yalnız karşısındaki insana tutunmaz; onun etrafında kurduğu anlamlara, beklentilere ve kimliklere de ve kendi içindeki şeylere de tutunur ve bunları ilişki veya sevgi sanabilir, yahut öyle gösterir.
Aslında olan ise o ilişkinin bir noktadan sonra iki kişi arasındaki alakalı bir bağ olmaktan çıkıp tamamen insanın kendi iç dengesini, değer duygusunu ve varlık hissini intikal ettirdiği bir ikame zehirli dünya olmasıdır, ve o dünyanın içinden çıkmak imkansıza yakındır.
Toksik bağımlılık, özce ifade edersek, haysiyetin rehin düşmesidir.
Haysiyet ise, insanın cevherine nisbetidir.
Buradan devam edelim.
Haysiyet ile kibiri ayırmak gerekir. İnsanın kendi varlığını, sesini, sınırını, acısını, hakkını ve iç şahidini, cevherini bütünüyle başkasının insafına ve iç çatışmalarına teslim etmemesidir haysiyet. İnsan sevdiği için yumuşayabilir, bekleyebilir, affedebilir, kendi rahatından vazgeçebilir; ama sevgi insanı kendi içinde kendine yalancı yapıyorsa, orada sevginin hükmü bozulmuştur, orada zehir vardır; ve bu zehir, haysiyetsizleştirme zehridir.
Toksik bağımlılıkta, taraflar ya da taraflardan biri, kesinlikle haysiyetsizleştirilecektir ve bunu neredeyse hiç farketmeyecek, ya da çok geç farkedecektir.
Peki insan bu bozulmayı niçin geç fark eder? Bunu anlayalım, bunu anlarken zehri de anlayacağız.
Bu zehir, ilk anda zehir gibi görünmez. İnsan ona yabancılık çekmez, aksine ona fazlasıyla tanıdık olduğu için yaklaşır.
Açalım.
Çocuklukta sevgi tutarsız yaşanmışsa, yetişkinlikte tutarsızlık bazen sevginin kendisiyle karıştırılabilir. Belirsizlik derinlik gibi, kaygı bağlılık gibi, duygusal iniş çıkışlar ise büyük bir aşkın işareti gibi algılanabilir. İnsan yalnız karşısındaki kişiyi görmez; geçmişten taşıdığı ilişki haritalarıyla da bakar. çünkü. Ve bu yüzden bazı davranışlar, olduklarından daha büyük anlamlar kazanır. Küçük işaretler büyük hükümler doğurur, sıradan mesafeler terk edilme korkusunu uyandırır, basit bir sessizlik eski yaraları yeniden konuşturur. Bunun nedeni yalnız bugünkü ilişki değildir. Geçmiş de bugünkü ilişkinin içinde yaşamaya devam etmektedir. İnsan karşısındaki kişiye bağlanmış gibi görünse de onun temsil ettiği bir ihtimale bağlanır. Çocukluğunda alamadığı bir cevabı, yetişkinlikte başka bir yüzün vereceğini umarak. Eksik kalan bir değerin, yarım kalan bir yakınlığın ya da kapanmamış bir yaranın bu kez telafi edileceğine inanarak.Böylece oradaki ilişki aslında geçmişle yapılan sessiz bir pazarlığa dönüşür. Zehrin tutması, bu geçmişli özne olmaktan ötürüdür. İnsan fark etmeden bugünkü kişiden çok, geçmişte çözülememiş bir meselenin sonucunu beklemeye başlıyor. Seçilmeyi, terk edilmemeyi, görülmeyi, değerli bulunmayı ya da sonunda huzura kavuşmayı bekliyor. Karşısındaki kişi değişse bile bekleyişin bu özü değişmez. Kapı yanlış kapıdır; ama bekleyiş eski bekleyiştir. Bütün zehrin yayılma esası buradan gelir. Unutmamalıdır, ,nsan bağlı bir varlıktır, bunu unutan yanılır. Burada zehrin yayılma esası da, bu yöndendir.
En başından itibaren bakalım: bebekken herkes birinin kollarında dünyaya alışır. Çocukken bir yüzün güvenilir olup olmadığını okuyarak büyür. Ve sonra dost, dostun omzunda teskin olur. Eşler birbirine dayanır. İnsan bazen bir sesle, bir bakışla güç bulur, birinin varlığıyla dünyada daha az savrulur. Kimseye ihtiyaç duymamak mutlak güç değildir zaten, bu yüzden bağlılığı da hastalık sayamayız, ama tüm bunlarla beraber bağlılığın karanlık bir eşiği de oluşur. Bu eşikte ayak kayarsa, her şey alaca bulaca bir kopuşa sürüklenir. İnsanın bağlı, bağlılıklı bir varlık olması, bu nedenle hassas bir meseledir. Toksik bağlılık, bu hassas yönde kök bulur.
Eğer bir insanın varlığı hayatı genişletmek yerine hayatın tek dayanağı haline geliyorsa mesela, bağ dediğimiz bir esaret düzenine yaklaşıyordur. Ve bu en başlardan başlar. Ölçü orada kaybolur. Ölçü kaybolunca da bağ tamamen zehre açılır.
Yani zehirlenmenin ilk alameti de bu sebeple ölçünün kaybolmasıdır.
Çünkü insan, kendisi dışındaki bir şeylere bağlı bir varlık olduğu kadar, kendi içine de bağlıdır, ve bu ikisinin arasında, içsel kuvvetler esasında ölçü olmak zorundadır.
Çünkü ölçü, insanın kendisiyle kendisine eklenen şey arasındaki dengenin adıdır. Hayatımıza insanlar girer, fikirler girer, sevgiler, davalar, arzular ve hedefler girer; bunların hepsi bizi etkiler, dönüştürür, zenginleştirir. Fakat sağlıklı olan, insanın kendi iç kuvvetleriyle bunları yerli yerine oturtabilmesidir. İnsan kendisine ilave olan şeyi taşıyabildiği, onunla ilişki kurabildiği ve buna rağmen kendi iç eksenini kaybetmediği sürece dengededir. İçeride kurulan bu denge dışarıya da yansır; sevgi bağımlılığa dönüşmez, sadakat teslimiyete dönüşmez, yakınlık kişinin kendi varlığını silmez. İnce bir ölçü vardır, ve bu ölçü, içsel kuvvetlerin cevheri sen isen kurulur ve devam eder; dışarıdan alınabilecek bir şey değildir. Ölçü kaybolduğunda ise insanın içine eklenen şey, onun hayatındaki bir unsur olmaktan çıkar ve bütün unsurların yerini almaya başlar. Zehirlenme de bununla başlar.
Ölçüyü kaybeden insan, başkasına anlatsa utanacağı şeyi kendi içinde normalleştirir. Mesela ilişkilerinde “aslında iyi biri”, “zor bir dönemden geçiyor”, “beni seviyor ama dili böyle”, “ben de kolay değilim”, “çocukluğu kötü”, “bu kez anladı,”, “herkesin ilişkisi biraz böyle”, diye diye ölçüsüzlüğünü itinayla ve tamamen güvenli bir hale getirerek normalleştirir. Bu cümlelerin her birinde bazen hakikat payı vardır, ama mesela birlikte çalışmaya başladıklarında bir örtü dokurlar ağırdan ağırdan. İnsan o örtünün altında kendi acısını bile seçemez, hatta hiç göremez hale bile gelir.
Bu sebeple ikinci alamet, insanın kendi canına yabancılaşmasıdır.
Tıpkı yukardaki şekilde bir diğerinin yaptıklarını normalleştirdiği gibi, kendini içinde kaldığı vahşeti de kendine normalleştirir insan. Mesela canı yanar ama “abartıyorum” der, aşağılanır ama “galiba ben çok hassasım” der, hatta aldatılır ama “ben de eksik kaldım” der ve başına gelenin altında durur. Sürekli kendini savunuyordur bir yerde, fakat hâlâ karşı tarafı anlamaya çalışmaktadır, kendisini teslim etmektedir. Ama bu anlama çabası çoktan bir kendini silme sanatına dönüşüyordur. Tüm olan şey, esasen kendi canına yabancılaşmaktır.
Sağlıklı bağda insanın acısı duyulurluğu yok olmaz. Her sınır ihanet sayılmaz. Her ihtiyaç yük yapılmaz. Her tartışma terk tehdidine dönmez. İki kişi birbirinin dünyasına yaklaşır ama birbirinin bütün varlığını yönetmeye kalkmaz. Birinin öfkesi ötekinin değerini iptal etmez. Birinin yalnızlığı ötekinin panik kuyusunu açmaz. Sağlıklı bağda iki insan vardır. Toksik bağımlılıkta ise çoğu zaman iki insan, iki can değil, işin aslında sadece iki rol vardır: bekleyen ve bekleten, kurtaran ve düşmüş olan, yalvaran ve susarak hükmeden, örten ve tekrar bozan; listeyi uzatabiliriz. Toksik ilişkinin esası, hiçbir ölçünün ve hakkın zeminen kalmamasıdır.
Toksik ilişkide roller vardır ve bu roller değişebilir. Bazen aynı insan hem mağdur hem düzenin taşıyıcısı da olabilir. Hem şikayet eder hem döngüyü koruyordur. Hem çıkmak ister hem eski kapıyı aralık bırakmaktadır. Hem karşı tarafın kötülüğünü anlatır hem onun bir cümlesiyle bütün yargısını askıya alır, mevzuyu kapatır. Bunları da açacağız.
Bu bir tutunma halidir ve bu tutunma hali çoğu zaman alışkanlık kılığına girer.
“Alıştım” der insan. Oysa alıştığı yalnız o kişi değildir; o döngünün kendidir.. Kavga, barışma, bekleme, açıklama, ağlama, özür, umut, tekrar yıkılma döngüsü. Hatta bedeni bile bu iniş çıkışın ritmini öğrenir ve gerilim yoksa eksiklik hisseder; huzur gelince garip bir boşluk hissi yaşar. Tutarlı sevgi sıkıc görünür, aralıklı şefkat derin. Zehir işlemiştir ve kalbe, bu yüzden bu ilişkideki kalp zehrin en ufak bir yokluğunu aşkın yokluğu zannedebilir hale getirilmiştir.
Burası çok mühim.
Bazı insanlar sevginin kendisine değil, sevginin peşinden koşturulmaya bağımlıdır. Yakınlığa değil de yakınlığın verilmemesine. Huzura değil, huzurun az sonra çekilip alınacağı korkusuna. Birinin yanında dinlenmeye değil, birinin yanında kendini ispat etmeye. Sevilmek onlara fazla sade gelir; seçilmek için yanmak daha tanıdıktır. Bu yüzden toksik bağımlılık açık kötülükten de daha zor çözülür bir şeydir. Mesela açık kötülük insanı birden ürkütür; ama aralıklı iyilik ise insanı daha çok bağlar. Bugün ezen el yarın saçını okşarsa, seni bağlar. Sürekli kötü olan kişiden bild çıkmak zordur; hele bazen iyi olan, sonra kaybolan, sonra pişman olan, sonra yeniden bozan kişi daha derin bir bağ kurar, daha karmaşık. Çünkü insan o küçük iyi anları bütün karanlığın teminatı korunurken ilişkinin iyiliğinin delilleri olarak saklamaya mecburen alışır, ve bunu inana inana yapar.
Bu insan karşısındakinin potansiyeline bağlanır. Olabileceği kişiye. Bir gün dönüşeceği hale. İçinde saklı olduğuna inandığı iyi insana. Bu da en ince tuzaklardan biridir, üstelik kişinin kendisinin de dahil olduğu bir tuzak. Çünkü insan mevcut hakikate değil, ihtimale sadakat göstermektedir burada. Bugünkü davranışı bırakıp yarınki bir vaade sevgi duymaktadır. Yarını hiç gelmeyen bu ilişki de bugünü yemeye başlamıştır. Çünkü insan artık sevdiği kişinin hakikatine değil, kendi kurduğu ihtimale bağlıdır. Bu ihtimal onun yarasına iyi gelir. “Demek ki boşuna beklemedim.” “Demek ki beni seviyor.” “Demek ki biraz daha sabretsem olacak.” Böyle böyle umut, hayatı açan bir nur değil, döngüyü uzatan ince bir ip olur. Bu ipi kesmek kolay değildir. Çünkü ip yalnız karşı tarafa da bağlı değildir; bu ip insanın değer duygusuna da bağlanmıştır. “O değişirse ben değerli olduğumu anlayacağım.” “O beni seçerse çocukluğumdaki bütün dışlanma bitecek.” “O özür dilerse kendime inanabileceğim.” “O beni bırakmazsa ben terk edilebilir biri olmadığımı bileceğim.”...
Toksik bağımlılık burada metafizik bir bozulmaya da yaklaşır. İnsan bir kişiye yalnız sevgi değil, varlık delili yükler bu suretle. Birinin dönmesi, Allah’ın verdiği değerin yerine geçer. Birinin seçmesi, iç şahidin, içteki cevherin hükmünü bastırır. Birinin ilgisi, insanın kendi varlığını tasdik eden mühür sanılır. Böyle olunca da ilişki artık iki kişi arasında kalmaz, insanın kalbindeki ve vücudundaki merkezlerle yer değiştirir.
Ama o merkezler kayınca da her şey kayar.
Bu merkezleri en son açıkca zikredeceğiz.
Dönelim, mesela merhamet, korkunun hizmetine girer. Sabır, zillete örtü olur. Sadakat, hakikate ihanete dönüşür. Fedakarlık, insanın kendini yok etme töreni halini alır. Aile, sevgi, vefa, kader, tahammül gibi büyük insani esasların hepsi birer sığınak yapılır. İnsan o kelimelerin arkasına saklanır, ve saklandıkça kendinden uzaklaşır.
Toksik bağlılık, bir yalan düzene kendini kandıra kandıra esir düşmektir.
İlişkinin İç Mimarı
Toksik ilişki çoğu zaman tek bir büyük olayla kurulmaz. Küçük küçük yerleşir. Bir suskunluk. Bir gecikme. Bir hesap sorma. Bir küçümseme. Bir özürsüz geçiş. Bir “çok abartıyorsun”,bir “sen de beni buna mecbur bırakıyorsun”, bir “bensiz ne yapacaksın?”, bir “sen zaten kimseyle yapamazsın”... Sonra mesela bir çiçek, bir mesaj, bir pişmanlık, bir iyi gece, bir yumuşak ses... böyle böyle yerleşir. İnsan bu küçük iniş çıkışların içinde yorulur, yordurulur. İç mimari dediğim şey bu. ilişkide kimin neyi taşıdığı, kimin neye izin verdiği, kimin neye hükmettiği, kimin hangi korkuyla sustuğu… Dışarıdan bakınca bir çift, bir aile, bir dostluk, bir yakınlık görünebilir. İçeride ise görünmez bir iş bölümü vardır. Biri kaybolur, öteki arar. Biri kırar, öteki açıklar. Biri suçlar, öteki kendini savunur. Biri dağılır, öteki toparlar. Biri yalan söyler, öteki utancı saklar. Biri düşer, öteki kendi hayatını erteler. Bu düzen yalnız taraflardan kötü olanın kötülüğüyle yürümez, ,yi kalmak isteyenin zaafıyla da yürütülür. Çünkü toksik bağımlılıkta yalnız zarar verenin dili hareketi yoktur, zarar görenin de sığınakları, zaafları vardır.
Kimi insan terk edilmekten o kadar korkar ki, terk edilmemek uğruna kendisinden vazgeçer. Kimi suçluluk duygusundan kaçmak için başkasının sorumluluğunu da omuzlarına yükler. Kimi sevilmeyi gerekli olmakla karıştırır; kimi ise gerekli olabilmek için karşısındaki insanın eksikliğine ve dağınıklığına farkında olmadan ihtiyaç duyar. Bazıları yıllardır taşıdığı kurtarıcı rolünü bırakırsa elinde ne kalacağını bilemez. Bazıları da kurtarılma arzusunun peşinden giderken kendi varlığını ikinci plana iter.
Bu ilişkilerde görünen sebep ile derindeki sebep çoğu zaman aynı değildir. İnsan kendisini ilişkide tutan şeyi sevgi, sadakat, merhamet ya da fedakârlık olarak açıklayabilir, bunların her biri belirli ölçülerde gerçek de olabilir; fakat bütün bu açıklamaların altında daha sessiz bir korku çalışmaktadır: Kişinin, o bağ çözüldüğünde kendi kimliğiyle baş başa kalmaktan çekinmesi.
Çünkü bu insanlar yalnız karşısındaki kişiye değil o ilişkinin içinde kurdukları benliğe de bağlanırlar. Kendilerini değerli, gerekli, anlamlı ya da vazgeçilmez hissettikleri yer orasıdır. Bu yüzden ayrılmak yalnız bir insandan uzaklaşmak gibi gelmez; aynı zamanda kendileri hakkında kurdukları bir hikâyeyi de kaybetmek gibi hissedilir. Ve bu insan çoğu zaman bu daha derindeki meseleyi görmek bile istemez. Bunun yerine ilişkinin etrafında dolaşan sebepleri anlatır; sevgiyi, vefayı, fedakârlığı, geçmiş yaraları, kendi acılarını ya da karşı tarafın hikâyesini konuşur. Bunların hepsi doğru olabilir. Fakat bütün bu doğrular, insanı asıl meseleye yaklaştırmıyorsa başka bir iş görmeye başlamışlardır.
Bir ilişki insanın içindeki en eski korkuları yönetiyorsa, orada sevginin adı kalır ama idare çok başka ellere geçmiştir.
Toksik ilişkinin iç mimarisinde korku vardır ve korku kadar güçlü bir diğer unsur, suçluluktur. Suçluluk bu tür ilişkilerin en güçlü sütunlardan biridir.
Çünkü bazı insanlar sevgiyi doğrudan talep etmek yerine, karşısındakini vicdanı üzerinden kendilerine bağlamaya çalışırlar. Ayrılmak isteyen kişi artık sadece gitmek isteyen biri değildir; kendisini bir başkasını yarı yolda bırakıyormuş gibi hissetmeye başlar. Karşı taraf bazen açıkça, bazen örtük şekilde, onsuz ayakta kalamayacağını sezdirir. Kimi zaman bir sitemle, kimi zaman gözyaşıyla, kimi zaman da derin bir kırgınlık havasıyla aynı mesaj verilir: "Gidersen bunun sorumlusu sen olacaksın." Bu ilişkide her şey ansızın bir vicdan mahkemesine dönüşür. Kişi gitse zalim olacakmış, kalsa kendini kaybedecekmiş gibi hisseder. Toksik bağlılığın bu güçlü sütununun üstesinden gelmek de kolay değildir. Çünkü suçluluk, haysiyeti kemiren en yumuşak zincirdir, ve toksik bağ, haysiyetin iptal edilmesi zehridir.
Bir de kontrol vardır. Fakat kontrol her zaman baskı kuran bir yüzle ortaya çıkmaz bu ilişkilerde. Çoğu zaman ilgi, merak veya yakınlık kisvesi altında kendine yer açar. İnsan, sevildiğini zannederken fark etmeden sürekli izlenen, açıklama vermesi beklenen ve hesap sorulan bir konuma sürüklenir. Başlangıçta önemsiz görünen sorular zamanla bir alışkanlığa, alışkanlık da görünmez bir denetime dönüşür. Kontrol edilen kişi artık yalnızca yaşamakla yetinmez; yaşadıklarını gerekçelendirmeye de başlar. Her adımını açıklayabilmek, her tercihinin hesabını verebilmek zorundaymış gibi hisseder. Böylece kendiliğindenlik azalır, insan kendi içinden gelen sese göre değil, karşı tarafın muhtemel tepkisine göre hareket etmeye başlar. Kontrolün en derin etkisi de budur zaten: Kişinin hayatına başkasının bakışı yerleşir ve insan fark etmeden kendi hayatının misafiri hâline gelir. Bir yerden sonra kişi denetlenmese bile kendi kendini bununla denetler.
İnsan artık yalnızca karşısındaki tarafından izlenmez; kendi hareketlerini de onun gözünden değerlendirmeye başlar. Kararlarından önce açıklamalar üretir, ihtiyaçlarından önce mazeretler düşünür. Kendisi olmanın doğal akışı bozulur. Çünkü zihninin bir köşesinde sürekli bir yargı makamı çalışmaktadır. Toksik bağın etkisi bu sebeple ilişki sona erdiğinde bile sürer. Dışarıdaki baskı yok olsa bile, içeride bir nöbetçi yerleşmiştir ve içerideki nöbetçi görevine devam eder.
İç mimarinin bir başka taşı ise aralıklı ödüldür.
Sürekli acı veren bir ilişki çoğu insanın bir noktada uzaklaşmasını sağlayabilir. Fakat kırgınlığın, ihmalin ve incinmenin arasına serpiştirilen şefkat anları bu bağın çözülmesini zorlaştırır, buna aralıklı ödül diyoruz.
İnsan, yaşadığı olumsuzlukları bırakıp arada beliren o sıcaklığı esasa almaya başlar aralıklı ödüllerle. Zamanla bütün beklentisini ve umudunu o kısa anların üzerine kurar hatta. Böylece ilişkinin genel tablosunu görmeyip nadir görülen iyi anları belirleyici hâle getirir. Kişi, uzun süren karanlığı birkaç parça aydınlığın hatırına mazur göstermeye başlar. Kendini yine bırakır.
Elbette bunların hiçbiri sevginin mantığı değildir. Çünkü sevgi güven verir; insanı sürekli beklemeye ve tahmin etmeye mahkûm etmez. Buradaki işleyiş daha çok kumarın mantığına benzer. Çünkü burada insan kaybettiklerini değil, yeniden kazanabileceğini düşündüğü şeyleri takip etmektedir. Toksik bağımlılık, bir çeşit kumar bağımlılığıdır.
Bu kumar bağımlılığında tıpkı kumar bağımlıları gibi bir ihtimale saplanır, bu bağımlılıkta insan gittikçe karşısındaki kişinin bir gün dönüşeceğine inandığı kişiye bağlanır.
Çünkü öyledir. Çünkü burada umut da vardır ve umut insanı neredeyse bir her şeye karşı ayakta tutar, zorluklara dayanmasını sağlar. Fakat yanlış ne yazık ki umut yanlış yerde tutulduğunda, insana güç vermekten çok onu bulunduğu yere bağlayan bir zincire dönüşebilir. Çünkü kişi artık yaşananlara değil, gerçekleşmesini beklediği ihtimallere yatırım yapmaktadır. Burada olan da budur.
Bu sebeple toksik ilişkide bekleyiş uzarsa ruh da daha çok esir edilir. Her hayal kırıklığı bir şey eksiltir; fakat geçmişte yaşanmış birkaç iyi an ile de insanın yerinden kalkması hep zorlaşır, umut sürüklemeye devam eder.
Burada açık konuşmak gerekir. Bazı insanlar gerçekten sevilmezler, takip edilirler. Bazı ilişkiler yaşanmaz, seyredilir. Kişi karşısındakinin ne yapacağını, ne hissedeceğini, geri dönüp dönmeyeceğini düşünürken kendi hayatından çekilmeye başlar. Dikkatinin merkezi artık kendisi değildir. Sevgi, iki insan arasındaki canlı bir bağ değildir, sadece ve sadece gerçekleşmesi umulan bir ihtimalin başında tutulan bir nöbettir. Ve bu nöbet uzadıkça insan yalnız zamanını değil kendisini de kaybetmeye başlar. Çünkü kişiliği silinir. Çünkü kişilik, yaşanarak güçlenir; bekleyerek değil.
Toksik bağın en büyük başarılarından biri insanı kendi tanıklığından şüphe ettirmesidir, bu hususa da değinelim.
İnsanın içinde kendine şahit olan bir şey vardır. Bu “iç şahittir”, ve insana şahitlik eder. Bu iç şahit susunca dışarıdaki herkes konuşsa da yetmez. İnsan kanıt ister, açıklama ister, kesinlik ister, karşı tarafın itirafını ister. toksik bağda iş şahit dahi manipüle edilir, yok edilerek susturulduğu ve yerine kanıt açıklama, kesinlik arayışlarının getirdiği gerginlikler ile kişinin suçlu çıkartılması suretiyle.
Bu yüzden kestirmeden söylemek gerekirse toksik bağımlılıkla yüzleşmek yalnız ilişkiyi anlamak değildir; kendi tanıklığını geri çağırmaktır. Onu çağıran, tüm sahneyi gözünün önünde görebilecektir.
Kavramların Sisinde Kaybolmak
Modern dil insanı bazen aydınlatıyor, bazen de sis içinde bırakıyor.
Bir insan yıllarca yaşadığı şeyi adlandıramamışsa, karşılaştığı bir kavram ona nefes aldırabilir. Yaşadıklarının yalnızca kendisine ait olmadığını, belirli bir örüntünün parçası olduğunu görmek rahatlatıcıdır. Çünkü adsız acı insanı daha da yalnızlaştırır, daha acıtır. İnsan neyle karşı karşıya olduğunu anlayamadığında, çoğu zaman kendisinden şüphe etmeye başlayıp aklını yitirebilir. Bu yüzden bir şeye isim vermek kendisine bir merhamet, bir anlayıştır aynı zamanda.
Fakat isim vermek ile görmek ve yaşamak aynı şey değildir.
Bazı insanlar yaşadıkları meseleyi anlamaya çalışırken fark etmeden onu açıklamaya da çalışırlar, bu tuzağa dikkat çekelim..
Okur, araştırır, analiz eder, kavramlar öğrenir ve bütün hikâyesini bu kavramların diliyle yeniden kurar bu insanlar. Bu çabanın kendisi yanlış değildir. Ancak kavramlar insanı değiştirmiyorsa, dönüştürmüyorsa, ve içinde olunmuyorsa, yalnızca ona yeni açıklamalar sunuyorsa, bu bilgi görünümlü şeyler bir çıkış kapısı olmaktan uzaklaşır. Kişi yaşadığı döngünün dışına çıkamaz; yalnızca o döngüyü daha iyi tarif eder hâle gelir, o kadar.
Hatta bilmek de bağımlılığa dönüşebilir. İnsan acısını anlamaktan sarhoş olur, acının içinden çıkmaya hiç yanaşamaz. Her şeyi açıklar ama hiçbir şeyi değiştirmez. Kavramları eline alır, fakat kendi rolüne dokundurmaz. Karşı tarafın patolojisini ezberler; kendine hiç bakmaz. Bağlanma stilini bilir; sınır koymaktan hâlâ kaçar. Travma bağını anlatır, en iyi o anlatır hatta, ama travmanın kaynağını hiç bozmaz.
Toksik bağımlılık içinde yaşayan birinin modern imkanlar içindeki gelişimi sadece esaretini anlamlı kılma çabası haline gelmektedir.
Oysa iç örüntü ile dış düzen birlikte görülmeli.
Bazen fail gerçekten faildir. Zarar veren davranış açıktır. Şiddet, tehdit, yalan, istismar, aşağılanma, takip, ekonomik sömürü, korkutma vardır. Fakat bazen düzen daha da karışıktır. İki taraf da yaralıdır. Biri susarak hükmeder, biri ağlayarak.. Biri kaçarak, biri yapışarak. Biri suçluluk dağıtır, biri kendini vazgeçilmez yaparak. Ne olduğunu bilmek bunların hiç birini değiştirmeye yetmez.
İnsan yaşadığı döngüyü fark ettiğinde her şeyin bir anda değişeceğini sanır. Oysa görmek ile değiştirmek arasında uzun bir mesafe vardır. Kişi neyin kendisine zarar verdiğini anlayabilir; fakat bu anlayış, onu hemen harekete geçirecek gücü vermeyebilir. Çünkü iyileşmek yalnızca acıdan kurtulmak değildir. Bazen insanı yıllardır ayakta tutan alışkanlıkların, beklentilerin ve ilişkilerin de sarsılması demektir. Bu yüzden insan bazen iyileşmeyi ister ama iyileşmenin yıkacağı eski düzeni taşımakta daha çok zorlanır. Bazen ne yapması gerektiğini bilir; fakat bildiğinin gereğini yapacak kuvveti kendinde hiçbir surette bulamaz. Bir adım atar, sonra geri çekilir, yeniden dener, yeniden düşer. Bu durum her zaman körlükten kaynaklanmıyor işte. Aksine, kimi zaman aynı yere tekrar tekrar dönerek, insanın içinde bulunduğu yapıyı daha derinden görmesine yol açar, öğrenir, ama yine de içindedir. Acı bir öğrenmedir bu. Dışarıdan bakıldığında yalnızca bir tekrar gibi görünür; fakat içeride insanın ruhunu yavaş yavaş oyan bir yüzleşme yaşanmaktadır. Ve gittikçe başlangıçta açıklama olarak kullanılan şey, zamanla kader gibi görülmeye başlanır. İnsan değişmekte zorlandığını gördükçe, bunun geçici bir güçsüzlük değil değişmez bir karakter olduğunu düşünmeye başlar. Ve böylece tüm mücadele yerini kabullenişe bırakır. "Ben böyleyim", “biz böyleyiz.”
İnsan kendisini anlamaya çalışırken geçmişine dönmek zorundadır. Çocukluk, yaşanmış kırgınlıklar, eksiklikler ve yaralar bugünkü hayatın üzerinde gerçek etkiler bırakan yürünmüş değilmiş patikalar, içinde bulunulmuş evlerdir. Bunları açmak için teknik bir çok yola başvurulabilir. Bunları görmezden gelmek insanı hakikate yaklaştırmaz. Fakat geçmişi anlamak ile bugünü ona teslim etmek de aynı şey değildir.
İnsan bazen yaşadığı güçlüğü açıklayan bir sebep bulur ve bu ilk aşamada rahatlatıcıdır. Çünkü yaşadıklarının rastgele olmadığını fark eder. Fakat açıklama zamanla sorumluluğun yerine geçmeye başladığında başka bir sorun ortaya çıkar. Kişi artık yarasını anlamayı bırakıp onun arkasına yerleşmeye başlar. Böylece geçmiş, bugünü açıklayan bir kaynak olmaktan çıkar; bugünkü tercihler için bir mazerete dönüşür. Oysa yarayı, onu tahta çıkarmadan görmek tanımak gerekir. İnsan kendi hikâyesini anlayabilir, hatta anlamalıdır. Fakat hiçbir hikâye, insanı kendi hayatı karşısında bütünüyle mazur kılmaz.
Kavramların görevi de budur zaten: İnsanı hakikate yaklaştırmak, buna aracı olmak. Ama eğer bir kavram yalnızca beni aklıyor, bütün kusuru dışarıya yüklüyor ve bana hiçbir sorumluluk göstermiyorsa, artık aydınlatıcı olmaktan çıkmıştır. O noktada kavram bir kandil değildir, insanın içinde kaybolduğu yeni bir sistir.
Sadece bilmek yetmez. Hatta bazen bilmek yükü daha da artırır. Çünkü insan artık bilmiyorum diyemez bilince. Kendi kalbinde duyduğu şeyi, yaşadığı döngüyü, kırılan haysiyetini, merhamet diye sürdürdüğü korkuyu adlandırmıştır, o kadar. Böylece mesela bundan sonra eski hiçbir şey aynı masumiyetle geri gelmez, dönmez, Dönebilir, ama artık adı da bilinir.
Fakat adı bilinen zehir gene zehirdir.
Bağlanma Hafızası
Toksik bağlılıkta geçmişin yaşatılması hususunu hafıza bağlamında görmek gerekir.
Toksik ilişki, bir bağlanma hafızasıdır, ondan.
Şimdi; insan hiçbir ilişkiye sıfırdan girmez. Geçmişte öğrendiği yakınlık biçimlerini, korkularını, beklentilerini ve korunma yollarını da beraberinde taşır. Bu yüzden bazı ilişkiler yalnız bugünün meselesi değildir; dünün izleri de onların içinde yaşamaya devam eder. Bunu sağlayan esas, geçmişin taşınması mümkün kılan hafızadır.
Daha önce güvenli bir yakınlık tecrübe etmiş biri için ilişki, bütün varlığını tehdit eden bir alan hâline gelmez. Tartışmalar yaşanabilir, mesafeler oluşabilir, kırgınlıklar ortaya çıkabilir; fakat bunlar ilişkinin bütünüyle yok olduğu anlamına gelmez. Çünkü kişinin içinde, yakınlığın hem mümkün hem de güvenli olabileceğine dair sessiz bir bilgi vardır. Sevgi istedikleri şeydir; fakat aynı zamanda korktukları şey de odur. Çünkü taşıdıkları şey hiçbir zaman sevgi olmamıştır. Bu nedenle ilişki, iki insanın birbirini tanıma sürecinden çok, eski savunmaların harekete geçtiği bir alana dönüşür. Taraflardan biri ya da her ikisi terk edilmekten korktuğu için yapışır, bazen incinmemek için uzaklaşır. Kimi zaman da bu iki eğilim aynı kişide bir arada yaşar. Aynı kişi yaklaşır, ürker, geri çekilir; yalnız kaldığında yeniden yaklaşmak ister.
Böyle anlarda ilişki, bugünkü iki yetişkin arasında yaşanıyormuş gibi görünse de görünmeyen bir yerde geçmiş de konuşmaktadır. Bir bakış, bir sessizlik, bir gecikme ya da bir mesafe, olduğundan çok daha büyük anlamlar kazanır. Çünkü kişi yalnız bugünü yaşamaz; bugünün içinde en eski deneyimlerinin yankılarını da duyar.
Toksik bağımlılığın kökü çoğu zaman buralarda derinleşmektedir. Taraflar hep karşısındakinin temsil ettiği bir ihtimale bağlanır. Sanki bu ilişki başarıya ulaşırsa geçmişte eksik kalan bir şey tamamlanacakmış gibi hisseder. Eski bir değersizlik duygusu onarılacak, yarım kalmış bir ihtiyaç karşılanacak ya da yıllardır taşınan bir eksiklik giderilecektir. Bu ilişki esasen insanın geçmişiyle yaptığı sessiz bir pazarlıktır.
Bu pazarlığın dayanağı, bağlı hafızadır, ve hafızanın bağıdır. Bu hususu daha sonra müstakil surette açacağız.
Başkasının Düşüşünde Kendine Vazife Bulmak
Eş-bağımlılıkla ilgili bu önemli hususu da bilmek, teşhir etmek gereklidir. Çünkü eş-bağımlılık, toksik bağımlılık, bir roldür, bir hikayedir demiştik, ve bu hikaye vazifelerle yürütülür.
Birinin bağımlılığı, öfkesi, kırılganlığı, borcu, hastalığı, sorumsuzluğu, yalanı, karanlığı vardır. Yakındaki kişi önce yardım eder. Bu insanidir. Sonra örter. Sonra idare eder. Sonra yalanın kenarlarını düzeltir. Sonra utancı saklar. Sonra onun adına düşünür, onun adına özür diler, onun adına önlem alır, onun adına utanır, onun adına yaşar. Bir süre sonra kendi hayatı yoktur; başkasının kriz takvimi vardır.
“Ben olmazsam mahvolur.”
Toksik rol, bu tarzda inşa olunur.
İnsan sevdiği birinin düşmesini evet istemez. Fakat mesela “ben olmazsam mahvolur” demek bazen “ben çok gerekli biriyim” demektir aslında, bir rol sesidir o. Diğerini her düşüşü, benim değerimin aslı karanlık rolünün delili, sebebi kılınır.
Bu bir saf yardım değildir.
Yardım, insanı ayağa kaldırmak için yapılır. Ayağa kaldırmak, onu kendi cevherine ulaştırmakla olur. Eş-bağımlılıkta olan ise, eksik ve bozulmuş yardımdır.
Bozulmuş yardım, düşüşün etrafına minder dizer. Kişi zarar görmesin diye değil, o düzen bozulmasın diye koşturulur. Karşı taraf sorumluluk almasın diye değil belki; ama sonuçta sorumluluğu yine onun elinden alarak hizmet verilir. Yalanı örterek yalanın bedelini azaltır. Krizi toplayarak krizin sahibini çocuk bırakır. Kendini feda ederek karşı tarafın değişmeme hakkını korur.
Bu fedakarlık mıdır?
Bazen evet. Bazen değil.
Bazen fedakarlık, korkunun terbiyeli kıyafetidir. Kişi sınır koymaktan korkar, fakat buna merhamet der. Hakikati söylemekten korkar, buna sabır der. Kendi hayatına dönmekten korkar, buna vefa der. Gerekli olmadan var olamayacağından korkar, buna sevgi der. İşlerin aslı hep başkadır, olan şeyler hep eksik ve bozuktur.
Kurtarıcı rolünün gizli zevki de buralarda başlar.
Kurtaran kişi kendini çoğu zaman iyi tarafta görür. O fedakardır, anlayışlıdır, güçlüdür, vazgeçmeyendir, herkesten daha çok seven ve taşıyandır. Bu doğru olabilir. Ama başkasının düşüşlerinde sürekli vazife bulan kişi, kendisini çökerten yerlere dönmek zorunda kalmaz, kendiyle ilgilenmez, bu sarhoşluğu görmek önemlidir. Böyleleri kendi hayatındaki ertelenmiş işlerle, kendi yalnızlığıyla, kendi değersizlik korkusuyla, kendi Allah’a ve kendine karşı yalanlarıyla yüzleşmezler. Çünkü kriz vardır. Kriz, her şeyi meşrulaştırır. Orada düşen biri vardır, ve umulur ki, hep düşsün.
Kriz insanı meşgul eder. Meşguliyet de bazen uyuşturur. Bu onun kendini içinde hissettiği şeydir.
Başkasının hayatı yanarken kendi odanın karanlığını görmezsin. Onu kurtarmakla uğraşırken kendi kalbinin nerede kaldığını sormazsın. Onun borcu, onun öfkesi, onun çocukluğu, onun bağımlılığı, onun kırılganlığı, onun dramı; bütün bunlar senin iç yüzleşmeni geciktirir. Günün sonunda yorgunsundur ama haklısındır. Haklılık da bazen insanın en sevdiği yastıktır.
Bu yastığı çekmek gerekir.
Çünkü toksik bağımlılıkta mağduriyet hiçbir zaman tek başına açıklayıcı değildir. İnsan gerçekten zarar görmüş, ihmal edilmiş ya da istismar edilmiş olabilir. Buna rağmen, o ilişkinin içinde kendisine biçtiği rolü de sorgulamak zorundadır. Çünkü bazen insan yalnızca yaralarıyla değil, yaralarının ona sağladığı kimlikle de bağ kurar. Kimi insanlar başkalarını kurtarmaya çalışırken kendilerini değerli hisseder. Kimi insanlar ihtiyaç duyulmayı sevilmekle karıştırır. Kimi zaman da kriz, karmaşa ve duygusal yük ilişkiyle o kadar iç içe geçmiştir ki, sakinlik insana yabancı gelir. Böyle durumlarda kişi karşısındakine üstlendiği rolü korumaya başlar. Fedakârlık eder, taşır, düzeltmeye çalışır, vazgeçer; fakat bütün bunların arasında kendi varlığını hangi noktada kurduğunu fark edemez, etmek de istemez.
İşte bu yüzden mesele yalnızca karşı tarafın ne yaptığı değildir. İnsan bir noktadan sonra kendisine de dönüp bakmak zorundadır. Bazı bağlar vazgeçilmez olma arzusu etrafında örülür. Ve bu arzunun sorgulanması lazımdır.
Kolay değildir.
Çünkü kurtarıcı rolü giderse geriye ne kalacaktır? Sadece insan. Ne sürekli gerekli, ne vazgeçilmez, ne herkesin yükünü taşıyan, ne onsuz ev yıkılacak olan biri. Sadece insan. Sevilmeye muhtaç, yorulan, sınırı olan, hata yapan, bazen yardım isteyen, bazen hayır demesi gereken insan.
Sen gerçekten merhamet mi ediyorsun, yoksa birinin ihtiyacında kendi varlığının delilini mi arıyorsun?
Sen sadece insan mısın, yoksa kurtarıcı rolünü çok mu sevdin?
Senin yaptığın her şey gerçek olsa bile, sen sahtesin.
Açık iktidar kendisini kolay ele verir. İnsanların ne yapacağını söyleyen, onları yönlendirmeye çalışan kişi çoğu zaman tepki de çeker. Fakat yardım etme arzusu içinde saklanan iktidar görünmezdir. Çünkü burada güç, baskı kurarak değil vazgeçilmez hâle gelerek elde edilir. İnsan karşısındakinin hayatında ne kadar merkezi bir yer tuttuğunu gördükçe, bundan farkında olmadan bir sabit kimlik ve değer duygusu üretmeye başlayabilir. Bu yüzden bazı yardımlar sadece bağımlı kılar. Yardım edilen kişi kendi ayakları üzerinde durabilecek bir özne olmaktan uzaklaştırılır, yardım eden kişi de onun ihtiyaçları üzerinden anlam kazanmaya devam eder, en hafifiyle. Bu ilişki eşit iki insan arasındaki bir bağ değildir. Taraflardan biri sürekli taşıyan, diğeri sürekli taşınan konumuna yerleştirilmek istenmektedir.
Toksik ilişkilerde bu düzen her iki tarafı da bozar. Bir taraf sorumluluğunu devretmeye alışırken, diğer taraf kendi değerini vazgeçilmez olmaya bağlar. Zamanla şikâyetler artsa da düzen değişmez. Çünkü görünürde birbirine karşı duran iki kişi, aslında aynı yapıyı birlikte ayakta tutmaktadır.
Bu nedenle kurtarıcı rolünün en tehlikeli yanı, kendisini fedakârlık gibi göstermesidir. İnsan bir gün dönüp baktığında, verdiği emeğin içinde ne kadar sevgi, ne kadar ihtiyaç ve ne kadar iktidar arzusu bulunduğunu ayırmak zorunda kalınca bunu daha iyi anlar.
Belki gerçekten çok şey yaptın. Belki yıllarca yanında kaldın, taşıdın, sabrettin, destek oldun. Fakat insanın kendisine sorması gereken soru şudur: Bütün bunların içinde yalnızca sevgi mi vardı? Yoksa görülme arzusu, seçilme isteği, haklı çıkma ihtiyacı ya da karşılık bekleyen sessiz bir beklenti de var mıydı? Çünkü yapılan iyilik sürekli hesaplanıyor, tekrar tekrar hatırlanıyor ve ilişki içinde bir hak iddiasına dönüşüyorsa, orada başka bir şeyler konuşuyordur mesela, ve kurtarıcı rolündeki kişilerin yavaş yavaş yapacakları bu hesaplardır. Onun tüm merhameti ansızın bir hesap defterine dönüşür.
Kurtarıcı rolünün bir başka yüzü ise anlamaktır. Ya da daha doğrusu, kendisini anlamakla yükümlü hissetmektir.
Bazı insanlar karşısındakinin yaralarını, korkularını ve eksikliklerini herkesten daha iyi gördüğünü düşünür. Bu bazen gerçekten de derin bir kavrayıştır. Çünkü insan yalnızca davranışlarından ibaret değildir; her davranışın arkasında bir hikâye vardır. Fakat hikâyeyi görmek ile onun yükünü taşımak aynı şey değildir. Bir insanın neden kırıcı olduğunu anlamak, kırılmayı sürdürmek zorunda olduğun anlamına gelmez. Yarayı görmek gerekir; fakat insan kendi hayatını başkasının yarasını taşımaya adadığında, anlayış da zamanla bir zincire dönüşebilir. Üstelik bazı ilişkilerde "anlaşılmak" talebi, görünürde olduğundan daha ağır bir anlam taşır. Kişi fark etmeden karşısındakinin duygusal yükünü, yalnızlığını ve sorumluluğunu üstlenmeye başlar. Bu üstlenmede bir anlayış vardır. Bu anlayış ise, aslında bir tahakküm aracıdır. “Seni en iyi ben bilirim”, “kim seni benden iyi anlar”, yani, seni anladım ve kurtardım, daha ne istiyorsun; otur oturduğun yerde.
Kurtarıcı rolündeki kişi çoğu zaman kendi öfkesinden de uzak durur. Çünkü öfkelenmeyi kötülük, sınır koymayı bencillik, geri çekilmeyi ise ihanet gibi algılatmak istemez. Bu yüzden duygularını bastırır. Fakat bastırılan öfke kaybolmaz; yalnızca şekil değiştirir. Siteme dönüşür, kırgınlığa dönüşür, küçümsemeye dönüşür. Bir süre sonra yardım eden kişi, yardım ettiği insanı içten içe yargılamaya başlar. İşte bu noktada bağın zehri ortaya çıkar. Çünkü sevgi görünürde devam etse de, ilişkinin alt katmanlarında bir üstünlük duygusu ve biriken bir öfke dolaşmaktadır. Ve hiçbir ilişki, uzun süre bu damarlarda dolaşmaya başlamış zehire dayanamaz. Çünkü artık iki kişi arasında sevgi değil, borç ve hınç dolaşır. Biri sürekli suçlu, öteki sürekli alacaklıdır. Biri çocuk, öteki ebeveyndir. Biri mahvolan, öteki kurtarandır. Böyle bir düzen içinde yetişkin sevgi yaşayamaz. Yetişkin sevgi, iki tarafın da kendi payını taşımasını ister. Kimse ötekinin Allah’ı, annesi, babası, terapisti, polisi, vicdanı, kaderi olamaz. Toksik ilişkide taraflardan biri bunların hepsi olur, hepsine soyunur, hem de en ince şekilde.
Kurtarıcı rolünün kırılması lazımdır.
Sen onu kurtarmaya mı çalışıyorsun, yoksa onun batışı sayesinde kendi varlığını mı sürdürüyorsun, heyecanlarını mı yaşıyorsun, sor bakalım.
Suçlulukla Bağlanan İnsan
Suçluluk, toksik bağın içindeki en ince prangalardan biridir. Bunu da açalım.
Korku çoğu zaman kendisini belli eder. İnsan neyle karşı karşıya olduğunu az çok anlar. Suçluluk ise daha titiz çalışır. Kişiyi zorla tutmaz; ona kalmasının doğru, gitmesinin ise yanlış olduğunu düşündürür. İnsan kendi vicdanına da bağlanmaya başlar. Ayrılmak ya da sınır koymak, bir tercih olmaktan çıkar; ahlaki bir mesele gibi görünmeye başlar. İnsan kendi haysiyetini korumaya çalışırken bile kendisini suçlu hissedebilir. Kendi ihtiyaçlarını gözetmek bencillik, sınır koymak acımasızlık, sorumluluğu sahibine bırakmak ise terk etmek gibi algılanabilir. Böyle anlarda insanın içinde görünmez bir mahkeme kurulur. Yargıç bazen geçmişten gelen bir ses, bazen aileden öğrenilmiş bir tutum, bazen de yıllardır taşınan bir korkudur. Fakat sonuç aynıdır: Kişi kendi hayatını savunmak zorunda kalır, çünkü suç vardır. Bazen kişi gerçekten sevgiden, sorumluluktan ya da vicdandan dolayı kalır. Fakat bazen de görünürde erdem gibi duran şeyin altında başka korkular bulunur. Kötü insan sayılmak, terk eden taraf olmak, başkalarının gözünde suçlu görünmek ya da bir başkasının acısından sorumlu tutulmak istememek gibi korkular, zamanla vicdanın yerine geçebilir. İşte bu yüzden iyi insan olmak ile iyi görünmeye ihtiyaç duymak arasındaki çizgi son derece incedir. Toksik bağlar da çoğu zaman bu çizginin üzerinde ayakta kalır.
Suçlulukla bağlanan insan, kendi sınırını hep karşı tarafın dayanma gücüne göre ayarlar. O kaldırabiliyorsa susar. O kırılıyorsa geri adım atar. O ağlıyorsa sınırları değiştirmeye koyulur. O tehdit ediyorsa hayatını askıya alır. Başkasının kriz kapasitesi, kendi ahlakının pusulası olur, başka bir iç ölçüsü yoktur, olsa da işe yaramaz kılınmıştır.
İnsanın kalbi yumuşar. Karşısındakinin acısını görünce eli geri gider. Bu kötü değildir. Taş kalpli olmaya gerek yok. Ama merhametin ilk işi karanlığın düzenini sürdürmek değildir. Bazen merhamet, sorumluluğu sahibine iade etmektir. Bazen yalanı örtmemektir. Bazen birinin düşüşüne engel olayım derken onun yürümeyi öğrenmesine mani olmamaktır. Bazen de kendi canını başkasının korkusuna yakmamaktır.
Suçluluk insanı geçmişe de bağlar.
İnsan bazen bir ilişkiye, o ilişkinin kendisinden çok içine gömdüğü yıllar yüzünden tutunur. Verdiği emeği, çektiği sıkıntıları ve vazgeçtiklerini düşündükçe ayrılmak daha da zorlaşır. Çünkü gitmek yalnızca bir ilişkiyi bırakmak gibi görünmez; bütün o yılların boşa geçtiğini kabul etmek gibi hissedilir. Bu yüzden kişi kaybettiklerini kurtarmak isterken aynı yere daha fazlasını yatırmaya başlar. Bu, batmış maliyetin kalp hâlidir. Ruh zararını kabul etmek istemez. İçten içe, biraz daha dayanılırsa bütün yaşananların anlam kazanacağına inanır. Oysa bazı acıların anlamı sürdürülmelerinde değil sonlandırılmalarında ortaya çıkar, ama bunu görmek ve uygulamak artık imkansızdır.
Oysa insan hayatını sürekli savunma vererek sürdüremez.
Bir yerde hüküm vermek gerekir. İç şahit ayağa kalkmalı ve şu gerçeği hatırlamalıdır: Bir başkasının acısını görmek ile o acının altında yaşamak aynı şey değildir. İnsan karşısındakinin yarasını inkâr etmeden de sınır koyabilir. Merhamet gösterebilir ama kendisini feda etmek zorunda değildir. Bu kibir değildir, insanın kendi emanetini hatırlamasıdır. Çünkü herkesin yükünü taşımak mümkün değildir. Her acıya cevap vermek, her sıkıntıyı onarmak ve her yarayı kapatmak da insanın vazifesi değildir. Yardım etmek başka şeydir; başkasının hayatının sorumluluğunu üstlenmek başka. İnsan insana yardım eder. Ama insan insanın rabbi olmaz.
Acıyla Şefkatin Aynı Elden Gelmesi
Travma bağı denen düğüm, insanın aklını en çok burada karıştırır: Acıyı veren el, bazen teselliyi de verir. Toksik bağımlılıkta çok görülür.
Bir gün kırar, ertesi gün sarar. Bir dönem yok olur, sonra “seni çok özledim” der. Aşağılar, sonra ağlar. Aldatır, sonra diz çöker. Susarak cezalandırır, sonra çocuk gibi kırılgan görünür. İnsan hangi yüzün gerçek olduğunu bilemez olur. Karanlık mı gerçek, şefkat mi? Zarar mı, pişmanlık mı? O kötü biri mi, yoksa yaralı mı? Gitmek mi doğru, kalmak mı? Bu karışıklık bağın kendisidir.
Eğer bir insan seni sürekli yaralıyor, sonra yarayı kendi eliyle okşuyorsa, zamanla o ele düşman diyemezsin. Korktuğun kişiye sığınırsın. Seni ağlatanın sesinde sakinleşirsin. Seni dağıtan kişinin özrüyle toparlandığını sanırsın. Bu, döngünün gücüdür. Sana aralıklı şefkat, ödül veriliyordur ve aynı elden aksini de alıyorsun.
Aralıklı şefkat, sürekli şefkatten daha bağımlılık yapabilir.
Çünkü sürekli iyilik insanı sakinleştirir; aralıklı iyilik ise beklemeye alıştırır. İlişkinin merkezinden güven silinir beklenti yerleşir. İnsan ne zaman ilgi göreceğini, ne zaman yakınlık hissedeceğini ya da ne zaman yeniden değerli hissedeceğini kestiremez. Bu belirsizlik zamanla ilişkinin kendisinden daha güçlü bir çekim üretmeye başlar. Böyle durumlarda iyi anlar olduklarından daha büyük görünür. Çünkü yalnızca mutluluk vermezler; aynı zamanda umut da üretirler. İnsan yaşadığı sıkıntıları, kırgınlıkları ve hayal kırıklıklarını bu anların ışığında yeniden değerlendirmeye başlar. Zihninde ilişkinin bütününü göremez, o kısa sıcaklık anları öne çıkarır. Böylece yaşanan acılar inkâr edilmese bile etkileri küçülür; birkaç güzel an, uzun süren bir yoksunluğun gerekçesi hâline gelir. Zamanla hafıza da taraf tutmaya başlar. Kişi yalnız yaşadıklarını hatırladığı kadar hep yaşamak istediğini de hatırlar. Her şey senin iradenden çoktan çıkmıştır, sürükleniyorsun ve sürüklenmeye mecbursundur.
İnsan burada kendine şunu sormalı: Ben bu kişinin sevgisini mi yaşıyorum, yoksa zararından sonra gelen rahatlamaya mı bağımlıyım?
Kavga bittiğinde gelen ferahlık aşk değildir her zaman. Bazen yalnız kriz bitmiştir. Telefon sonunda çaldığında gelen rahatlama sevgi delili değildir her zaman. Bazen yoksunluk kesilmiştir.
Bu tür ayrımları yapmak herkes için kolay olmayabilir, neticede duygular güçlüdür ve anlamları belirsizlikte bırakılmıştır. Ve zaten toksik bağda insan acıdan sonra gelen küçük merhametleri nimet bilir. Aç bırakılmış kalbe bir lokma verilir; o kalp de ziyafet gördüğünü zanneder.
Travma bağının en güçlü yakıtlarından biri umuttur.
İnsan çoğu zaman kötü olanı değil, iyi ihtimali bekler. Karşısındaki kişinin bugün yaptıklarına değil, bir gün dönüşebileceğine inanır. Bu inanç bütünüyle temelsiz olmak zorunda değildir. Çünkü insan gerçekten karmaşık bir varlıktır. Kırıcı davranan birinin içinde de şefkat bulunabilir; zarar veren birinin içinde de pişmanlık ve iyilik kapasitesi yaşayabilir. Fakat belirleyici olan, bu ihtimalin varlığı değil, hayatın içinde nasıl bir karşılık bulduğudur. Kişinin içindeki iyi taraf, kurduğu zararlı düzeni değiştiriyor mu? Eğer değiştirmiyorsa, o iyilik insanı sadece ilişkide tutmaya yarıyordur. İnsan karşısındaki kişinin kim olduğundan çok kim olabileceğine de bağlanmıştır. Böylece yaşanan ilişki ile beklenen ilişki birbirine karışmıştır.
Bu noktada romantik dil kesinlikle yanıltıcıdır.
Kültür, aşkı çoğu zaman yoğunlukla, yoğun hislerle eş tutar. Oysa yoğunluk ile derinlik ve de aşk aynı şey değildir. Aşk bambaşka bir şeydir, aşkın mahalli farklıdır.
Bir ilişkinin sarsıcı, karmaşık ya da tüketici olması onu değerli de kılmaz. Bazen yaşanan şey büyük bir aşk değildir, sadece ve esasen birbirinin yaralarına temas eden iki insanın kurduğu dengesiz bir sarmaldan ibarettir. İnsan ise bu döngüyü anlamlandırabilmek için ona şiirsel bir isim vermeye meyillidir. Çünkü çıplak hakikate bakmak kolay değildir. Bir ilişkinin insanı küçülttüğünü, yorduğunu ya da kendisinden uzaklaştırdığını kabul etmek, onu romantikleştirmekten daha ağır gelir. Bu yüzden zihin bazen yaşananı olduğu gibi görmek yerine ona yeni anlamlar yükler. Böylece gerçeklik değişmez; yalnızca dili değişir. Bu dil kesinlikle yanıltıcıdır. Daha fazla açmayalım, metnin genel çerçevesi içinden bu hususlar zaten kolaylıkla açılabilir.
Çıkışın İlk Acısı
Peki toksik ilişkiden çıkarken neleri göz önünde bulundurmalıyız?
Toksik ilişkilerde çıkış kapıdan çıkınca başlamaz. İnsan bazen hâlâ ilişkinin içindeyken çıkmaya başlar. Önce bunu anlamak gerekir.
İlk değişim içeride olur. İnsan yaşadığı şeyi başka türlü adlandırmaya başlar. Daha önce sevgi, kader, sabır ya da fedakârlık diye anlattığı şeylerin içinde korkuyu, bağımlılığı, kaçınmayı veya kendini kaybetmeyi görmeye başlar.
Fakat bu değişim ilk anda rahatlatıcı değildir. İnsan yalnızca karşısındaki kişiyle ilgili bir yanılsamayla yüzleşmemiş, kendisiyle ilgili bazı hikâyeleri de kaybetmeye başlamıştır. Bu yüzden fark etmek bazen ferahlıktan önce utanç bile getirir. İnsan geriye dönüp baktığında görmediği şeylere, sustuğu yerlere ve kendisini küçülttüğü anlara üzülür, yıkılır, şaşırır. Ancak bu yüzleşme insanı uyandırıyorsa direkt kıymetlidir; hiçbir şekilde geri adım atılmamalıdır, çökkünlüğüe düşülmemelidir. Bu onu ezmeye ve değersizleştirmeye başlıyorsa, eski mahkemenin başka bir biçimde devam etmesi olacaktır, zehir hala işliyor demektir.
Burada önemli bir ayrım vardır. Kendi payını görmek ile bütün suçu üstlenmek.
İnsan kendisine zarar veren bir düzenin içinde neden kaldığını, hangi korkularla hareket ettiğini ve hangi ihtiyaçlarının onu bu bağa bağladığını sorgulayabilir. Bu sorgulama karşı tarafın karanlığının içine yeniden düşmemek içindir.
Çıkışın tek bir biçimi yok. Bazen ilişkiyi bitirmek gerekir, bazen ilişkiyi değil ilişki içindeki yalanları bitirmek; bazen sınır koymak, bazen sorumluluğu sahibine bırakmak; bazen de gerçekten uzaklaşmak gerekir, hiçbir şeye aldırmadan.
Her insanın şartları farklıdır. Korkular, alışkanlıklar, aile bağları, ekonomik gerçeklikler ve geçmiş deneyimler bu süreçleri karmaşık hâle getirir. Fakat bütün bu karmaşanın içinde kaybolmayan bir ölçü vardır:
Bu bağ beni hakikate yaklaştırıyor mu, yoksa beni kendime karşı yalancı mı yapıyor?
Bu soru çok önemlidir, ve çok toktur. Ve duyulduğu kadar kolay bir soru da değildir.
Bu yüzden çıkışın ilk adımı çoğu zaman büyük kararlar değil, iç şahidi yeniden duymakla olacaktır. Bu soru iç şahide, iç cevhere yöneliktir.
O zaman haysiyet yeniden çağırılıyordur, haysiyet yeniden isteniyordur. İnsan haysiyetiyle ayakta durduğunu yeniden hatırlıyordur, kendisine lazım olanın, haysiyet olduğunu.
Fakat haysiyet geri geldiğinde hemen huzur gelmeyecektir. Önce yas gelecektir. Buna uyanık olmak gerekir.
Çünkü insan yalnız bir kişiyi değil, onun etrafında kurduğu geleceği de kaybedecektir. Beklediği dönüşümü, umduğu telafiyi, bir gün gerçekleşeceğine inandığı ihtimalleri bırakmak zorundadır. Bu gerçek bir kayıptır ve gerçek bir yas ister. Bu yüzden toksik bir bağdan çıkan insanın hâlâ özlemesi, acıması ya da sevmesi şaşırtıcı olmayacaktır.
Olgunluk da burada bitecek, buradan neşet edecektir zaten. İnsan duygularının tamamen bitmesini beklemeden hakikatin tarafında durmayı öğrendiğinde. Özlem sürerken sınır koyabildiğinde. Merhamet duyarken geri dönmemeyi başardığında. Ve acıyı hissederken kendisini yeniden aynı döngüye teslim etmediğinde. Yoksunluğa karşı koyabildiğinde.
Çıkış, yalnızca bir insanı geride bırakmak değildir. Asıl çıkış, o insanın etrafında kurulmuş sahte dünyayı yıkmaktır.
Bu dünya yıkıldığında insan bir boşlukla karşılaşır. Bu boşluk ürkütücü olabilir. Fakat iyileşmen de orada başlayacaktır.
Senin çıktığın şey, bir zehirdir.
Esaretten Sonra Kalan Sessizlik
Bir insan toksik bağımlılıktan çıktığında herkes onun rahatlamasını bekler. Dışarıdan bakınca mesele bitmiştir. İlişki sona ermiş, kriz durmuş, bekleyiş sona ermiştir. Fakat çoğu zaman içeride başka bir süreç yeni başlamaktadır. Çünkü bazı esaretler sona erdiğinde geride hemen özgürlük bırakmaz.
İnsan yıllarca başkasının öfkesi, ihtiyacı, kırgınlığı ya da değişeceğine dair umudu etrafında yaşamışsa, kendi hayatıyla baş başa kalmak yabancı bir tecrübeye dönüşebilir. Dışarıdaki bağ çözülmüş olsa bile içerideki nöbetçi görevine devam eder. Tehlike geçmiştir, ama ruhun bedeli bir şeylere hala alışkındır.
Bu yüzden zehirden çıkışın ardından gelen boşluk ve yoksunluk yanlış anlaşılmamalıdır. Dikkatli olunmalıdır.
Zamanla sevgi de yeniden öğrenilir, aşk da, güven de, sadakat de, vefa da, fedakarlık da, ve diğerleri de.. Her şey yeniden doğabilir, ancak haysiyetli bir doğumla.
Belki özgürlük de sandığımız kadar görkemli değildir. Onu sadeliğinde yakalamalıdır.
Özgürlük biraz da kimsenin krizine koşmak zorunda olmadığın bir akşamdır. Bir hayır dedikten sonra kendini zalim hissetmemektir. Başkasının acısını görüp yine de kendi sınırını koruyabilmektir. Kendi odanda, kendi nefesinde, kendi sessizliğinde utanmadan durabilmektir.
İnsan sevebilir, merhamet edebilir, sadık kalabilir. Ama bütün bunların içinde kendi haysiyetine ait bir oda bırakmak zorundadır, önemli olan budur.
O oda kaybolduğunda sevgi esarete dönüşür.
O oda yeniden açıldığında ise insan özgürlüğe büyük bir zaferle olmasa bile, kendi yerine sessizce geri dönerek kavuşur.
Her şey için yeni bir doğum gereklidir. O doğum ise, senin cevherinle ilgilidir.
Senin cevherin, sana haysiyet veren Rabbin’den gelir ve ancak Rabbinle bağını kuran ve koruyan merkezlerle can bağına dönüşür ve senin olur.
Rabbinle bağını kuran Resul’dür, ve ulu’l-emr’dir, ve onların esaslarını muhafaza edenlerdir.
Orası Can İl’idir.
