İnsanın kendisine doğru yürüyüşü, bir yerde mutlaka kırılganlığına değer. İlk bakışta bu, yolun zayıf tarafı gibi görünür. Kendine yaklaşmak, hakikati taşımak, korkunun içinden geçmek daha sert, daha dayanıklı, daha sarsılmaz bir hâl ister sanılır. Oysa kapı çoğu zaman ters yerden açılır. İnsan sertleştiği için değil, taşıyamadığı yere bakabildiği için güçlenir. Kendisini korusun diye ördüğü kabuğun neyi sakladığını fark edince, içindeki savaşın bir katı daha görünür olur.
Önceki eşikte kişi kendisine yalanını, iç savaşını, savunmasını, bekleyemeyişini ve yukarı çıkma arzusunu görmeye başlamıştı. Burada mesele biraz daha içerden yürür. Kırılganlık nereye konacak? Duyguyla nasıl yaşanacak? İç duyulmadan dış nasıl düzene girecek? Kaçılan şey niçin dönüp dönüp insanı bulacak? Yalan neden can suyunu içerden tüketecek? Korku varsa, yol nasıl sürecek?
Bu altı bahis birbirinden ayrı durmaz. Kırılganlığını saklayan, duygusundan ürker. Duygusundan ürken, içinden gelen sesi işitemez. İçini işitemeyen, dışarıyı avucuna almak ister. Avuç yetmeyince kaçış başlar. Kaçış uzadıkça hakikat uzaklaşır; hakikat uzaklaştıkça kişi yorulur; yoruldukça da korkusuz görünmeye çalışır. Asıl cesaret ise bütün bu kıpırtının ortasında, iç hareketini kaybetmeden yürüyebilmektir.
Başlayalım.
1.
Modern insan gücü çoğu zaman yanlış yerden anlamıştır. Sertliği güç, hissizleşmeyi dayanıklılık, yıkılmamayı da hiç kırılmamak sanmıştır. Bu yüzden içteki yumuşak yerler daha erken yaşta kusur hanesine yazılır. Ağlamamak, etkilenmemek, ihtiyaç duymamak, incinmemiş gibi durmak olgunluk sayılır. İnsan da kendisini buna göre kurar: sızlayan yerini örter, titreyen yerini bastırır, korunmak isteyen tarafını gözden kaldırır.
Saklanan kırılganlık kaybolmaz. Kılık değiştirir. Bazen sertlik olur, bazen öfke, bazen kontrol hırsı, bazen mesafe. İnsan kendisini koruyorum sanırken iç yapısını katılaştırır. Katılaşan şey ise sağlamlaşmış olmaz; daha kırılır hâle gelir. Sert olan esneyemez. Esneyemeyen, hayat çarptığında ya kendi çatlar ya da değdiği yeri yaralar.
Kırılganlığından utanan insan, yarasını saklamış olmaz; kendine içeriden cephe alır. Korktuğunu belli etmek istemez. İncindiğini kabul etmek istemez. Birine ihtiyaç duyduğunu söylemek istemez. Bu saklanış ilk anda vakar gibi, toparlanmak gibi, ayakta durmak gibi görünebilir. Ama içeride başka bir şey olur: görülmeyen yer yalnızlaşır. Kişi, kendisinin en gerçek tarafını kendi gözünden kaçırmaya başlar.
Kırılganlığı reddetmenin ardında çoğu zaman eski bir yara durur. Kişi bir yerde açılmış, zarar görmüştür. Güvenmiş, yalnız bırakılmıştır. Konuşmuş, küçümsenmiştir. Bir daha aynı yerden vurulmayayım diye kendisine kabuk örer. Kabuk ilk anda darbeyi keser; sonra teması da kesmeye başlar. Böylece yalnız incinmekten korunmaz; anlaşılmaktan, sevilmekten, yakınlıktan, hakikatle temas etmekten de uzaklaşır.
İnsanın en derin yalnızlığı bazen anlaşılmamak değil, kendini saklamak zorunda kalmaktır. Sürekli güçlü görünmeye çalışan birine kimse tam yaklaşamaz; yaklaşan da onun kurduğu suretle karşılaşır. Sonra kişi de kendi gerçek hâlinden uzak düşer. Uzun süre taşınan rol, bir vakitten sonra yüzüne yapışır. Rol yaptığını bile unutabilir insan.
Kırılganlığını kabul eden insan ilk defa gevşer. Sürekli güçlü görünmek zorunda değildir artık. Yoruldum diyebilir. Korktum diyebilir. Eksik kaldığını görebilir. Bu kabul insanı küçültmez; içeride geniş bir yer açar. Kişi ilk kez kendisini savunmadan durabildiğinde, yıllardır kasılı duran iç düğüm yavaş yavaş çözülür.
Gerçek dayanıklılık burada doğar. Zayıf yerini bilen kişi, düştüğünde neden düştüğünü anlayabilir. Neye dayanamadığını, neyin onu sarstığını, hangi yaranın hâlâ açık kaldığını seçebilir. Bu bilgi onu daha zayıf yapmaz; daha esnek yapar. Esnek olan eğilir, kırılmaz. Sert olan, bir gün mutlaka çatlar.
2.
Kırılganlık kabul edilmeye başlayınca, duygularla ilişki de yer değiştirir. Çünkü kırılganlık çoğu zaman duygu kapısından görünür. Üzüntü, korku, kaygı, öfke, mahcubiyet, özlem, pişmanlık... Her biri içeriden bir haber getirir. Ne var ki insan bu haberleri uzun süre tehdit diye okumuştur. Üzüntüyü zayıflık, öfkeyi tehlike, korkuyu eksiklik, kaygıyı bozukluk sanmıştır.
Bu yüzden bir duygu geldiğinde ilk hareket çoğu zaman ondan kurtulmaya çalışmak olur. Üzülünce oyalanır. Kaygılanınca ekrana, işe, harekete kaçar. Öfkelenince ya patlar ya da üstünü örter. Duygunun içinde durmayı bilmediği için, onun ne dediğini de duyamaz. Böyle olunca duygu yol gösteren bir işaret olmaktan çıkar, sırtta taşınan kaba bir yüke döner.
Duygudan korkmanın bir yanı da onun kapıyı çalmadan içeri girmesidir. Kişi düşünceyi evirip çevireceğini sanır; duygunun bedene yayılışına ise çoğu zaman yetişemez. Boğaz düğümlenir, göğüs sıkışır, el titrer, yüz kızarır, iç daralır. Bu doğrudanlık savunmasız bırakır. Fakat insanın kendisine en yakın olduğu yerlerden biri de tam burasıdır. Duygu, aklın hemen sıraya koyamadığı hakikat parçalarını taşır.
Bastırılan duygu başka bir kılıkla geri döner. Öfke bedene iner. Korku sürekli gerginlik olur. Yaşanmamış üzüntü, adı konamayan bir boşluk gibi içeride dolaşır. Kişi duygudan kaçtım sanır; duygu gitmemiştir, yalnız kapısı örtülü bir odada beklemeye çekilmiştir. Oradan da susmaz. Daha boğuk, daha ağır, daha dolaylı konuşur.
Duygular iç dengenin nerede bozulduğunu da gösterir. Bir yerde öfke fazla yükseliyorsa, orada uzun süredir duyulmamış bir kırgınlık bulunabilir. Küçük bir olay büyük korkuya dönüyorsa, içeride korunmamış bir yer vardır. Kaygı sürekli kapıdaysa, güvene dair eski bir sarsıntı hâlâ çalışıyor olabilir. Duygu yalnız his değildir; izdir, işarettir, içerden gelen bir yoklama sesidir.
Bu işaretin dili çocuklukta nasıl karşılandığıyla da şekillenir. Ağladığında susturulan, korktuğunda küçümsenen, öfkelendiğinde cezalandırılan çocuk duygusunu taşımayı öğrenemez. Saklamayı öğrenir, küçültmeyi öğrenir, uygun yüz takmayı öğrenir. Büyüyünce de kendi hissinden utanır. Oysa utanılacak olan duygu değil, duyguyla kurulamamış ilişkidir.
Huzur, duyguları yok etmekle gelmez; onları taşıyacak iç genişliği bulmakla gelir. Bir duygu geldiğinde kişi hemen dağılmıyor, onunla biraz oturabiliyor, içinden geçerken kendisini de görebiliyorsa artık duygudan eskisi kadar korkmaz. Duygudan korkmayan kişi, kendi iç dünyasına daha dürüst yaklaşır.
Korku geldiğinde yalnız kaçmaz; bu neyi koruyor, diye sorar. Öfke geldiğinde yalnız patlamaz; hangi yara konuşuyor, diye yoklar. Üzüntü geldiğinde hemen üstünü örtmez; neyin kaybı içerden sızıyor, onu duymaya çalışır. Böylece duygu insanı güden karanlık bir yük olmaktan çıkar, onu kendisine yaklaştıran bir hocaya dönüşür.
3.
Kendi duygusunu duyamayan insan, dışarıyı eline almaya çalışır. İçeride neyin kıpırdadığını duymayınca, dışarıdaki her hareket büyür; daha tehlikeli, daha şahsi, daha yakıcı görünür. Küçük bir eleştiri saldırı gibi gelir. Kısa bir sessizlik terk edilme sanılır. Belirsiz bir hâl büyük bir tehdide döner. Olayın kendisiyle içeride dokunduğu yer birbirine karışır.
İnsanın büyük yanılgılarından biri de düzenin dışarıdan başlayacağını sanmasıdır. Önce çevresini, ilişkilerini, zamanını, ihtimalleri, insanların davranışlarını hizaya sokmak ister. Dışarısı avucunda olursa güvende kalacak gibidir. Ama bu güven çabuk söner. Çünkü içeride duyulmamış bir huzursuzluk vardır. Dışarıdaki her şey yerli yerine konsa bile, içte yerini bulmamış olan yeniden konuşur.
Dışarıda problem diye yaşanan birçok şey, içte duyulmamış bir sesin yankısı olabilir bu yüzden. Bir ilişkide sürekli denetim ihtiyacı duyuluyorsa, içeride büyük bir güvensizlik duruyor olabilir. Onay arayışı bitmiyorsa, görülmemiş bir yer konuşuyordur. Güçlü görünmek mecburiyet hâlini almışsa, içeride saklanan çok hassas bir alan vardır. Dışarıdaki hareket, içteki eksikliğin başka bir kılığa girmiş hâlidir bazen.
İçini duymayan insan hayatını alışkanlıkların sırtında sürdürür. Sabah kalkar, çalışır, konuşur, karar verir, plan yapar; bütün bunların altında ne hissettiğini bilmez. Sonra neden yorulduğunu da anlayamaz. Beden başka şey söyler, zihin başka yere koşar, iç dünya bambaşka bir odada sıkışıp kalır.
Kendisini duymak, yalnız ne düşündüğünü bilmek değildir. Ne hissettiğini, neden kaçtığını, nerede sıkıştığını, niçin aynı döngüye döndüğünü seçebilmektir. Bunu yapamadığında kişi dışarıdaki hayatı çekip çevirmeye çalışır; fakat içindeki hareket tarafından çekilip çevrilmeye devam eder. Dışarıda güçlü görünür, içeride savrulur.
İçini duymaya başlayan kişi ilk anda rahatlamayabilir. Bazen büyük bir karmaşa yüzeye çıkar. Ne kadar yorgun olduğunu, ne kadar korktuğunu, ne kadar kırıldığını fark eder. Ağır gelir bu. Çünkü uzun süre kendisini duymadan yaşamıştır. İçteki sessizliği ilk kez işitmek, bazen gürültüden daha sarsıcıdır.
Yine de bu işitme insanı zayıflatmaz. Daha yerli hâle getirir. Çünkü kişi artık dışarıya kör tepki vermek yerine, içeride neyin ayağa kalktığını fark eder. Olayla duygu arasındaki bağı görür. Bu görüş sakinleştirir. Dışarıdaki her hareketi kendi değerine, terk edilme korkusuna, eksikliğine yahut eski yarasına bağlamak zorunda kalmaz.
Gerçek idare dışarıdan değil içeriden başlar. Kendi korkusunu duyabilen, öfkesine daha az kapılır. Kırılganlığını görebilen, başkasını ezerek ayakta kalmaya ihtiyaç duymaz. Eksikliğini taşıyabilen, sürekli onay aramaz. İçeride bir denge tuttuğunda, dışarıdaki hareket kişiyi eskisi kadar savuramaz.
4.
İçini duymayan insanın sonraki hareketi çoğu zaman kaçıştır. Bir duygudan, bir olaydan, bir korkudan, bir kırılmadan uzaklaşınca ondan kurtulduğunu sanır. Oysa yüzü görülmemiş hiçbir şey gerçekten geride kalmaz. Gözden çekilir, yer değiştirir, başka ilişkilerde ve başka vakitlerde yeniden görünür.
Kaçış çoğu zaman dışarıda yaşanıyor gibidir. Bir ortam terk edilir, bir ilişki bitirilir, bir şehir değiştirilir, bir alışkanlık bırakılır. Bunların bazıları elbette gerekli olabilir. Fakat içteki düğüm yerinde duruyorsa, sahne değişir; oyun sürer. Kişi farklı hayatların içinde aynı acıyı yeniden yaşamaya başlar.
Çünkü kaçılan şey çoğu zaman olayın kendisi değil, o olayın içinde duyulan histir. Reddedilmiş hissetmekten kaçılır. Değersiz görünmekten, yetersiz kalmaktan, yeniden kırılmaktan kaçılır. Bu yüzden kaçış korunma gibi görünür. Fakat çoğu zaman korunan şey kişinin hakikati değil, yaralanmış benliğidir. Kişi “kendimi koruyorum” sanırken aynı yarayı diri tutar.
Kaçılan şey, kılık değiştirip geri döner. Bastırılmış korku kaygı olur. Görülmemiş öfke bedene iner. Yaşanmamış yas, açıklanamayan bir boşluk gibi büyür. İçte tamamlanmamış olan kendisini mutlaka hatırlatır. Çünkü insanın içinde ancak görülmüş, adı konmuş, bir miktar taşınmış şeyler sakinleşir.
Kaçış zamanla huy olur. Zor konuşmalardan, derin ilişkilerden, yalnızlıktan, sessizlikten, içe bakmaktan uzak durulur. Bir süre sonra hayat daralır. Kişi kaçtıkça özgürleşmez; hareket alanını küçültür. Bütün yaşam görünmez bir korunma düzenine döner. O düzen içinde daha az acı çekeceğini sanır, ama daha az yaşar.
Kaçmanın ne kadar enerji istediği burada anlaşılır. Dikkat sürekli başka yere verilecek, kişi kendisini sürekli oyalayacak, meşgul edecek, düşündürecek, plan kurduracak, başka bir akışın içine bırakacaktır. Çünkü durduğu anda kaçtığı şeyin sesi duyulur. Bu yüzden birçok kişi sessizlikten korkar. Sessizlikte bastırılan şeyler su yüzüne çıkar.
Tekrar eden ilişkiler, tekrar eden kırılmalar, tekrar eden hayal kırıklıkları çoğu zaman yalnız tesadüf değildir. İçeride tamamlanmamış olan yeniden sahneye çıkıyordur. Kişi bunu kader sanabilir. Bazen dış şartlar gerçekten ağırdır. Ama aynı duygu, aynı korku, aynı savunma dönüp dönüp geliyorsa, orada görülmemiş bir yara çalışıyor demektir.
Özgürleşme, kaçmayı bırakabildiğin yerde başlar. Kişi durunca, neyin önünden kaçtığını görebilir. Korkusuna bakabildiğinde, yıllardır büyüttüğü şeyin bazen yalnız bir gölge olduğunu fark eder. Gölge görüldükçe küçülür. Karanlığın gücü biraz da görünmezliğindendir.
Yüzleşmek, kişinin kendisini cezalandırması değildir. Yıllardır taşıdığı şeyi ilk kez gerçekten görmesidir. İnsan kaçtığı şeyi yanında taşıdığını çoğu zaman fark etmez. Görmediği için geride bıraktığını sanır. Halbuki kaçılan şey içeride sessizce hükmünü sürdürür.
5.
Kaçış uzadıkça insan hakikatten uzak yaşar. Hakikatten uzak yaşamak yalnız ahlaki bir mesele değildir; insanın bütün diriliğini içerden dağıtan bir hâle gelir. Bazen hiçbir şey yapmamış gibidir, yine de tükenmiştir. Çünkü beden yorgunluğundan başka bir yorgunluk vardır: kişinin kendi gerçeğine ters düşerek yaşamasından doğan yorgunluk.
Yalan yalnız başkasına söylenen söz değildir. İçeride sürekli taşınması gereken bir tertip hâline gelir. Kişi gerçeği sakladığında, saklanan şeyi de kollamak zorunda kalır. Ne söylediğini, nasıl göründüğünü, hangi sureti ayakta tuttuğunu takip eder. Dışarıdan sakin görünse bile içeride nöbettedir. Bu nöbet, insanın can suyunu eksiltir.
İnsan en çok kendisine söylediği yalanlarla tükenir. İstemediği bir hayatı istiyormuş gibi yaşamak, kırıldığı hâlde etkilenmemiş görünmek, yorulduğu hâlde güçlü durmaya çalışmak, inancı zayıfladığı hâlde aynı cümleleri sürdürmek, sevgisi çekildiği hâlde seviyor görünmek... Bunların her biri içte bir yarılma açar. İç başka yana, dış başka yana çekildikçe bütün varlığı gerilir.
En büyük enerji kaybı, sürekli bir görüntüyü taşımaktan gelir. Kişi olduğu hâl ile görünmek istediği yüz arasında büyük bir mesafe taşıyorsa, gücünün çoğu o aralığı kapatmaya gider. Kendini düzeltir, açıklar, korur, parlatır, saklar. Yaşamak yerine kendini sürdürmekle uğraşır. Tükenmişlik biraz da buradan doğar.
Hakikat insanı ilk anda rahatlatmayabilir. Bazen sarsar. Fakat bölmez. Kişi gerçeği içine aldığında, içteki dağınıklık azalmaya başlar. Çünkü artık aynı anda iki hayat taşımıyordur. Dışarıya başka, içeride başka biri gibi durmuyordur. Bu bütünlük, dağılan enerjiyi yavaş yavaş geri toplar.
Hakikat insanı ağırlaştırmaz; sadeleştirir. Gerçeğe yaklaşan kişi sürekli gizlemek, kollamak, savunmak zorunda kalmaz. İçte bir açıklık doğar. Bu açıklık her zaman sevinçli değildir; ama canlıdır. Kendi içinde savaşmayı biraz olsun bıraktığında, enerjisinin bir kısmı yeniden dolaşıma girer.
Bazı insanların yanında yorulmamız, bazılarının yanında ferahlamamız da bununla ilgilidir. Rol yapmak zorunda kaldığımız yerde eksiliriz. Olduğumuz gibi durabildiğimiz yerde içimiz gevşer. Hakikate yaklaştığımız her yerde biraz daha diri hissederiz. Çünkü insanın mayası parçalanmaya değil, bütünlenmeye yatkındır.
Gerçek canlılık motivasyondan çok iç tutarlılıktan doğar. Kişi bir şeyi gerçekten istediğinde yorulabilir, ama kolay tükenmez. İstemediği şeyi sürekli sürdürmek zorunda kaldığında ise içerden dağılır. Çünkü iç dünya gerçeği bilir. Zihin kendisini kandırabilir; insanın içi tamamen susturulamaz. Bastırılan her şey bir yerden enerji çekmeyi sürdürür.
Hakikat bu yüzden özgürleştirdiği kadar hafifletir. Kişi korkuyorsa korktum, yorulduysa yoruldum, istemiyorsa istemiyorum, kırıldıysa kırıldım diyebilir. Bu dürüstlük onu eksiltmez. İçteki dağınıklığı azaltır. Enerji yeniden toplanır; çünkü artık kendisine karşı yaşamıyordur.
6.
Hakikate yaklaşan insan korkuyla da başka türlü karşılaşır. Korku yok edilmesi gereken bir kusur değildir. İnsan uzun süre korkuyu eksiklik hanesine yazmıştır. Korkan zayıf, tereddüt eden yetersiz, geri çekilen güçsüz sayılmıştır. Bu yüzden korkusuz görünmek cesaret sanılmıştır. Oysa korku, insanın canlı olduğunu gösteren derin işaretlerden biridir.
Korku, insanın bir sınıra yaklaştığını haber verir. Bilmediği yere yaklaşırken korkar kişi. Kaybetme ihtimali doğduğunda korkar. Görülmekten, reddedilmekten, başarısız olmaktan, yalnız kalmaktan korkar. Bunlar zayıflığın değil, gerçekten önemsenen bir yere temas edildiğinin işaretidir. İnsan kaybetmek istemediği şeylerin karşısında korkar.
Korktuğu anda kişi çoğu zaman iki uca savrulur. Ya bütünüyle geri çekilir ya da korkusunu bastırmak için sertleşir. Nice sertlik güçten değil, korkudan doğar. Ne kadar çok bağırıyor, ne kadar çok denetliyor, ne kadar çok kendisini ispat etmeye uğraşıyorsa, içeride o kadar büyük bir kırılganlık taşıyor olabilir. Gerçek güç, kendisini durmadan kanıtlamak istemez.
Korkudan kaçmak korkuyu küçültmez; zihnin içinde büyütür. İnsan korktuğu şeye yaklaşmadıkça onun gerçek ağırlığını bilemez. Görülmeyen şey hayalin içinde sınırsız genişler. Bu yüzden birçok kişi olaydan çok, zihninde büyüttüğü ihtimalden korkar.
Korkuyla ilişki de geçmişte şekillenir. Küçümsenen biri görünmekten korkabilir. Sürekli eleştirilen biri hata yapmaktan korkabilir. Terk edilen biri bağ kurmaktan korkabilir. Kişi büyüdüğünde yalnız bugünü yaşamaz; geçmişten getirdiği korkuların içinden de yaşar. Bu yüzden bazı korkular bugünkü olaydan daha büyük hissedilir.
Cesaret korkuyu bastırmakla başlamaz. Korkuyu duyabilmekle başlar. Kişi korktum diyebildiğinde, korkusunun ne söylediğini anlamaya yaklaşır. Korku çoğu zaman korunmamış bir yeri işaret eder. O yer görüldüğünde korku yalnız karanlık bir his olmaktan çıkar; anlam kazanmaya başlar.
Korkunun içinde kalabilen kişi, korkunun kendisini bütünüyle yönetmediğini fark eder. İlk anda beden gerilir, zihin kaçmak ister, kişi geri çekilmek ister. Ama kaçmadan biraz durabilirse, içeride başka bir açıklık belirir. Korkunun en büyük gücü, insanın hemen kaçmasıdır. Kaçış durunca korkunun içindeki boşluk görünür olur.
Cesur insan korkmayan insan değildir. Korktuğu hâlde hareket edebilen kişidir. Korku, insanın bütünüyle kaybolacağı anlamına gelmez. İnsan korkunun içinden geçebilir. Bunu yaşadıkça korku mutlak bir düşman olmaktan çıkar, geçilmesi gereken bir eşik gibi görünür.
Hayattaki büyük dönüşümler çoğu zaman korkulan yere yaklaşmakla başlar. Söylemekten çekindiği şeyi söylediğinde, kaçtığı duygunun içinde kaldığında, ertelediği yüzleşmeye geri döndüğünde içeride bir çözülme olur. Kişi kendisini sınırlayan şeyin yalnız korku değil, korkudan kaçış olduğunu görür.
Korkunun tamamen yok olması gerekmez. Kişi yıllar sonra bile aynı korkuyu duyabilir. Fark şurada doğar: korku artık yönü belirlemez. Korktuğu hâlde yürüyebilir. Bu yürüyüş büyük gösterilerle başlamaz; bazen ertelenmiş bir konuşmayı yapmakla, bazen bir duyguyu inkâr etmemekle, bazen küçük bir adımı korkuya rağmen atmakla başlar.
Gerçek cesaret düşmeyeceğinden emin olmak değildir. Düşebileceğini bildiği hâlde yürümeyi sürdürebilmektir. Hayat avuca alınarak değil, göğüste taşınarak yaşanır. Taşıyabilen kişi korkunun içinde de yol bulur.
Bu altı eşik aynı yere bağlanır. İnsan kırılganlığını sakladıkça sertleşir. Duygusundan kaçtıkça kendisine yabancılaşır. İçini duymadıkça dışarıyı hizaya sokmaya çalışır. Kaçtığı şeyleri geride bıraktığını sanır; onlar başka biçimlerde geri döner. Hakikatten uzaklaştıkça enerjisini görüntülere harcar. Korkusuz görünmeye çalıştıkça korkusunun hükmü büyür.
Kırılganlığını içine alabilen, duygusunu dinlemeyi öğrenen, içini duymaya başlayan, kaçmayı bırakan, hakikate yaklaşan ve korkusunun içinden yürüyen kişi başka bir güce yaklaşır. Bu güç gürültülü değildir. Sert değildir. Kendini ispatlamaz. İnsan bu güçle kusursuz olmaz; ama kendisine karşı daha az düşman hâle gelir.
Belki yolun bu kısmında açılan en önemli şey de budur: Kişi kendi içindeki hareketi düşman gibi görmeyi bıraktığında, hayatla savaşmayı da yavaş yavaş bırakır. Kırılabilir, hissedebilir, korkabilir, yorulabilir. Yine de dağılmadan yürüyebilir.
Hakikate yaklaşan kişinin canlılığı buradan doğar.
