Bu yazıda “mış gibi yaşamak” denilen insan hâlini ele alıyoruz.
Burada anlatılacak olan, insanın yalnız dışarıya verdiği görüntüden öte o görüntüyü zamanla kendi iç hakikati sanması hususu olacak. Yazı, suretin zeminden nasıl koptuğunu, zihnin bu kopuşa nasıl açıklama bulduğunu, nefsin karanlığı nasıl haklı gösterdiğini, dindarlık, ahlak ve sevgi gibi yüksek kelimelerin altında hangi ince saklanma biçimlerinin büyüyebildiğini kısa surette ele alıyor; başlangıç bölümündeki toplu anlatım, müstakil başlıklarla serimlenerek.
Mış Gibi Yaşamanın İlk Sureti
Mış gibi yaşamak, insanın en eski kaçışlarından biridir. Fakat bu kaçış çoğu zaman kaba bir yalan şeklinde başlamaz. İnsan bir sabah kalkıp kendine sahte bir hayat kurmaya karar vermez. Daha çok küçük bir kayma olur. Söylediği şeyle yaşadığı şey arasında ince bir mesafe açılır. Önce bu mesafeyi fark eder, sonra gerekçelendirir, sonra alışır, en sonunda da o mesafenin kendisi olduğunu sanmaya başlar. Bu hâl, yalnızca küçük bir ikiyüzlülük meselesi de olmaz.Sadece insanın başkalarına karşı olduğundan başka görünmesi de değildir bu hâl. Bu, daha derinde, kişinin kendi varlığıyla kurduğu ilişkinin bozulmasıdır. İnsan burada yalnız başkasını kandırmaz; kendine de başka bir hayatın içinde bulunduğunu telkin eder. Yaşamadan yaşamış gibi, sevmeden sevmiş gibi, inanmadan inanmış gibi, düşünmeden anlamış gibi, pişmeden olgunlaşmış gibi görünür. Bir süre sonra bu görünüşü kendi hakikati sanmaya başlar.Yani mış gibi yaşamaya başlayan kişi, ilk bakışta sıradan bir yalancı gibi görünmeyebilir. Hatta çoğu zaman düzgün, ölçülü, terbiyeli, bilinçli, duyarlı, ahlaklı, dindar, kültürlü, hassas, sorumluluk sahibi biri gibi bile görünür. Onu tehlikeli yapan da budur. Açık kötülük değildir onunki. Çıplak yalan, bir yerde yakalanır. Fakat mış gibi yaşamak, yalanın ahlak, nezaket, incelik, bilgi, dua, iyilik, fedakârlık, mağduriyet ve hatta tevazu kılığına girmiş hâlidir. Burada yalan artık kaba bir söz olmaktan çıkar; bir hayat sureti kazanır. Bu insanın asıl meselesi, yaptığı şeyle söylediği şey arasındaki basit fark değildir. Daha kökte, varlığıyla sureti arasındaki kopukluktur. Suret başka, zemin başkadır. Dışarıya verdiği izlenim başka, içeride sakladığı hareket başkadır. Dilinde taşıdığı kavram başka, hâlinde tahakkuk eden gerçek başkadır. “Anladım” der; fakat anlamak onun içinde hiçbir şeyi yerinden oynatmamıştır. “İnandım” der; fakat inanmak hayatının yönünü değiştirmemiştir. Seviyorum dediğinde sevgisi yalnızca sahip olma, görülme, onaylanma ya da korunma ihtiyacının süslü ismidir. Affettim dediğinde içinde hâlâ bir mahkeme sürmektedir. Teslim olurken hala her şeyi kontrol etmek içindedir.Mış gibi yaşamak, insanın kendi içindeki çelişkiyi taşıyamamasıyla başlar.
Çelişkiyi taşımak zordur; çünkü çelişki insanı çıplak bırakır. İnsan bir şeyi söylediği hâlde onu yaşamadığını gördüğünde, içeride bir yarılma meydana gelir. Bu yarılma ya tahkike dönüşür ya da savunmaya. Tahkike dönüşürse insan utanır, durur, susar, kendi gerçeğini görmeye başlar. Savunmaya dönüşürse açıklama üretir, bahane kurar, kendini haklı çıkarır, başkasını suçlar, niyetini büyütür, kusurunu küçültür. İşte mış gibi hayat bu ikinci yoldan doğar. Mış gibi yaşayan kişi, hakikati reddetmez çoğu zaman. Hakikati sever gibi yapar. Hakikate saygılı görünür. Hakikat hakkında konuşur. Hakikatin kelimelerini öğrenir. Hakikate dair kitaplar okur, cümleler kurar, başkalarına tavsiyeler verir. Fakat hakikat ona dokunmaya başladığında geri çekilir, saklanır, kaçar, hatta saldırır. Çünkü hakikat fikir olarak taşınabilir; hâl olarak taşınması zordur. Fikir insana itibar kazandırır. Hâl ise bedel ister. Mış gibi yaşayan insan bu itibarı ister; bedelden kaçar. Burada da zihin faal hale getirirlir.
Zihin, varlıkla yüzleşemeyen bilincin en gelişmiş dişli savunmasıdır diyebiliriz.
İnsan hakikatle doğrudan temas ettiğinde içeride yıllardır kurduğu düzen sarsılacağı, kendine anlattığı hikâye çatlayacağı, tüm iyi olma gösterisi, samimiyet tutumu, mağduriyetleri, haklılığı, “ben bilirim”leri altında saklanan karanlıkları görünmeye başlayacağı için, bu temas zihin aracıyla belirsiz bir şekilde kopartılır.
Zihin esasındaki mış gibi insan, bu yüzden hemen her zaman anlam üretebilir durumdadır. Açıklamalar yapar, yorumlar, teorileştirir, kavramlaştırır, sınıflandırır… Böylece kendini görmeden kendisi hakkında konuşabilir hâle gelir.
Mış gibi yaşayan insanın çıplak teşhiri burada yapılmalıdır. O, çoğu zaman yalan söylediğini bilmeyen yalancıdır. Kötülüğünü kötülük olarak görmediği için tehlikelidir. Kendi zaafını “hassasiyet”, kibrini “ilke”, korkusunu “tedbir”, cimriliğini “ölçü”, öfkesini “adalet”, ilgisizliğini “sınır koyma”, sevgisizliğini “olgunluk”, teslimiyetsizliğini “akıl”, tembelliğini “zamana bırakma”, hesapçılığını “hikmet”, suskunluğunu “vakar”, konuşkanlığını “tebliğ”, kırgınlığını “haklılık” diye adlandırır. Böylece her karanlık hareketine aydınlık bir isim bulur. Bu insanı dışarıdan teşhir etmek kolay değildir. Çünkü onun elinde hazır bir dil vardır. Kendini savunacak kavramları önceden toplamıştır. Eleştirildiğinde hemen incinir. İncindiğinde mağdur olur. Mağdur olduğunda karşısındakini zalim ilan eder. Böylece asıl mesele görünmez olur. Konu artık onun hakikatten kaçışı değildir; ona haksızlık yapılmış olmasıdır. Bu, mış gibi yaşayan kişinin en güçlü düzeneklerinden biridir: o, Hakikatin kendisine temas ettiği her ânı, kişisel saldırı gibi yorumlamaya meyillidir.
Burada psikolojik savunmalarla nefsin oyunları da birbirine çok yaklaşıktır.
Psikoloji açısından bastırma, rasyonalizasyon, yansıtma, idealleştirme, inkâr, bölünme gibi mekanizmalar, nefs terbiyesi dili itibariyle kişinin kendi karanlığını görememesi, kendini temize çıkarması, kusuru dışarıda araması, hakikati kendi arzusuna göre eğip bükmesi hususlarıyla beraber, burada manzarayı bize daha iyi anlatabilmektedir. Evet, bu iki dil birbirinin yerine geçmez; fakat aynı insan hâlinin farklı taraflarını da gerçekten görünür kılmaktadır. Bu düzlemler birlikte düşünülmediğinde meseleyi her zaman basit ama teknik şekilde açmak mümkün olmayabilir. Mesela sadece psikolojik mekanizma denirse, insanın ahlaki sorumluluğu silikleşebilir ve, sadece ahlaki zaaf dendiğinde de iç savunmaların nasıl çalıştığı görülmeyebilir. Bu nedenle mış gibi yaşayanı bu yaklaşık düzlemler içinde tasvir etmek lazımdır.
Mış gibi yaşamak hem bir iç savunma, hem bir nefis hilesi, hem de varlıkla suret arasındaki bozulmuş ilişkidir.
Fakat mış gibi yaşamak yalnızca bir davranış bozukluğu olarak da anlaşılmamalıdır. Bu bir varlık meselesidir. İnsanın kendi hakikatiyle arasına farklı yönlerine ait temsil koyması ve bunu yaşatması meselesidir.
Oysa hayat, temsil edilerek yaşanmaz.
Sırf temsil yaşamanın yerini aldığında insan dışarıdan hâlâ ayakta görünebilse de, konuşup, sever gibi yapsa da, inanıp düşünür gibi yapsa da, olgun görünüp, incelik gösterse de, hatta başkalarına yol bile anlatsa da, içeride zemin hiçbir zaman esasen yoklanmamış, oraya inmeye cesaret gösterilmemiş, bunun yerine sade suretler birbiriyle yer değiştirmiştir. Hayat, sırf temsil esasında inşa edilmiştir.
Ancak hayat, sırf temsil esasında doğmadığı için, sırf temsil esasında yaşaması imkansızdır.
Mış gibi yaşayan, bu imkansız yaşamın peşindedir.
Yaşamak Yerine Temsil Etmek
Mış gibi yaşayan kişi, hayatı doğrudan yaşamaz; onu sahneler. Sevgisini sahneler, inancını sahneler, düşüncesini sahneler, acısını sahneler, pişmanlığını sahneler. Bu sahne bazen başkalarının önündedir, bazen kendi zihninin içinde. İnsan tek başınayken bile seyirci hayal edebilir. Bir gün anlaşılacağını, takdir edileceğini, ne kadar iyi niyetli olduğunun görüleceğini düşünür. Böylece hayat, içerden yaşanan bir hakikat olmaktan çıkarılıp dışarıdan görülecek bir manzaraya dönüştürülür. Burada insan kendi varlığının tiyatrosunu kurar. Kendini seyrettiği, kendini gösterdiği, kendini haklı çıkardığı bir iç sahne. Bu sahnede herkesin bir rolü vardır. Kendisi çoğu zaman mağdur, iyi niyetli, derin, anlaşılmamış, incinmiş ama asil kişidir. Başkaları ise ya onu anlamayan kaba kimseler ya da onun değerini geç fark edecek figürlerdir. Olaylar bile bu sahneye göre yeniden düzenlenir. Kişi hatırladığını zanneder; fakat çoğu zaman hatırlamaz, kurgular. Geçmişini kendi benlik savunmasına uygun biçimde yeniden yazar. Mış gibi yaşayan insanın bu meyanda hafızası da masum değildir. Hafıza, burada hakikatin muhafaza edildiği yer olmaktan çıkartılır, bir mensubiyetin hizmetçisi edilir; daraltılır. Kişi kendini haklı çıkaracak ayrıntıları büyütür, kendini çıplak bırakacak ayrıntıları siler. Birinin ona söylediği ters bir cümleyi yıllarca taşır; fakat kendisinin yıllarca nasıl bir soğukluk, ihmal, kibir ya da manipülasyon ürettiğini hiç görmez. Kendi acısını tarih yapar, başkasının acısını ayrıntı sayar. Kendi kırılganlığını kutsar, başkasının kırılganlığını abartı bulur. Kendi susmasını derinlik, başkasının susmasını suç kabul eder. Mış gibi yaşayan hakikat ortaya çıksın istemez; kendi haklılığı onaylansın ister. Bu ikisi aynı şey değildir. Hakikat ortaya çıktığında kişinin kendi payı da görünür. Kendi ihmali, kendi arzusu, kendi korkusu, kendi kıskançlığı, kendi kibri, kendi kaçışı da sahneye çıkar. Mış gibi yaşayan insan buna dayanamaz. O yüzden hakikati çağırır gibi yapar ama hakikat yaklaşınca kapıyı kapatır. Onun hayatındaki en belirgin işaretlerden biri, temas yerine izlenim üretmesidir. Gerçekten sevmek yerine seviyor izlenimi vermek. Gerçekten dinlemek yerine dinliyor izlenimi vermek. Gerçekten anlamak yerine anlamış gibi baş sallamak. Gerçekten pişman olmak yerine pişmanlık dilini kullanır o. Gerçekten değişmek yerine değişim hakkında konuşur. Hatta bazen değişim sürecinde olduğunu söylemek, değişmemenin en konforlu yolu olur onun. Çünkü süreç ona bitmeyen bir erteleme alanı açar.
Mış gibi yaşayan kişinin imajı çok kıymetlidir. İmaj, onun ikinci bedenidir. İmajı yaralanınca panikler. Birisi onu olduğundan daha çıplak gördüğünde, içinde ahlaki bir sarsıntı duymadan çoğu zaman narsistik bir yara oluşturur. Ben ne yaptım demez, “beni böyle nasıl görürler?” diye sarsılır. Bu yüzden pişmanlığı bile bazen hakiki değildir. Pişman olduğu şey kötülük değil, kötülüğünün görünmesidir. Üzüldüğü şey verdiği zarar değil, iyi insan imajının zedelenmesidir. Oysa insanın kendini suçlaması her zaman hakikate yaklaştığını göstermez. Bazı insanlar kendini suçlayarak da kendinden kaçabilir. Çünkü suçluluk, eğer hakiki bir dönüşüme açılmıyorsa, benliğin başka bir biçimde merkezde kalmasıdır. Seyir devam eder. Hakikat yine içeri girmez. Mış gibi yaşamak, yalnız iyi görünmek de değildir; kötü görünerek de mış gibi yaşar onlar. Bazı insanlar kendi dağınıklığını, hoyratlığını, sorumsuzluğunu, karanlığını “ben buyum” diyerek sunar. Bu da başka bir sahte sahiciliktir. “Ben maskesizim” diyerek bazen maskelerin en kalınını takmıştır. Çünkü sahicilik, içinden gelen her şeyi dışarı dökmek değildir. Sahicilik, insanın içinden gelen şeyi de tahkik etmesidir. Nefsinden geleni karakter, travmasından geleni kader, tembelliğinden geleni özgürlük, kabalığından geleni doğallık diye sunan kişi de mış gibi yaşar. Bu nedenle mış gibi hayatın tek biçimi yoktur. Dindar kılığa girebilir. Entelektüel kılığa girebilir. Mağdur kılığa girebilir. Asi kılığa girebilir. Derin insan, yaralı insan, özgür insan, ahlaklı insan, fedakâr insan, bilge insan, sade insan, suskun insan, çok konuşan insan kılığına girebilir. Ortak nokta hep aynıdır. Kişi olduğu hâli görmeden, olmak istediği sureti taşımaktadır.
Oysa suret zeminle birleşmediğinde ve zemin dönüşmediğinde, asliyetini kaybeder, ve kendini hiçbir zaman taşıyamaz.
Zihnin Perdesi ve Hakikatten Kaçış
Yukarıda söyledik, zihin, mış gibi yaşamanın en mahir hizmetkârıdır. Çünkü zihin, her şeyi açıklayabilir. İnsan yeterince zeki, yeterince okumuş, yeterince kelime sahibi ise, kendi karanlığını bile ikna edici biçimde anlatabilir. Kibrini özgüven diye açıklayabilir. Arzusunu kader diye açıklayabilir. Korkusunu feraset diye açıklayabilir. Sevgisizliğini olgun mesafe diye açıklayabilir. Kıskançlığını haklı hassasiyet diye açıklayabilir. Tembelliğini tevekkül diye açıklayabilir. Zulmünü terbiye diye açıklayabilir. Zihin burada hakikatin içeri girmemesi için çalışan bir düzenektir. Her açıklama bir kapı gibi görünse de duvardır. Her kavram bir aydınlık gibi görünür ama bazen perde olur. “neden böyle yaptım?” diye sorduğunda, gerçekten görmek için sormuyorsa, zihni hemen ona rahatlatıcı cevaplar verir. Çocukluğundan, şartlarından, karşı tarafın hatalarından, dönemin zorluğundan, niyetinin temizliğinden, yanlış anlaşılmaktan, hassas yapısından söz eder. Bunların bir kısmı doğru olabilir. Fakat doğru olmaları, hakikati bütünüyle taşıdıkları anlamına gelmez. Zihin, bu kısmi doğruları seçerek kişiye sahte bir beraat verir. Kişi tamamen yalan söylemediği için kendini dürüst sanır. Oysa mış gibi yaşamın en kuvvetli hilesi tam da budur.Tamamen yalan söylemez. Hakikatten parçalar alır, onları kendi savunmasına göre dizer. Böylece ortaya bütünüyle sahte ama parçaları itibariyle tanıdık bir anlatı çıkar. İnsan da bu anlatıya inanır. Çünkü içinde doğrular vardır. Fakat o doğrular yanlış bir mimarinin taşları hâline gelmiştir.
Burada çelişki de önemli.
Çelişki, yalnız iki cümlenin birbirini tutmaması değildir. İnsan hayatında çelişki, kavram ile hâlin birbirine temas etmemesidir. “Merhamet” kavramını taşıyan birinin davranışında soğuk bir iktidar varsa, ortada çelişki vardır. “Tevazu” dilini kullanan birinin eleştiriye tahammülü yoksa, orada çelişki vardır. “Hakikat” diyen biri kendi menfaatine dokunan hakikati hemen bastırıyorsa, çelişki vardır. “Sevgi” diyen biri sevdiğini kendi korkusuna mahkûm ediyorsa, çelişki vardır. Mış gibi yaşayan kişi bu çelişkiyi çözmez; üstünü örter. Çünkü çözmek, değişmeyi, dönüştürmeyi gerektirir. Örtmek ise yalnızca dil ister. Dil kolaydır. Hâl zordur. İnsan konuşarak kendini yüksek bir yere çıkarabilir; fakat hâli onu her zaman gerçek zeminine geri indirecektir. Bu yüzden mış gibi yaşayan kişinin en çok korktuğu şey, uzun süre aynı mekânda, aynı ilişkide, aynı sorumlulukta kalmaktır. Çünkü zaman, sahte sureti aşındıracaktır. Orada ilk izlenim korunabilir ama uzun temas korunamaz. Yakından bakıldığında, suretin altındaki zemin görünür. Fakat zaman geçtikçe mış gibi hayatın boyası dökülecek, kişi aynı hataları daha zarif cümlelerle tekrar edecektir. Aynı kaçışı daha olgun gerekçelerle sürdürerek. Aynı bencilliği daha ince bir dille savunurak. Aynı korkuyu daha ruhani kavramlarla örterek. Aynı sevgisizliği daha medeni sınırlar içinde yaşatarak. Bir süre sonra onun değişimi bile değişmemesinin yöntemi olur. Yeni kelimeler öğrenir, eski nefsiyle kullanır. Yeni çevrelere girer, eski benliğini taşır. Yeni kararlar alır, eski sabitini korur.
Burada nefs-i emmârenin en sinsi vasfı da görünüyor. Nefis sadece kötülüğü emretmez; kötülüğü iyi gösterir.
Evet mış gibi yaşayan kişi, iç ses ile nefsin fısıltısını ayırt edemez. Çünkü ayırt etmek için susması gerekir. O ise susamaz. Sessizlik geldiğinde içerideki kuytu duyulur. Bu boşluk duyulmasın diye konuşur, düşünür, plan yapar, analiz eder, paylaşır, yazar, anlatır, meşgul olur. Sürekli hareket hâlindedir; fakat bu hareket çoğu zaman ilerleme değildir. Bir döngüdür. Her döngü ona yaşıyormuş hissi verir. Oysa bazı hayatlar hareket ettikçe daha çok yerinde sayar.
Mış gibi yaşamak biraz da budur: Dönüp durduğu hâlde yürüdüğünü sanmak.
Benlik Kurgusu - “Ben Böyleyim” Yalanı
Mış gibi yaşayan insanın sığındığı en büyük cümlelerden biri de: “Ben böyleyim.”
Şimdi; bu cümle bazen masumdur. İnsan mizacını, sınırını, kabiliyetini, zayıflığını tanımak için söyleyebilir. Fakat çoğu zaman bu cümle, tahkikin kapısını kapatmak için kullanılır. “Ben böyleyim” demek, “beni sorgulama”, “benden değişim bekleme”, “bu karanlığı karakterim say”, “bu savunmayı kaderim kabul et” demenin yumuşatılmış biçimidir. Oysa insanın “ben” dediği şeyin büyük kısmı, işlenmemiş korkular, öğrenilmiş tepkiler, bastırılmış arzular, tekrar eden savunmalar, aileden taşınmış sesler, çevreden alınmış roller, incinmelerden kurulmuş kabuklar ve nefsin kendini koruma biçimlerinden meydana gelir. Bunların hepsi “ben” değildir. Bir kısmı alışkanlıktır. Bir kısmı yaradır. Bir kısmı savunmadır. Bir kısmı kibirdir. Bir kısmı korkudur. Bir kısmı da insanın yüzleşmek istemediği eski bir karanlıktır. Mış gibi yaşayan kişi bu ayrımı yapmaz. Yaparsa çözüleceğini hisseder. Çünkü “ben böyleyim” dediği şeyin aslında “ben böyle korunuyorum”, “ben böyle kaçıyorum”, “ben böyle hükmediyorum”, “ben böyle görünmek istiyorum”, “ben böyle cezalandırıyorum”, “ben böyle saklanıyorum” anlamına geldiği ortaya çıkacaktır. İşte çıplaklık burada. İnsan kendini anlattığı cümlelerin arkasındaki asıl hareketi gördüğünde, ilk defa kendine karşı yabancılaşır. Bu yabancılaşma kötü değildir aslında, sahte yakınlığın bozulmasıdır; ama mış gibi bir hayatta buna izin yoktur.
Kişi kendine fazla alışmıştır. Kendi yalanlarına, kendi jestlerine, kendi mağduriyetlerine, kendi hassasiyetlerine, kendi öfke biçimine, kendi susmalarına, kendi kaçış yollarına alışmıştır. Bunları karakter sanır. Hatta bunları kaybederse kendisiz kalacağını düşünür. Bu yüzden hakikat geldiğinde yalnız hatasını değil, kimliğini de tehdit altında hisseder. Çünkü kimliği hatalarının etrafında örülmüştür. Mış gibi yaşayan insanın benliği, çoğu zaman sabit bir cevher değil, korunması gereken bir hikâyedir. Bu hikâyenin kahramanı olmak ister. Kendi hayatına girenleri anlatırken bile sadece kendini merkeze alır. Başkalarının acısı onun gelişimine hizmet eden yan unsurlar hâline gelir. Birini kırmışsa, bunu kendi olgunlaşma sürecinin parçası yapar. Birine haksızlık etmişse, bunu kendi farkındalık yolculuğunun basamağına dönüştürür. Böylece başkasının yarası bile onun benlik anlatısına malzeme olur. Bu, mış gibi yaşamanın acımasız tarafıdır. Başkasına verdiği zararı bile kendi derinliğinin kanıtına çevirebilir. “Bu olay bana çok şey öğretti” der. Peki ya karşı tarafa ne yaptı? “Ben bu süreçte kendimi tanıdım” der. Peki ya süreç dediği şeyde kimin güvenini kırdı? “Ben de çok dönüştüm” der. Peki ya dönüşüm dediği şey, zarar verdiği insanın hakkını teslim etti mi? “Ben artık daha bilinçliyim” der. Peki bilinç, telafiye dönüştü mü; yoksa yalnızca yeni bir benlik süsü mü oldu?
Mış gibi yaşayan kişi, özür dilerken bile kendini merkeze alabilir. Özrü, karşı tarafın yarasına eğilmek için değil de kendi vicdan yükünü azaltmak içindir. “Özür diledim ya” diyerek borcun bittiğini sanır. Oysa özür, hakiki ise kapı açar; kapatmaz. Özür, kişinin kendini temize çıkarması değildir; özür verdiği zararın önünde durmasıdır. Fakat mış gibi yaşayan insan özrü de bir işlem gibi görür. Söylenir, rahatlanır, geçilir. Karşı taraf hâlâ acı içindeyse, bu defa onun affedemeyişi problem yapılır. İşte çıplak teşhir bu. Mış gibi yaşayan kişi, iyiliği bile çoğu zaman kendinden çıkmadan, kendini daha iyi hissetmek için yapmaktadır. Sevdiğini kendisi için sever. Özür dilediğinde kendini rahatlatmak ister. Yardım ettiğinde görülmek ister. Sustukça üstünlük kurar. Konuştukça merkezi kalan odur. Dinlerken bile cevap hazırlıyordur. Ağlarken nasıl göründüğünü hissediyordur. Yalnızken hep seyredildiğini varsayıyordur.
Böyle bir hayatın içinde hakikat barınamaz. Çünkü hakikat, insanın kendi dar düşkün merkezinden çekilmesini ister. Mış gibi yaşayan kişi ise bu merkezini bırakmaz. Gerekirse o merkezi tevazu görüntüsüyle korur. “Ben hiçim” der; fakat bu hiçliği bile görülmek ister. “Ben acizim” der; fakat acizliğine dokunulunca öfkelenir. “Ben kulum” der; fakat kul olmanın gerektirdiği itaate gelince kendi aklını ilah edinir.
Bu insanın en büyük putu kendi “samimiyet” iddiasıdır.
Karanlığı Haklı Gösteren İç Düzenekler
Mış gibi yaşamanın kökünde yalnız psikolojik savunma yok, bunu da yukarıda söyledik. Bu yaşamda daha derinde nefis vardır. Psikoloji, insanın kendini korumak için hangi mekanizmaları kullandığını anlatır. Fakat insan yalnız korunmak istemez, hükmetmek, sahip olmak, görünmek, üstün gelmek, haklı çıkmak, temize çıkmak, arzusunu meşrulaştırmak da ister. Nefsin tahtı, saltanat davası vardır, çok daha esrarlı kuvvetlerle ve hallerle.
Şimdi; nefis, insanın içindeki ham isteklerin bir toplamı değildir. O istekleri hakikat gibi gösterebilen, karanlığı gerekçelendirebilen, kişiyi kendi hesabına çalıştırırken ona “sen doğru yoldasın” dedirtebilen bir iç kuvvettir. Nefs-i emmâre, kötülüğü her zaman kaba biçimde emretmez. Mesela çoğu zaman insanın kulağına açıkça “zulmet” demez. “Hakkını koru” der. “Kendini ezdirme” der. “Sen zaten çok sabrettin” der. “Biraz da sen düşünülmelisin” der. “Bu kadar fedakârlık yeter” der. “Onlar seni anlamıyor” der. “Senin niyetin temiz olduğu için bu yaptığın yanlış sayılmaz” der. Böylece insan içindeki karanlık hareketi ahlakî cümlelere bile taşır. Nefs şeytani bir çıplaklıklğa soyunmadan makuliyet giysisiyle konuşur. Mış gibi yaşayan insanı asıl tehlikeli yapan budur. Nefsinin emri altındaki bu insanlar, çoğu zaman kendlerini kötü biri olarak görmez. Kendisini savunan, incinmiş, anlaşılmamış, sınır koymaya çalışan, hakkını arayan biri olarak görür. Elbette insanın gerçekten incindiği, hakkını koruması gerektiği, sınır çekmesinin zaruri olduğu hâller vardır. Fakat mış gibi yaşayan kişi, bu hakiki ölçüleri kendi nefsinin hizmetine verir. Sınır koymak derken merhametsizliğini gizler. Hakkını aramak derken hırsını örter. Kendini korumak derken bencilliğini temize çıkarır. İncindiğini söylerken başkasını incitme hakkı elde ettiğini zanneder. Nefsin en belirgin vasıflarından biri, kusuru dışarıda aramasıdır. Mış gibi yaşayan kişi kendi hâline bakmak yerine daima şartları, insanları, geçmişi, ailesini, kaderini, zamanın kötülüğünü, karşı tarafın eksikliğini, imkânların darlığını, kendisine yapılan haksızlıkları öne çıkarır. Bunların hiçbiri tümüyle uydurma olmayabilir. İnsan gerçekten zor şartlardan geçmiş olabilir. Gerçekten yara almış olabilir. Gerçekten haksızlığa uğramış olabilir. Fakat nefis, hakiki acıyı da kendi iktidarı için kullanır. Yarayı tevazuya açacağı yerde üstünlük vesilesi yapar. Ona dokunulmazlık zırhı verir. Bu zırhın arkasında kişi kendi muhasebesinden kaçar. “Ben böyle oldum çünkü bana böyle davrandılar” der geçer. Bu cümlede bir pay hakikat olabilse de eksik bırakılan, “Peki ben şimdi ne yapıyorum? Bana yapılanı hangi biçimde başkalarına taşıyorum? Kendi yarama dayanarak hangi zulmü meşrulaştırıyorum? Çocukluğum, mizacım, acılarım, hayal kırıklıklarım beni açıklayabilir; ama beni beraat ettirir mi?” gibi soruşturmalardır. Mış gibi yaşayan kişi bu sorulara yanaşmaz. Çünkü açıklanmak ister, ama sorumlu tutulmak istemez.
Nefs-i emmâre insanı yalnız günaha sürüklemez; günahı kimlik hâline getirir. Kişi hased eder, fakat bunu “adalet duygum yüksek” diye anlatır. İçten içe başkasının elindeki nimetin eksilmesini ister, ama dilinde “hak yerini bulsun” vardır. Başkasının başarısından rahatsız olur, ama “ben sahicilik arıyorum” der. Birinin sevilmesine, öne çıkmasına, takdir edilmesine dayanamaz; fakat bunu “popülerliğe karşıyım” diye açıklar. Oysa derinde yaralanan şey hakikat sevgisi değil, benliğin merkezde kalma arzusudur.
Kibir de mış gibi hayatın temel sütunlarındandır. Fakat bu kibir her zaman burnu havada, kaba, küçümseyici biçimde görünmez. Bazen kırılganlık kılığına girer. Kişi eleştirilemez, çünkü çok hassastır. Uyarılamaz, çünkü hemen incinir. Sorgulanamaz, çünkü onu anlamamış olursunuz. Ona ayna tuttuğunuzda, aynaya bakmak yerine aynayı tutanı suçlar. Kibir burada “ben üstünüm” diye bağıran bir seste değil, “bana nasıl bunu söylersin?” diye ağlayan bir sestedir. Ağlama hakiki olabilir, fakat o gözyaşı her zaman hakikatin delili değildir. Bazen gözyaşı, benliğin savunma suyudur. Çünkü mış gibi yaşayan insan, kendi acısını büyüttüğü kadar başkasının acısına körleşerek ağlar. Kendisine söylenmiş bir cümleyi yıllarca unutmaz; kendisinin başkalarına yaşattığı uzun ihmalleri hatırlamaz. Kendisine yapılan küçük bir saygısızlığı insanlık dramı hâline getirir; kendi soğukluğunu, geçiştirmesini, susarak cezalandırmasını, ilgisizliğini “benim de hâlim yoktu” diye kapatır. Kendi kırılganlığına kutsal alan ister; başkasının kırılganlığını yük sayar. Kendi yorgunluğu anlaşılmalıdır; başkasının yorgunluğu bahane değildir. İşte burada nefsin çirkin yüzü var; nefis kendine genişlik, başkasına darlık ister. Kendi hatasına niyet, başkasının hatasına karakter der. Kendi kusurunu şartlarla açıklar, başkasının kusurunu ahlaksızlıkla damgalar. Kendisine merhamet ister, başkasına hüküm verir. Kendi düşüşünü süreç diye adlandırır, başkasının düşüşünü zaaf diye küçümser. Kendi geç kalışını olgunlaşma, başkasının geç kalışını ihmal sayar. Bu çifte ölçü, mış gibi yaşayan insanın iç mahkemesidir: Hâkim de odur, savcı da odur, mağdur da odur, gerekirse şahitleri de. Mış gibi yaşayan insan, bu yüzden adalet dilini çok sever. Çünkü adalet dili ona yüksek bir kürsü verir. Oradan konuştuğunda kendi nefsinin sesi duyulmaz sanır. “Ben sadece adil olunmasını istiyorum” der. Fakat adalet istediği şey gerçekten hakikatin bütünü müdür, yoksa kendi tarafını temize çıkaracak seçilmiş deliller midir? Hakiki adalet insanın kendi payını da açığa çıkarır. Mış gibi adalet ise yalnız karşı tarafın suçlarını büyütür. Hakiki adalet kişinin nefsini de sanık sandalyesine oturtur. Mış gibi adalet, nefsi hâkim koltuğuna sahip eder.
Nefs-i emmârenin bir başka sıfatı, aceleciliktir.
İnsan hemen sonuç almak, hemen rahatlamak, hemen görünmek, hemen karşılık bulmak ister. Mış gibi yaşayan kişi de değişimi bile acele ister. Biraz sarsılır, iki cümle kurar, birkaç gün üzülür, bir özür diler, bir karar alır ve artık değişmiş sayılmak ister. Oysa hakiki değişim zaman ister; tekrar ister; bedel ister; eski davranışın kapısına her gelişinde başka bir seçim yapmayı ister. Mış gibi değişim ise duygu patlamasını dönüşüm zanneder. İçinde bir yoğunluk belirdi diye hakikate erdiğini sanır. Bu insanın hayatında başlangıçlar çoktur, süreklilik azdır. Defalarca niyet eder. Defalarca yeni sayfa açar. Defalarca “artık böyle olmayacak” der. Ama her yeni sayfa, eski nefsin elinde aynı deftere dönüşür. Çünkü mesele sayfa değildir; yazan eldir. Yazıyı değiştirmek için elin titremesi, alışkanlığın kırılması, ayak basılan temelin sarsılması gerekir. Mış gibi yaşayan kişi ise yeni sayfayı sever; çünkü yeni sayfa ona geçmişin hesabından kaçma imkânı verir. Hakikat ise yeni sayfadan önce eski sayfanın hesabını soracaktır.
Nefs hesap vermekten hoşlanmaz. O yüzden mış gibi yaşayan insan ya çok konuşur ya da tamamen susar. Çok konuştuğunda kelimelerle kendini kurtarmaya çalışır. Susunca da suskunluğu bir kale yapar. Her iki durumda da temas kesilir. Hakiki muhasebe ise ne laf kalabalığıdır ne de duvar örmek. Hakiki muhasebe, insanın kendi içindeki hareketi adıyla görmesidir: “Ben burada korktum. Burada kıskandım. Burada üstünlük istedim. Burada sevilmek için iyilik yaptım. Burada affetmedim, sadece sustum. Burada hakkı değil, imajımı korudum. Burada özür diledim ama telafi istemedim. Burada hakikati sevmedim; hakikatle görünmeyi sevdim.” Bu cümleleri kurabilen insan için hâlâ umut vardır. Çünkü mış gibi hayat, adlandırılmadığı sürece büyür.
Karanlık isimsiz kaldığında insanın bütün hayatına yayılır. Fakat adı konduğunda ilk defa sınır kazanır. Nefis sınırsızlık ister; teşhis sınır çizer. “Bu benim hassasiyetim değil, kibrim.” “Bu benim tedbirim değil, korkum.” “Bu benim adaletim değil, intikam arzum.” “Bu benim merhametim değil, onay ihtiyacım.” “Bu benim tevekkülüm değil, tembelliğim.” İnsan bu ayrımı yapmaya başladıkça temsil bozulur. Mış gibi yaşayan kişinin çıplaklığı burada da görünebilir. O, çoğu zaman kavramların arkasında saklanan arzudur. Dindarlığın arkasında iktidar arzusu, ahlakın arkasında üstünlük arzusu, sevginin arkasında sahip olma arzusu, fedakârlığın arkasında görülme arzusu, mağduriyetin arkasında dokunulmazlık arzusu, bilginin arkasında hükmetme arzusu, tevazuun arkasında beğenilme arzusu. Her zaman böyle değildir; fakat mış gibi hayat böyle işlediğinde, en temiz kavramlar bile nefsin elinde kirlenecektir.
Nefs, insanın hakikati sevmesine engel olmaz bazen; hakikati kendi lehine kullanmasını sağlar. Bu daha derin bir sapmadır. Kişi hakikatin önünde diz çökmez; hakikati kendi eline alır. Onu başkalarına tutar, kendine tutmaz. Başkasının kusurunu kavramlarla teşhis eder, kendi kusurunu incelikli gerekçelerle örter. Başkasının nefsini görür, kendi nefsine “feraset” der. Başkasının mış gibi yaşadığını anlar, kendi sahnesini ibretlikler yaşamı zanneder.
Mış Gibi Dindarlık, Ahlak ve Sevgi
Mış gibi yaşamanın en tehlikeli biçimi, yüksek kavramların arkasına saklananıdır. Çünkü sıradan yalan, sıradan bir yüzleşmeyle çözülebilir. Fakat yalan dua cümlesiyle, ahlak diliyle, teslimiyet iddiasıyla, hikmet görüntüsüyle, kulluk kelimeleriyle örtüldüğünde artık ona dokunmak zorlaşır. Kişi kendini değil, neredeyse kutsal bir alanı savunuyormuş gibi davranır. Ona temas eden herkes, onun nefsine değil, onun temsil ettiği yüksek değere saldırmış gibi olur. Mış gibi dindarlık, ibadetin, ahlakın, teslimiyetin, tevekkülün, sabrın, edebin, takvanın suretini taşır; fakat bunların insanı kıran, dönüştüren, terbiye eden hakikatine yaklaşmaz, yaklaşamaz. Namaz kılar ama namazın onu kendi kibrinden indirmesine izin vermez. Dua eder ama duasında bile kendi arzularını mutlaklaştırır. Sabırdan söz eder ama sabrı başkasının ve şartların kendisine katlanması olarak tesis eder. Tevekkül der ama yapması gerekeni ertelemek içindir. Edep der ama edebi, kendisine itiraz edilmemesi için kalkan yapar. Kader der ama onunla sorumluluğunu silmek ister. Bu hâl dışarıdan bakıldığında dindarlık gibi görünebilir. Fakat içerideki hiçbir şey değişmemiştir.
Hakiki dindarlıkta insan kendi nefsini itham etmeyi öğrenir. Mış gibi dindarlıkta ise insan dini, nefsini aklamak için kullanır. Hakiki dindarlık, kulun boynunu büker. Mış gibi dindarlık, kişiye gizli bir üstünlük verir. Hakiki dindarlıkta insan başkasına karşı daha merhametli, kendine karşı daha uyanık olur. Mış gibi dindarlıkta insan kendine karşı daha affedici, başkasına karşı daha hükümran olur.
Mış gibi dindar kişi için kavramlar birer ayna değil, silahtır. “Nefs” kelimesi mesela, kendi nefsini görmek için değildir, başkasını susturmak içindir. “Edep” kelimesini kendi haddini bilmek için değil, karşı tarafı haddini bilmez ilan etmek için kullanır. “Teslimiyet” kelimesini kendi kontrol arzusunu bırakmadan başkasının kendisine itiraz etmemesini istemek için kullanır. “Fitne” der, fakat fitne dediği şey üstü örtülmüş hakikatin dile gelmesidir. “Gıybet” de dediği şey, kendisine ve kendi aklına uyan şeylere hesap sorulmasından kaçma, kaçırma yoludur. “Affetmek” der, fakat affı, mağdurun susması ve zalimin rahatlaması şeklinde anlar. Bu noktada en büyük karışıklıklardan biri, mış gibi dindarlığın diliyle Allah’a dönük görünüp fakat duygusal merkezinde hâlâ insanların bakışında olmaktır. Bu kişiler ibadet ederken bile nasıl biri olarak görüldüğünü önemser. Sade görünmek ister, ama sadeliğinin fark edilmesini bekler. Mütevazı görünmek ister, ama tevazuuyla takdir edilmek ister. Hizmet eder, ama hizmetinin bilinmemesi onu içten içe yaralar. “Ben karşılık beklemiyorum” der; fakat beklediği karşılık para ya da açık övgü olamıyorsa bile kıymetinin bilinmesidir. Kıymeti bilinmeyince, iyiliğini zehre dönüştürür; çünkü yaptığı şey başından beri zehirdir.
Oysa hakiki iyilik, bilinmediğinde de çürümez, eskimez, bozulmaz. Mış gibi iyilik görülmediğinde bozulur. Çünkü onun kökünde Allah rızasından çok benlik rızası vardır. Kişi kendini iyi hissetmek, değerli görmek, vazgeçilmez sanmak, ahlakî üstünlüğünü korumak için iyilik yapmıştır. Böyle bir iyilik dışarıdan fayda üretebilse de yapan kişinin içini hiç temizlemez, temizlememiştir. Hatta daha da kirletir. Çünkü burada insan yaptığı iyilikleri delil dosyası gibi saklamaya başlar. Bir gün eleştirildiğinde hemen o dosyayı açar: “Ben senin için şunu yaptım. Ben şöyle fedakârlık ettim. Ben olmasam...” diye söylenir… Böylece iyilik, minnete dönüşür; minnet de gizli bir esarettir.
Dua bile mış gibi yaşanabilir. İnsan duasında hakikati değil, kendi arzusunun onaylanmasını isteyebilir. “Hayırlısı olsun” der, fakat hayırdan kastı istediğinin olmasıdır. “Allah kalbimi biliyor” der, fakat kalbinin bilinmesini bir temize çıkma garantisi sayar. Oysa kalbin bilinmesi bazen insanı rahatlatmamalı, ürpertmelidir. Çünkü kalpte insanın kendinden bile sakladığı nice karanlık niyet, nice ince hesap, nice küçük iktidar arzusu kök salabilir. “Allah biliyor” demek ancak hakiki ağızda teslimiyettir; mış gibi ağızda bir şekilde bir sorgudan kaçıştır.
Sabır da bu düzende bozulur.
Hakiki sabır, insanı olgunlaştırır, içini genişletir, nefsini törpüler, dilini yumuşatır. Mış gibi sabır ise biriktirir, içerler, kendini üstün görür, sonra bir gün patlar ve bütün birikmiş hesabı ahlakî bir üstünlükle ortaya döker. “Ben yıllarca sustum” der. Peki o suskunluk sabır mıydı, yoksa cezalandırma mıydı? Gerçekten Allah için mi sustun, yoksa zamanı gelince daha güçlü vurmak için mi biriktirdin? Sustukça içindeki merhamet arttı mı, yoksa öfke mi pişirildi? Eğer suskunluğu insanı daha merhametli yapmadıysa onun adı sabır olmayabilir, mış gibi bir yaşamda kesinlikle değildir.
Tevekkül de mış gibi yaşamanın elinde uyuşukluğa dönüşür.
Kişi yapması gerekenleri yapmaz, sonra “nasip” der. Tedbir almaz, sonra “kader” der. Emek vermez, sonra “hayırlısı” der. Yüzleşmez, sonra “zamana bıraktım” der. Telafi etmez, sonra “Allah büyük” der. Böylece yüksek kelimeler, ihmali örten örtülere dönüşür. Oysa hakiki tevekkül, insanı sorumluluktan azat etmez; sorumluluğu yerine getirdikten sonra sonucu sahiplenmemeyi öğretir. Mış gibi tevekkül ise sonucu Allah’a, ihmali kendine bırakır; ama ihmalin hesabını vermez. Mış gibi dindarlığın en acı taraflarından biri, kişinin kendini hakikatin tarafında sandığı için tövbesinin geciktirmesidir. Açık günah işleyen biri bazen düştüğünü bilir. Fakat kutsal kelimelerle kendini örten kişi, düşüşünü ibadet zanneder. Kibri takva, merhametsizliği ilke, pasifliği teslimiyet, kontrolcülüğü sorumluluk, içe kapanıklığı zühd, insanlardan kaçışı maneviyattır. Böyle bir insanı uyandırmak zordur. Çünkü o karanlıkta olduğunu hiç düşünmediği anlarda zifiri karanlıkta boylu boyuna kök salmıştır.
Burada teşhir çok dikkatli olmalıdır. Mış gibi dindar kişi, bazen Allah’ı değil, Allah hakkında iyi görünen kendi imajını sever. Hakikati değil, hakikat ehli sayılmayı sever. Kulluğu değil, kul görüntüsünün verdiği ahlakî üstünlüğü sever. Teslimiyeti değil, teslim olmuş biri olarak algılanmayı sever. Fedakârlığı değil, fedakâr bilinmeyi sever. Tevazuu değil, tevazuundan dolayı yüceltilmeyi sever. Ve bütün bunları kendinden bile saklar.
Bu hâl, insanı hem kendine hem Rabbine karşı yabancılaştırır. Çünkü artık ibadet bile kalbi uyandırmak yerine benliği besleyiyordur. Zikir insanı susturmak yerine ona yeni bir gösteri, veriyordur. Sohbet bile hakikat meclisi olmaktan çıkıp aidiyet gururuna dönüşebilmiştir. İlmi cümleler, kişinin kendi nefsini görmeden başkasına hükmetmesi için olmuştur.
Din burada insanı parçalamaz, dönüştürmez, yakmaz, pişirmez; yıkmaz. Din sadece kendi dar derdinin emniyet sunan çatısıdır.
Süslenmiş nefis, çıplak nefisten daha tehlikelidir.
Çünkü çıplak nefis hiç olmazsa utanabilir. Süslenmiş, püslenmiş, şekil verilmiş nefs ise utandırılamaz, bükülemezdir.
Mış Gibi Ahlak
Ahlak, insanın hakikat karşısında biçim kazanmasıdır. Sadece toplum içinde düzgün davranmak, nazik görünmek, ölçülü konuşmak, kimseye açıkça zarar vermemek değildir. Ahlak, insanın güç bulduğunda ne yaptığı, görünmediğinde neye dönüştüğü, çıkarı zedelendiğinde hangi yüzünün açığa çıktığı, eleştirildiğinde neyi koruduğu, sevmediği kişiye nasıl davrandığı, zayıf gördüğüne nasıl temas ettiği, kendi hatası ortaya çıktığında hangi dili seçtiğiyle ilgilidir.
Mış gibi ahlak davranışın özden kopmasıdır. Kişi ahlaklı görünür; fakat ahlak onun içini terbiye etmemiştir. Naziktir ama merhametli değildir. Ölçülüdür ama adil değildir. Yardımseverdir ama minnet üretir. Saygılıdır ama içten içe küçümser. İnceliklidir ama hesapçıdır. Fedakârdır ama kaydeder. Suskundur ama affetmez. Güler yüzlüdür ama kıskançtır. Dürüst görünür ama seçici hakikat söyler. Hakkaniyetten söz eder ama kendi menfaati gelince ölçüyü, mikyası birden değiştirir.
Bir insanın ahlakı, kendi lehine olmayan hakikate verdiği cevapta belli olur.
Herkes kendi işine gelen doğruyu sever. Herkes kendi düşmanını mahkûm eden adalete alkış tutar. Herkes kendini yücelten tevazuu, kendini haklı çıkaran ilkeleri, kendine alan açan merhameti benimseyebilir. Fakat hakikat onun kendi kusurunu gösterdiğinde, adalet kendi payını da talep ettiğinde, merhamet karşı taraf için de gerektiğinde, ilke kendi arzusunu sınırladığında ne olur? Mış gibi ahlakın usta kaçamakları boy gösterir.
Mış gibi ahlaklı kişi çoğu zaman “ben kimseye kötülük istemem” der. Bu doğru olabilir; ama kötülük her zaman zaten açıkça istenerek yapılmaz. İnsan ihmal ederek de kötülük yapar. Geciktirerek de yapar. Umursamayarak da yapar. Üstünü örterek de yapar. Karşı tarafı belirsizlikte bırakarak da yapar. Sevdiğini kendi duygusal düzeninin nesnesi hâline getirerek de yapar. Susarak cezalandırarak da yapar. İyi görünme uğruna hakikati söylemeyerek de yapar. Kendi rahatını bozmamak için başkasının yükünü görmezden gelerek de yapar.
Ahlakın mış gibi yaşandığı yerde kötülük çoğu zaman kibardır. Sesler yükselmeden birilerini ezer bazen. Hakaret edilmez, ama küçümsenir. Kapı çarpılmaz, ama duvar örülür. Açık yalan söylenmez, ama hakikatin yarısı saklanır. “Ben sana bir şey demedim” denir; fakat bütün tavır zaten diyeceğini demiştir. “Ben karışmıyorum” denir; fakat karışmamak adı altında sorumluluktan kaçılmıştır. “Ben sadece mesafe koydum” denir; fakat mesafe, karşı tarafı cezalandıran soğuk bir iktidara dönüşmüştür.
Mış gibi ahlakın en büyük hilelerinden biri, pasif kötülüğü görünmez kılmasıdır.
İnsan yalnız yaptıklarıyla değil, yapmadıklarıyla da sınanır hep. Söylemesi gereken hakikati söylemediğinde, tutması gereken eli tutmadığında, telafi etmesi gereken zararı telafi etmediğinde, dönmesi gereken kapıya dönmediğinde, özür dilemesi gereken yerde susmayı seçtiğinde de ahlaki bir fiil içindedir. Mış gibi yaşayan kişi ise yapmadıklarını yok sayar. “Ben bir şey yapmadım” der. Evet, zaten bazen suçun özü budur. Bir şey yapman gerekirken yapmamışsındır. Bu noktada mış gibi ahlak, insanın kendini temize çıkarma sanatını yükeltmektedir. Ölçülü, usturuplu, doğru cümleler kurararak, kimseye açık saldırmdan, kendi dilini kontrol ederek, içteki hükümranlığını ilan etmek üzere.
Bazen en yıkıcı insanlar en sakin konuşanlardır. Çünkü sesin yükselmemesi nefsin alçaldığı anlamına gelmez. Kişi bağırmadan da hükmedebilir. Kırmadan konuşuyor gibi yapıp insanın içini ezebilir. “Ben sadece gerçeği söylüyorum” diyerek merhametsizliğini saklayabilir. “Ben objektifim” diyerek kalpsizliğini akıl diye sunabilir. Mesela “ben böyle biri miyim?” diye bir soru hakiki ağızda ürperti taşır. İnsan gerçekten şaşırır, kendi içindeki karanlığı görür, “Demek ki böyle bir tarafım varmış” diyebilir. Mış gibi ağızda ise bu soru bir inkâr silahıdır, “beni böyle göremezsiniz” demek içindir. Benim hakkımdaki genel kanaat bu fiili geçersiz kılar demek içindir. Oysa hakikat, kişinin imajına, hakkındaki genel kanaate hürmet etmek zorunda değildir. Alakasızdır bu. Bir insanın yıllarca iyi bilinmesi, bir yerde yaptığı haksızlığı haksızlık olmaktan çıkarmayacaktır. Mış gibilerde bunlar ustalıkla örtülür.
Mış gibi ahlakın çıplak teşhiri bu. Kişi iyi olduğu için iyi davranmamaktadır; iyi görünerek kendini güvenceye almaktadır. İyiliği, hakikatle bağ kurmanın değil de benliğini korumanın aracıdır. Ahlak ona kendi nefsini sınırlayan bir ölçü olmamış, başkalarının gözünde yerini sağlamlaştıran bir kıyafet olmuştur. Kıyafet temizdir belki ama onun bedeni, aslı kir içindedir.
Mış Gibi Sevgi
Mış gibi yaşamanın en çok saklandığı alanlardan biri de sevgidir.
Çünkü sevgi insanın en kolay kandığı şeylerden biridir. İnsan sevdiğini sevildiğini duyduğunda çoğu zaman kendi içindeki hareketi sorgulamayı bırakır. Sevmek, bütün kusurları yumuşatacak bir örtü gibi kullanılabilir bu yüzden. Çünkü sevgi de mış gibi yaşanabilir. Hatta belki en çok sevgi mış gibi yaşanır. Çünkü insanın sahip olma, görülme, onaylanma, korunma, hükmetme, vazgeçilmez olma arzuları en rahat sevgi kılığına girer. Mış gibi seven kişi, sevdiğini söylediği insanı gerçekten görmez. Onu kendi ihtiyacının aynası yapar. Karşısındaki kişi onun yalnızlığını azaltsın, yarasını sarsın, değer duygusunu beslesin, hayatındaki boşluğu doldursun, ona seçilmiş olduğunu hissettirsin ister. Bunların bir kısmı insanîdir; sevgi içinde karşılıklı ihtiyaç da vardır. Fakat mış gibi sevgide ihtiyaç, muhatabın varlığını yutar, saymaz. Sevilen kişi artık kendi hakikatiyle değil, sevenin ihtiyacına verdiği hizmet kadar vardır. Bu kişi “seni seviyorum” derken aslında “bana kendimi iyi hissettirmeni seviyorum” diyordur. “Senin iyiliğini istiyorum” derken iyilikten kastı çoğu zaman sevdiği kişinin kendi duygusal düzenine uygun yaşamasıdır. “Seni korumak istiyorum” derken koruma senin yok sayılıp kontrol altına alınmanın yumuşak adıdır. “Sana çok değer veriyorum” derken, değer verdiği şey, senin bağımsız varlığın değil, senin onun kendi hayatında sana ayrılan hizmet alanıdır. “Sensiz yapamam” demesinde seni esir almak istemektedir. Senin onda istediği oranda esir olman haricinde onun tatmin olması imkansızdır.Oysa hakiki sevgi, sevdiğinin hakikatine alan açar. Mış gibi sevgi, sevdiğini kendi korkusuna göre şekillendirmek ister. Hakiki sevgi, muhatabın kendiliğini yok etmeden yakınlık kurar. Mış gibi sevgi, yakınlığı sırf sahiplik hırsına aracı kılar. Hakiki sevgi, karşı tarafın hayrını kendi arzusundan ayırabilir. Mış gibi sevgi, kendi arzusunu karşı tarafın hayrı diye sunar. Hakiki sevgi, gerektiğinde kendinden vazgeçebilir. Mış gibi sevgi, vazgeçmek zorunda kalınca sevgisinin altındaki öfkeyi açığa çıkarır. Mış gibi sevginin en belirgin işaretlerinden biri, sevilen kişinin özgürleşmesine tahammül edememesidir. Kişi sevdiğini söylediği insanın güçlenmesini, kendi ayakları üzerinde durmasını, başka bağlar kurmasını, kendi kararlarını almasını, kendinden ayrı bir iç dünya taşımasını tehdit gibi algılar. Çünkü onun sevgisi karşı tarafın varlığından çok, karşı taraf üzerindeki etkisine bağlıdır. Etkisi azaldığında sevgi de öfkeye, kırgınlığa, manipülasyona ya da soğukluğa dönüşür. Bu yüzden mış gibi seven kişi, bazen en çok “senin için” diyerek zarar verir. “Senin için endişeleniyorum” diyerek, “senin iyiliğini istiyorum” diyerek. O senin için bir şey yapmaz. O seni “bunca şeyi senin için yaptım” diyerek borçlandırır. “Ben seni kaybetmekten korkuyorum” diyerek seni kendi korkusunu taşımaya mahkûm eder.
Bunların hiçbiri sevgi değildir. Bunlar korkudur, hırstır.
Bunlarda korku sevgi dilini kullanmaktadır. Mış gibi yaşayan kişi bunu kolay kolay kabul etmez. Çünkü kendini seven biri olarak görmek ister. Oysa kendine sorması gereken soru şu: “ben bu insanı gerçekten seviyor muyum, yoksa onun bende uyandırdığı duyguyu mu seviyorum? Onun hayrını mı istiyorum, yoksa hayatımda kalmasını mı? Onu özgür gördüğümde sevincim mi artıyor, paniklerim mi, hırsım mı? Benden ayrı bir hakikati olduğunda ona hürmet edebiliyor muyum, yoksa bunu uzaklaşma sayıp cezalandırıyor muyum?” Mış gibi sevgi, fedakârlıkla da maskelenebilir. Çok verir, çok koşar, çok ilgilenir, çok düşünür; fakat verdiği şey karşı tarafın ihtiyacından çok kendi vazgeçilmezlik arzusuna hizmet eder. “Ben senin için her şeyi yaptım” derken burada sevginin değil, yatırımının derdindedir. Yatırımlarına karşılık bekler, alttan alta yatırımlarını gözetir. Hakiki sevgi de elbette karşılıksızlık adı altında sömürülmeyi kabul etmek değildir; fakat hakiki sevgide verilen şey, muhatabı borçlandırmak için verilmez. Mış gibi sevgide ise her iyilik görünmez bir ip bağlar. Bu sevgi biçimi, seni yavaş yavaş boğar, kaldırır, kaçırır. Çünkü muhatap artık olduğu gibi bulunamaz; sürekli bir rolü yerine getirmek zorundadır. Onun korkularını yatıştırmalı, onun değer duygusunu beslemeli, onu terk etmeyeceğini ispatlamalı, onun fedakârlıklarını takdir etmeli, onun kırılganlığını yönetmeli, onun imajını, fiyakasını, namını, endamını korumalıdır.
Sevgi adı altında sahip olma arzusu, en derin mış gibi hâllerden biridir yani. Sahip olma arzusu kendini kolayca şefkat gibi gösterir. İnsan sevdiğini kaybetmekten korkabilir; bu doğaldır. Fakat korku, sevilen kişinin varlığını daraltmaya, yıkmaya, nefessiz bırakmaya başladığında anlayalım ki orada olan başından beri başka bir şeydir.
Hakiki sevgi kaybetme ihtimalinin acısını hep taşır; mış gibi sevgide kaybetmemek için karşı taraf hapsedilir.
Bir de, mış gibi sevgide affetmek de sorunludur.
Bunlar affettiğini söyler, ama affı bir üstünlük alanına çevirir. “Ben seni affettim” derken aslında “artık bana borçlusun” demektedir. Hatası hatırlatılmaz, ama unutulmaz. Geçmiş kapanmaz; gerektiğinde açılmak üzere dosyalanır. Affetmek, karşı tarafı özgürleştirmeden onu daha dikkatli, daha suçlu, daha bağımlı hâle getirir. Oysa hakiki affın olduğu yerde kalp hafifler. Mış gibi affın olduğu yerde içerideki öfke, pus ağırlaşır.
Mış gibi seven insanın en çıplak hâli, sevdiğinin kendisine itaat etmediği anda ortaya çıkacaktır. O ana kadar yumuşak, şefkatli, fedakâr, anlayışlı olan muhatab, sen kendi iradenle bir seçim yaptığında, onun sevgisinin altındaki iktidar hırsınının nasıl patladığını görürsün.
Hakiki sevgi insanı kendinden çıkarır, kendinden geçmektir. Mış gibi sevgi ise başkasını kendine çeker, siler, bitirir. Hakiki sevgi muhatabın hakikatine hizmet eder. Mış gibi sevgi muhatabı kendi açlığına hizmet ettirir. Hakiki sevgi, karşı tarafın varlığını artırır. Mış gibi sevgi, karşı tarafın varlık göstermesine tahammül bile edemez. Hakiki sevgi, insanın nefsini yakar. Mış gibi sevgi, nefsi azdırır, artırır, hiç Allah yokmuş gibi utanmazlaştırır.
Psikolojik Savunmalar.
Mış gibi yaşayan insan bilerek rol yapan biri değildir. Eğer mesele bundan ibaret olsaydı, teşhir daha kolay olurdu. Fakat insanın kendi kendini kandırma kabiliyeti, başkasını kandırma kabiliyetinden daha derindir. İnsan çoğu zaman ne yaptığını bütünüyle bilmez; bilmek istemez. Bilmek istemediği şeyi de zihnin karanlık mahzenlerine iter, adını değiştirir, başka bir yere yansıtır, süsler, küçültür, büyütür, tersine çevirir. Böylece kendisiyle kendisi arasına bir savunma mimarisi kurar. Bu savunmalar ilk bakışta insanı korur. Çocukken, yaralanırken, tehdit altındayken, yalnız kalırken, aşağılanırken, terk edilirken insan kendini korumak için bazı yollar geliştirir. Bir acıyı bastırır. Bir arzuyu inkâr eder. Bir korkuyu başka bir şeye dönüştürür. Bir suçluluğu dışarıya yansıtır. Bir zayıflığı büyüklenmeyle örter. Bunlar bir dönem insanı ayakta tutabilir. Fakat insan, onu ayakta tutan savunmayı hayatın hakikati sanmaya başladığında, savunma artık hapishaneye dönüşür.
Mış gibi yaşamak, çoğu zaman eski bir savunmanın karakter zannedilmesidir.
Mış gibi yaşayan “ben soğukkanlıyım” derken belki bir zamanlar acıdan donmuş biridir. “Ben güçlü biriyim” der mesela ama belki zayıflığını gösterecek kimse bulamamıştır. “Ben kimseye ihtiyaç duymam” der bazısı, ama belki ihtiyaç duyduğunda terk edilmiştir. “Ben çok mantıklıyım” der, ama belki duygularıyla temas ederse dağılacağını sanıyordur. “Ben insanlara kolay güvenmem” der kimisi, ama belki güvenmeyi öğrenecek bir şey bulamamıştır. “Ben yalnızlığı severim” der; belki yakınlığın bedelinden korkuyordur. Bunların hiçbiri otomatik olarak yalan değildir. Fakat insan bu cümleleri tahkik etmeden kimliğe dönüştürdüğünde, mış gibi hayat başlar.
Bastırma, mış gibi yaşayan kişinin en eski yollarından biridir. İnsan görmek istemediği şeyi içeri iter. Öfkesini bastırır, sonra kendini çok sakin bile sanabilir. Kıskançlığını, hasedini bastırır, sonra kendini çok temiz kalpli bile görür. Arzusunu, hırsını bastırır, sonra kendini çok yüksek, nezih bir yerde zanneder. Acısını bastırır, sonra kendini güçlü sayar. Fakat bastırılan şeyler hiç yok olmaz; sadece yer değiştirir, suret değiştirir. Dilin tonuna, yüzün soğukluğuna, ani patlamalara, bedendeki gerginliğe, başkasına yönelen küçümsemeye, sürekli yorgunluğa, sebepsiz huzursuzluğa dönüşerek belirtiler verir. Mesela bastırılmış öfke, çoğu zaman ahlaklı suskunluk kılığına girer. Kişi “ben kavga sevmem” der; fakat içinde bitmeyen bir mahkeme vardır hep. “Ben kimseye bir şey demem” der; fakat demediği şeyleri bakışıyla, uzaklığıyla, ilgisizliğiyle söylemektedir hep. “Ben affettim” der; fakat affettiği kişinin en küçük hatasında eski dosyaları içinden ansızın geçirir. Bu kişi kendini öfkeli görmediği için öfkesini terbiye de edemez. Çünkü terbiye edilecek şey önce tanınmalıdır. Ama terbiye edilecek şey basıtırılmış, değiştirilmiş, tanınmaz kılınmıştır.
Mesela inkâr, mış gibi yaşamın başka bir sütunudur.
İnsan ortada duran gerçeği yok sayar. İlişkisi çürümüştür, “her şey yolunda” demektedir. İçinde sevgi kalmamıştır, “sadece yorgunum” diyordur. Haksızlık etmiştir, buna “abartılıyor” der. Birine bağımlı hâle gelmiştir, “ben sadece değer veriyorum” der. Sürekli takdir bekliyordur, “benim beklentim yok” der. İnkâr, hakikati ortadan kaldırmaz hiç, yalnız insanın hakikatle temasını geciktirir, çok çeşitli suretlerde. Ama geciken hakikat ise çoğu zaman daha ağır gelir, daha baskın. Bu sebeple mış gibi yaşayan kişi, inkârı yalnız sert biçimde bile yapmaz bazen, çok zarif inkâr eder. “Belki de öyle değildir” der. “Ben öyle hissetmedim” der. “Niyetim o değildi” der. “Bu konuya bu kadar anlam yüklememek lazım” der. “Herkesin doğrusu farklı” der. Bu cümleler bazı hâllerde yerinde olabilir. Fakat mış gibi hayatın içinde kullanıldığında, hepsi aynı işe yarar: Somut hakikatin keskinliğini dağıtmak, geri gelenden kaçmak.
Kişi belirsizliği hesap vermeyi geciktirdiğinde sever.
Mış gibi yaşayan insan, başkasını çok iyi çözdüğünü sanır. “Senin derdin şu” der. “Sen aslında böyle yapıyorsun” der. “Ben seni görüyorum” der. Fakat çoğu zaman gördüğü şey, kendi içinden dışarıya düşürdüğü gölgelerdir. Kendi gölgesini başkasının yüzünde görünce, onu teşhis zanneder. Böyle bir insanın feraseti, nefsinin aynası olabilir. Bu yüzden insanın başkasında gördüğü her şeyden önce kendine sorması gereken, “Ben bunu neden bu kadar kesin görüyorum? Bu hükümde benim payım ne? Beni rahatsız eden şey gerçekten onun hâli mi, yoksa bende bastırılmış bir şey mi?” olmalıdır.
Rasyonalizasyona gelince, zeki insanlar bu savunmayı daha incelikli kullanır. Kaba bahaneler üretmezler; ikna edici açıklamalar kurarlar. Bir davranışın ahlaki ağırlığını, psikolojik, sosyolojik, felsefi, manevi, hatta estetik cümlelerle hafifletirler. “Bu bir tercih meselesi” derler. “Ben kendi sınırlarımı korudum” derler. “Bu süreçte herkesin payı vardı” derler. “Ben elimden geleni yaptım” derler. Cümlelerin bir kısmı doğru olabilir; fakat asıl soru şudur: Bu açıklama seni hangi sorumluluktan kaçırıyor?
İdealleştirme de mış gibi hayatın ince perdelerinden.
İnsan kendini, birini, bir yolu, bir ilişkiyi, bir hocayı, bir fikri, bir cemaati, bir ideolojiyi, bir aşkı, bir acıyı olduğundan daha yüksek bir yere koyar. Onun içindeki çatlakları, kiri pası, düşüklüğü görmez. İdealleştirme, hakikatle temas etmeyi geciktiren tatlı bir sarhoşluktur. Çünkü kişi idealleştirdiği şey üzerinden kendini de yüceltir.
Fakat idealleştirilen her şey bir gün insanı hayal kırıklığına uğratır.
Değersizleştirme ise, idealleştirmenin ters yüzüdür.
Kişi artık taşıyamadığı şeyi küçültür. Kendisinden uzaklaşan insanı değersizleştirir. Eleştiren kişiyi kötü niyetli ilan eder. Kendisini kabul etmeyen çevreyi sığ bulur. Başarısız olduğu alanı önemsizleştirir. Ulaşamadığı şeyi değersiz görür. Bunların hepsinin kendi içinde başka bir sırrı vardır.
Bu savunmaların ve başkalarının hepsi, insanın kendi çıplaklığından kaçma yollarıdır. Çünkü çıplaklık günahını, düşüşünü, muhtaçlığını, kıskançlığını, acizliğini, korkunu, bağımlılığını, sevgisizliğini, çıkarını, yalanını, rolünü, arzunu, boşluğunu, hiçliğini görmektir; çıplaklık neyi taşıyacağını bilmektir. İnsan buna dayanamayınca bir kıyafet arar. Yüklerini kıyafetlerine giydirir. Kimi bilgi giyer, kimi ahlak, kimi acı, kimi dindarlık, kimi özgürlük, kimi mağduriyet, kimi tevazu, kimi isyan. Kıyafetler de değişir; saklanma aynı kalır. Bir insanın savunmaları ne kadar kuvvetliyse, hakikat ona o kadar tehdit gibi görünür. Bu yüzden mış gibi yaşayan kişi, kendisine ayna tutanlara öfke duyar. Onları zalim, anlayışsız, kaba, hadsiz, merhametsiz, haset, problemli, hatta şeytani görmek ister. Çünkü aynayı kötü ilan ederse, yüzüne bakmak zorunda kalmaz. Fakat hakikat aynası parçalanmazdır ve daha acımazsızdır. Bazen insanın yıllardır yumuşak yalanlarla uyuttuğunu en acımasız surette yüzünde uyandırır.
Ama bilelim ki hakikat insanın özünü yok etmez; sahtekarlığını yıkar geçer.
Ama insan kendi yalanına bağlanmayı yeğler, çünkü o yalanın altında kendisiz kalma korkusu vardır.
Kendini Seyretmek
Mış gibi yaşayan insanın hayatı, görünmeyen bir sahnede geçer. Bu sahnenin perdesi dışarıdan her zaman fark edilmez. Kişi gündelik işlerini yapar, konuşur, çalışır, ibadet eder, sever, üzülür, güler, susar. Fakat içeride bütün bu hâllerin bir seyircisi vardır. O seyirci bazen gerçek insanlardır, bazen hayal edilmiş bakışlardır, bazen geçmişte onu küçümseyenlerin zihinde kalan gölgeleridir, bazen de kişinin kendi ideal benliğidir. İnsan artık yaşarken yaşamaz; yaşarken kendini izler. Kendini izleyen insan, kendi hâlinden kopar. Sevinirken bile nasıl sevindiğinin seyrinde oyalanır. Ağlarken ağlayışının anlamlarını düşünür. Yardım ederken yardım eden biri olarak kendini görmeyi önceler. Susarken bile suskunluğunun ağırlığına bakar. Acı çekerken acısının ne kadar derin göründüğüyle ilgidir.
Bu hâl sürekli olduğunda, insanın asli içtenliğiyle irtibat ihtimali zayıflayacaktır Çünkü her fiil ikiye bölünür: Yaşanan şey ve yaşanan şeyin görüntüsü. Bu, sadece gösteriş merakı değildir. Daha derinde benliğin kendi zeminiyle arasının zayıflamasıdır. Kişi kendi varlığını içeriden taşımakta zorlandığı için dışarıdan onay istemektedir, suretin tadına odaklıdır. Başkasının bakışı ona var olduğunu hissettirir. Takdir edildiğinde güçlenir, görülmediğinde boşalır, eleştirildiğinde dağılır, unutulduğunda değersizleşir. Bu insanın iç merkezi dışarıya ipotek edilmiştir. O artık kendi içinde durmaz; başkalarının gözlerinde kiralık bir varlık sürer. Mış gibi yaşadıkça bu bağımlılığı çoğu zaman kabul etmez. “Ben kimsenin ne düşündüğünü önemsemem” der hatta. Fakat bunu bile çoğu zaman önemsenmek için söyler. Zira gerçekten umursamayan insan bunu ispatlama ihtiyacı da duymaz. Mış gibi umursamazlık, onay bağımlılığının ters çevrilmiş biçimidir. Bakışı reddediyormuş gibi yaparak yine bakışa konuşur. “Beni yanlış anlayın, umurumda değil” derken yanlış anlaşılma ihtimali üzerine uzun uzun düşünür. “Ben kendi yolumdayım” derken yolunun görülmemesi onu içten içe yaralar, gururunu incitir.
Ama iç sahnenin en güçlü unsuru, hayali seyircidir.
İnsan bir şey yaparken, sanki biri onu izliyormuş gibi yaşar. Bu seyirci bazen gelecekte kendisini takdir edecek insanlardır. Bazen bir gün pişman olacak eski dostlar, eski sevgililer, aile üyeleri, rakiplerdir. Bazen kendisini anlamayan dünyanın bir gün onu anlayacağına dair sessiz bir mahkemedir. Kişi hayatını bu hayali mahkemeye delil sunar gibi yaşar. Her acı, her başarı, her fedakârlık, her suskunluk bir gün görülecek, anlaşılacak, teslim edilecektir. Böyle bir insanın bugünü yoktur. O sürekli gelecekteki veya bir andaki bir tanıklığa yaşar.
Hatta kişi hakikati bugün yaşamak yerine, gelecekte onaylanacak bir hikâyenin kahramanı olur, olmak ister. Böylece hayat fiilden anlatıya, andan gösteriye, varlıktan temsile kayar.
İç sahne, kişinin acısını da bozar. Hakiki acı insanı derinleştirir, yumuşatır, kendi sınırlarını gösterir. Seyredilen acı ise kafakağıdır. Kişi acısını yaşamak yerine acılı biri olmayı sahiplenir. Yarası onun benlik unvanına dönüşür. Mış gibi yaşayan kişi acısını öyle bir yere koyar ki, artık kimse ona hesap soramaz. Çünkü hesap sormak, onun yarasını incitmek sayılır. Böylece acı hakikate kapı olacakken, yine hakikatin önüne duvar olur.
Burada mesele insanın kendini hiç fark etmemesi değildir. Kendilik bilinci insan olmanın parçasıdır. İnsan ne yaptığını görebilir, kendini tartabilir, davranışını değerlendirebilir. Fakat kendilik bilinci, sürekli bir kendini seyretmeye dönüştüğünde hayatın doğrudanlığı kaybolur. İnsan artık fiilin içinde değil, fiilin görüntüsünün yanındadır. Bu, içtenliğin en büyük düşmanıdır. Çünkü içtenlik, kişinin kendini unutabildiği yerde belirir. Mış gibi yaşayan kişi ise kendini unutamaz. Hep kendisi vardır, iyi hâliyle, kötü hâliyle, mağdur hâliyle, dindar hâliyle, derin hâliyle, yalnız hâliyle, özgür hâliyle, her hâliyle. Hep kendinin görüntüsünün yanındadır, içinde olmadan.
Diğer yandan, kendini unutamayan insan, başkasını da gerçekten göremez.
Çünkü her karşılaşma onun benlik sahnesine dâhil olur. Karşısındaki kişi ya onu onaylayan, ya tehdit eden, ya anlamayan, ya ihtiyaçlarını karşılayan, ya imajını besleyen, ya da hikâyesinde bir rol oynayan bir figüre dönüşür. Mış gibi yaşayan insanın ilişkilerinde bu yüzden gerçek temas azdır. İnsanlarla konuşur ama çoğu zaman kendi iç sahnesinden konuşur. Dinler ama kendi rolünü koruyarak dinler. Sever ama kendi hikâyesindeki yerini sever. Kızar ama kendi merkezinin sarsılmasına kızar. İç sahne yıkılmadıkça, insan hakikate tam temas edemez. Çünkü hakikat seyirciye oyna maz. Aksine hakikat, insanın seyirciyi kaybettiği yerde gelir. Kimsenin bilmediği, kimsenin alkışlamadığı, kimsenin anlamadığı, kimsenin hayran olmadığı, hatta insanın kendi kendini bile izleyemediği yalın bir anda. Orada fiil ya vardır ya yoktur. Sevgi ya vardır ya yoktur. Tövbe ya vardır ya yoktur. Merhamet ya vardır ya yoktur. Kişi artık “nasıl görünüyorum?” diye soramaz; çünkü görünen bir şey kalmamıştır. Yalnız kendi hâliyle baş başadır. Mış gibi yaşayan kişi bu yalnızlıktan korkmaktadır. Çünkü seyircisiz kaldığında kim olduğunu bilemez. Alkışsız iyilik, tanıksız acı, görülmeyen fedakârlık, anlatılmayan pişmanlık, savunulmayan haklılık ona dayanılmaz gelir. Oysa insanın hakiki zemini burada sınanacaktır. Kimse bilmediğinde ne yapıyorsun? Kimse görmediğinde neyi seçiyorsun? Anlatamayacağın bir iyiliği yapabiliyor musun? Kendini temize çıkarmayacağın bir özrü dileyebiliyor musun? Haklılığını ispatlayamayacağın bir yerde susabiliyor musun? Alkışlanmayacak bir dönüşüme razı mısın?
Mış gibi hayatın sahnesi, bu sorularla teşhis edilmelidir.
Çelişkiyi Taşıyamamak
Mış gibi yaşayan insanın asıl korkusu, dışarıdan yakalanmak da değildir. Daha derinde, kendi içindeki çelişkiyle baş başa kalmaktır. İnsan kendini iyi, doğru, samimi, merhametli, temiz niyetli, hakikat ehli, seven, fedakâr, adil biri olarak görmek ister. Fakat hayatın içinde bunun tersini gösteren davranışları belirir. Kıskanır, kaçar, yalan söyler, manipüle eder, ihmal eder, kırar, sahip olmak ister, üstünlük kurar, hakikati çarpıtır, bozari bozuşturur. Bu iki görüntü yan yana geldiğinde içte bir gerilim oluşur. Hakiki insan bu gerilimden kaçmaz. “Demek ki bende böyle bir karanlık var” diyebilir. Mış gibi yaşayan kişi ise bu gerilimi azaltacak yollar arar. Ya fiili inkâr eder, ya niyetini büyütür, ya sonucu küçültür, ya karşı başkalarının hatasını öne çıkarır vs. Bu çelişkinin çözülmeden üstünün örtülmesidir.. Örtülen çelişki ise içte yaşamaya devam eder. Ve insan bu çelişkiyi taşıyamadığında, bütün enerjisini tutarlılık görüntüsü üretmeye de harcar. Ama tutarlı olmak ile tutarlı görünmek aynı şey değildir. Tutarlı olmak, insanın kavramıyla hâlinin yavaş yavaş birbirine yaklaşmasıdır. Tutarlı görünmek ise çelişki ortaya çıkmasın diye anlatıyı, açıklamayı, görüntüyü daimi kontrol etmektir. Mış gibi yaşayan kişi anlatıyı kontrol eder. Hangi ayrıntı söylenecek, hangisi saklanacak, hangi niyet vurgulanacak, hangi sonuç önemsizleştirilecek, kimden nasıl bahsedilecek, hangi cümle onu daha haklı gösterecek; bunları bazen bilinçli, bazen yarı bilinçli biçimde bunları düzenlemekle meşguldür. Bu yüzden onun anlattığı hikâyeler çoğu zaman fazla pürüzsüzdür. Kendisi hep anlaşılır, haklı, iyi niyetli, mecbur kalmış, yanlış anlaşılmış ya da incinmiş taraftadır. Başkaları ise ya duyarsız, ya zalim, ya nankör, ya sığ, ya manipülatif, ya da onu anlamaktan acizdir.
Biliyoruz ki hayat bu kadar tek taraflı değildir. Bir insan kendi hikâyesinde sürekli temiz kalıyor, kir hep başkalarına bulaşıyorsa, orada savunma çalışıyordur.
Çelişkiyi taşıyamayan insan, parçalanmamak için dünyayı parçalar. İnsanları iyi/kötü, anlayan/anlamayan, bizden/onlardan, derin/sığ, temiz/kirli, sadık/hain diye keskin biçimde kendi dar benliği esasında böler. Böylece kendi içindeki karmaşıklığı dışarıdaki bölünmelerle yönetir. Kendinde hem sevgi hem öfke, hem iyilik hem çıkar, hem iman hem korku, hem merhamet hem kibir bulunduğunu görmek zordur. Bunun yerine “ben iyi niyetliyim, onlar kötü” demek kolaydır. Fakat kolay olan çoğu zaman hakikat değildir.
Hakikat, genel iyilik iddiasıyla değil, belirli bir fiilin muhasebesiyle ilgilenir. “Ben aslında merhametliyim” denmek suretiyle incittiğin insanın acısı silinmez. “Ben normalde dürüstüm” demen suretiyle söylediğin yalan yok olmaz. Mış gibi yaşayan kişi çelişkiyi imaj krizi olarak yaşar. Hatası ortaya çıktığında ilk derdi hakikat değil, anlatısının bütünlüğünün bozulmasıdır. “Ben böyle görünmemeliyim”, “insanlar beni yanlış tanıyacak”, bunca şeyden sonra bu bana yakışmadı”, “benim hakkımdaki algı değişecek”, “yakalandım!”
Bunlsr fiilin ahlaki derdinden çok benlik tasarımındaki çatlaklara odaklanır. Bu yüzden bazen çok pişman görünür; fakat pişmanlığı hakikate de değildir, imajının kırılmasına bağlıdır.
Hakiki pişmanlık, insanı fiilin mağduruna götürür. Mış gibi pişmanlık, insanı kendi duygusunun etrafında döndürür. Hakiki pişmanlık “ben ne yaptım ve bunu nasıl telafi ederim?” diye sorar. Mış gibi pişmanlık “ben nasıl böyle biri oldum, ben bu duyguyla nasıl yaşayacağım, insanlar beni nasıl görecek?” diye dönüp durur. Hakiki pişmanlıkta nefsin benliği geri çekilir, zarar gören hakikatler, ve hak sahipleri öne çıkar. Mış gibi pişmanlıkta nefsin benliği yerinde kalır; bu defa mahcup, yaralı, suçlu, ama yine yerinde..
Çelişkiyi taşıyamamak, insanı sürekli yeni anlatılar üretmeye zorlar. Bugün söylediğini yarın başka bir çerçeveye koyar. Dün savunduğu şeyi bugün unutur. Kendine uygun olduğunda ilke der, uygun olmadığında esneklik der. İşine geldiğinde merhameti hatırlar, işine gelmediğinde adaleti. Kendi hatası söz konusu olduğunda süreç der, başkasının hatası söz konusu olduğunda karakteri bu der. Böyle bir insanın hayatında kavramlar sabit ölçüler değil, hareketli perdeler hâlindedir. Bu nedenle mış gibi yaşayan kişiyle tartışmak da zordur. Çünkü zeminler sürekli kayar. Bir mesele açılır, o niyetine geçer. Niyet sorulur, şartlara geçer. Şartlar konuşulur, geçmiş yaralarına geçer. O daima kendini düşünür.
Bu döngü çok sinsi bir manipülasyondur. Her zaman bilinçli yapılmaz; fakat sonuç değişmez. Hakikat yerinden edilir. Sen asıl meseleyi anlatmaya çalışırken kendini savunur hâle gelirsin. Böylece mış gibi yaşayan kişi, kendi fiilinin hesabını vermek yerine, muhatabına kendi hassasiyetinin, kendi iddialarının, kendi yaptıklarının, yani senin hesabını sordurur.
Bu, çelişkiyi taşımamanın ilişkisel biçimidir.
Hakikate yaklaşmak isteyen insan, önce çelişkiye dayanmayı öğrenmelidir. “Ben hem iyilik isteyen hem çıkarını koruyan biriyim.” “Ben hem sevebilen, sevdiğinin varlığını öne çıkartan hem sahip olmak isteyen biriyim.” “Ben hem iman eden hem korkularına tapan biriyim.” “Ben hem merhamet iddiasında bulunan hem merhametsizleşebilen biriyim.” Bunlar iinsanı rahatlatmak için de değil, uyandırmak için duyulmalıdır. Çünkü insan kendi çiftliğini gördüğünde, sahte bütünlükten vazgeçebilir.
Hakikat bütünlüğü, kusursuz görünmek değildir. İnsanın kavramıyla hâlinin birbirine doğru yürümeye başlamasıdır. Bu yürüyüşte düşüş olur, hata olur, utanç olur, pişmanlık olur. Fakat artık kişi düşüşünü süslemez. Hatasını kimlik savunmasına dönüştürmez. Utancını mağduriyet perdesi yapmaz. Pişmanlığını sahnelemez. Çelişkiyi görür, taşır, onun üzerinde çalışır. Mış gibi hayat ise bu çalışmadan kaçmak içindir.
Çelişki taşınmadığında, insanın içi çürür. Dışarıdan tutarlı görünse bile içeride parçalar birbirine düşmandır. Dil başka konuşur, başka söyler. Niyet başka görünür, arzu başka işler. İnanç başka çağırır, alışkanlık başka yöne çeker. İnsan bu parçalanmayı uyuşturmak için daha çok meşguliyet, daha çok konuşma, daha çok savunma, daha çok gösteri üretir. Fakat geceleri, yalnızlıkta, beklenmedik bir cümlede, bir bakışta, bir rüyada, bir suskunlukta hakikat yine karşısına ansızın çıkacaktır, onu kıskıvrak yakalayacak elleriyle tehdit ederek.
Hakikat tamamen gömülemez. Mış gibi hayat, hakikati öldürmez. Sadece geciktirir. Geciken hakikat ise insanın kapısına daha ağır surette dönecektir.
Ve Çıplaklık
Mış gibi yaşayan insanın en çok kaçtığı şey çıplaklıktır. Çıplaklık burada benliğin örtüsüz kalmasıdır, maksadımız bu.
İnsanın kendine anlattığı hikâyelerin susması, savunmalarının işlememesi, kavramlarının onu kurtarmaması, iyi niyet iddiasının yetmemesi, mağduriyetinin dokunulmazlık sağlamaması, bilgisinin onu saklayamaması, dindarlığının nefsini temize çıkaramaması, sevgisinin sahip olma arzusunu örtememesi demektir çıplaklık.
Çıplaklık, insanın “ben buyum” dediği şeyin altından “ben böyle saklanıyormuşum” hakikatinin çıkmasıdır.
Bu an kolay gelmez, gelmeyecektir. İnsan çoğu zaman küçük küçük çatlaklardan geçer. Önce bir cümle onu rahatsız eder. Sonra bir olayda beklemediği kadar öfkelenir. Sonra birinin aynasında kendini tanımak istemediği bir yüzle görür. Sonra yıllardır savunduğu davranışın aslında bir korku biçimi olduğunu sezer. Sonra sevgi sandığı şeyin bağımlılık, edep sandığı şeyin pasif saldırganlık, tevazu sandığı şeyin onay arzusu, hassasiyet sandığı şeyin kibir, tevekkül sandığı şeyin tembellik olduğunu fark eder. Bu fark edişler önce küçük birer sızı gibi gelebilir. Eğer insan kaçmazsa bunlardan, bu sızılar yarılmaya dönüşür. Mış gibi yaşayan kişi bu yarılmadan ürkecektir. Çünkü yıllardır kurduğu benlik düzeni sarsıntılara girecektir. Kendisini iyi biri olarak bilmiştir; şimdi iyiliğinin içinde ne hesaplar olduğunu görecektir. Kendisini seven biri sanmıştır; şimdi sevgisinin içinde hırs olduğunu fark edecektir. Kendisini samimi bilmiştir; şimdi samimiyetinin bile görülmek istediğini anlayacaktır. Kendisini hakikat yolcusu saymıştır; şimdi hakikatle görünmeyi hakikatin kendisinden daha çok sevdiğini anlayacaktır.
Sahte kişilik yanmadan hakiki kişilik doğmaz.
Çıplaklık anında insanın dili boşa düşer. Eskiden kolayca kurduğu cümleler artık ağzında ağırlaşır. “Niyetim temizdi” demek ister, ama niyetinin o kadar da temiz olmadığını bilir. “Ben elimden geleni yaptım” demek ister, ama elinden geleni neden esirgediğini görür. “Ben de yaralıyım” demek ister, ama yarasını kalkan yaptığını fark eder. “Ben sevmiştim” demek ister, ama sevgisinin içinde aslında kendini sevmenin payını inkâr edemez. “Ben haklıydım” demek ister, ama haklılığın arkasına sakladığı zulmü görür. Bu susturmalar kıymetlidir. Çünkü mış gibi hayat zaten çok konuşur. Hakikat ise bazen insanı konuşamaz kılacaktır.
Ama konuşacak bir şey kalmadığında, insan ilk defa kendine yaklaşabilir. Savunmanın sustuğu yerde muhasebe başlar. Muhasebe, insanın kendini aşağılaması değildir. Kendine hakaret etmek de değildir. “Ben berbattım, ben kötüyüm, ben mahvoldum” diyerek benliğin başka bir sahnesine geçmek hiç değildir. Muhasebe, fiili adıyla görmektir. Ne eksik ne fazla. Ne kendini temize çıkarmak ne de dramatik biçimde yerin dibine sokmak. Sadece hakikatin önünde durmak. Çıplak kalan insan, önce utanır. Utanç, eğer insanı hakikate götürürse temizleyicidir. Fakat utanç da mış gibi yaşanabilir. Kişi utancını büyütüp yine kendini kendi eski yerine yine alabilir. “Ben bu utançla yaşayamam” diyerek hâlâ kendini düşünebilir. Hakiki utanç, insanı zarar verdiği yere götürür. Sahte utanç, insanı kendi iç mağarasına kapatır. Hakiki utanç telafi arar. Sahte utanç saklanma arar. Hakiki utanç insanı küçültür ama açar. Sahte utanç insanı ezer ama dönüştürmez.
Çıplaklıkta en önemli soru şu: “Şimdi ne yapacağım?”
İnsan kendini gördükten sonra iki yola ayrılır. Ya gördüğü şeyi hızla yeni bir adaptasyona dönüştürür ya da gerçekten değişimin bedeline razı olur. Birinci yol çok yaygındır. Kişi “ben ne kadar yüzleştim” diyerek yüzleşmesini sahneler. “Karanlığımı gördüm” der ve karanlığını anlatmaya başlar. “Artık maskelerimi biliyorum” der ve maskesiz insan kimliğini takar. Böylece çıplaklığını bile yeni bir kıyafete dönüştürür. Bu, mış gibi yaşamanın son hilesidir diyebiliriz. Teşhiri de temsil hâline getirmek ister mış gibi yaşam.
Hakiki çıplaklıkta insan kendini anlatmayı bırakır.
Hakiki çıplaklıkta artık önemli olan nasıl göründüğü, ne kadar derin yüzleştiği, ne kadar dürüst itiraflarda bulunduğu değildir. Önemli olan, eski davranışın kapısına geldiğinde ne yaptığıdır. Kıskançlık yeniden geldiğinde onu besliyor mu? Kibir eleştirildiğinde hemen savunmaya mı geçiyor? Hırsı sevmek istediğinde geri çekilebiliyor mu? Mağduriyet hesabı açıldığında kendini durdurabiliyor mu? Özür dilediğinde karşı tarafın acısına gerçekten eğilebiliyor mu? Görülmediğinde iyiliği bozuluyor mu? Bunlar cevaplanmadan çıplaklık tamamlanmaz. Zira çıplaklık bir terbiyedir. İnsan bir defa kendini gördü diye kurtulmaz. Her gün aynı nefsin yeni kılıklarıyla karşılaşacaktır.. Bugün kırılan kibir yarın tevazu kılığında dönebildiğini görecektir. Bugün teşhis edilen korkusunun yarın hikmet adını alabildiğine bakacaktır. Bugün terk edilen gösterişin yarın sadelik gösterisine dönüşebildiğine.. Bugün bırakılan sahip olma arzusunun yarın şefkat diye geri gelebildiğine... Nefs tek biçimli değildir; elbise değiştirir. Bu yüzden uyanıklık da çıplaklıkta süreklilik ister.
Hakiki değişim bu süreklilikte belli olur. Bir gün ağlamak, bir gece pişman olmak, bir defa özür dilemek, bir cümleyle itiraf etmek kolay. Zor olan, ertesi gün aynı hakikatin yanında durmaktır. Zor olan, kimse görmediğinde de değişimin gereğini yapmaktır. Zor olan, telafi uzun sürdüğünde kaçmamaktır. Zor olan, karşı taraf hemen affetmediğinde mağdur rolüne dönmemektir. Zor olan, eski kimliğin konforundan çıkıp yeni bir hakikatin acemiliğine razı olmaktır. Çıplak kalan insan acemi olur. Çünkü maskeleri onu becerikli kılıyordu. Hangi ortamda nasıl konuşacağını, nasıl görüneceğini, nasıl savunacağını, nasıl etki bırakacağını biliyordu. Hakikat geldiğinde bu beceriler boşa çıkar. İnsan artık daha az etkileyici, daha az parlak, daha az emin, daha az güçlü görünecek. Fakat bu eksilme iyidir. Çünkü mış gibi hayatın parlaklığı sönmeden sahici nûr görünmez. Bu noktada insanın en büyük imtihanı, sıradanlığa razı olmaktır. Mış gibi yaşayan kişi özel olmak ister. Yarasında özel, bilgisinde özel, dindarlığında özel, sevgisinde özel, acısında özel, tevazusunda özel, yalnızlığında özel olmak ister. Hakikat ise onu sıradan insanlık zeminine indirir: Sen de korkuyorsun. Sen de kıskanıyorsun. Sen de hakikati kendi lehine büküyorsun. Sen de kaçıyorsun. Sen de nefsinle mücadele etmek zorundasın.
Sıradanlığını kabul eden insan, ilk defa hakiki tevazua yaklaşır.
Çünkü artık özel sahnesine ihtiyaç duymaz. İyi olduğunda bunu kimliğe dönüştürmez. Kötü olduğunda bunu dramatik bir benlik anlatısına çevirmez. Yaptığını yapar, gördüğünü görür, düştüğünde kalkmaya çalışır, zarar verdiğinde telafi eder, bilmediğinde susar, korktuğunda korkusunu adlandırır, sevdiğinde sahip olma hırsını denetler. Bu sade hâl, mış gibi hayatın bütün gösterilerinden daha derindir. Çıplaklık, insanı mahvedebilir gibi görünür; fakat aslında onu sahte yüklerden kurtarmaktadır.Hakikat nefesi, temsil nefesinden farklıdır. Daha az gösterişli, ama daha canlıdır, beka cereyanındadır.
Mış gibi yaşayan kişinin çırılçıplak teşhiri burada son bir cümlede toplanabilir: O, hakikati kaybetmiş biri değildir yalnızca, hakikatin yerine kendini koymuş biridir. Kendi imajını, kendi yarasını, kendi açıklamasını, kendi niyetini, kendi duygusunu, kendi hikâyesini, kendi kavramlarını hakikatin önüne geçirmiştir. Bu yüzden kurtuluş, hakikati bilmekten önce, kendini hakikatin, hakikat bildiğinin, bile bile ettiğinin saltanatından indirmektir.
İnsan oradan indiğinde, ilk defa gerçek yerini bulacaktır.
Son olarak: bu metni okuyan kişi eğer mış gibi yaşayan birini ararken yalnız dışarıya bakıyorsa, metni de mış gibi okuyordur diyelim, ve noktalayalım.
