İnsan ile beşer arasındaki ayrımı konuşuyoruz. Bu ayrım, gündelik ahlâk anlatılarındaki iyi insan-kötü insan ayrımı olmayacak. Bu ayrım, biyolojik ve ruhsal ayrım da olmayacak. Bu ayrım, aşkınlık ile düşkünlük esasında genel istikamet olacaktır.

Aşkınlık ile düşkünlük arasındaki fark, öz’e ve cevher’e temas farkıdır.

Aşkın, dış dünyanın kaydı altında değildir, ve iç’i, kendisidir. Düşkün, hem dış dünyanın kaydı altındadır ve iç’i kendisi değildir; hem de aşkın’ın kaydı altındadır.

Aşkın, hafızası esasında cevher’e, yani kendine temas eder.

Düşkün, ne muhayyilesiyle, ne de hafızasıyla cevher’e temas edemez.

Düşkün’ün ilk işi, önce aşkın’a ermektir.

İnsan aşkın’dır; beşer ise düş’kündür.

Mesele davranışlar ve biyolojik ayrımlardan önce varoluşun zeminiyle ilgilidir; psukhe’nin hangi merkezden çalıştığı, hangi kuvvete yaslandığı, hangi iç topografyada yaşadığıyla.

Ayrıca beşer ile insan arasındaki fark iki ayrı tür farkı gibi anlaşılmamalıdır. Aynı varlığın iki safhası, iki bilinç düzeni, iki iç nizamı söz konusudur; konuyu bu doğrultuda ele almak gerekmektedir.

İnsan, beşerin kendi üzerine kapanmış çamurlu merkezini aşabildiği ölçüde tahakkuk eder. Beşer, kendi dar kalıbını her şeye karşı merkez alan düşkün bilincin adıdır, dış’a bağımlıdır, örgütlüdür. İnsan ise merkezini kendinden çekebilen, kendi ismini kendinde taşıyan, kendi olarak doğan varlıktır, dış’a bağlı olmadan, kendi başına.

Beşeri dışarıdaki birileri doğurur, dışarıdan beslenir, dışarıdan etkilenir, dışarıda isim bulur.

İnsan bunların tamamından azadedir. Bu ayrım anlaşılmadan bugünün hayatının neden durmadan görünüş ürettiği, ilişkilerin neden derinlik yerine performansa döndüğü, bilginin çoğaldıkça ruhsal buhranın neden büyüdüğü, beşerin neden kendi içinden kaçtığı, ve neden insana ihanet ettiği anlaşılamaz. Çağımızın büyük meselesi yalnız bilgisizlik değildir. Beşer kendisini insan sanmaktadır, ve insana en büyük ihanetin içinde beşer vardır.

Başta açıkça söyleyelim: Beşer yüksek değildir, aksine yüksek görünmeye çalışan, kendini yüksek görmek isteyen ama aslında basit, anlamsız, varlıksız bir düşkündür.

Beşer tüm içsel varlığını insandan kendisine kalanlara borçludur ve o bu borcu bilmek yerine gaflet içinde insana ihanet etmektedir.

Beşer, açlık, korku, güvenlik ihtiyacı, görünme arzusu, benlik kaygısı ve sürüye tutunma refleksi üzerine kurulmuş bir yaşam sürmektedir. Bu yüzden beşer için hakikat asli zemin olamaz.

Hakikat onun elinde bir grup aidiyetine giriş vasıtası, korunma aygıtı, ego savunmasıdır; hakikat sadece kendi dar hisleri ve çıkarı için bir söylemdir; bu yüzden korunabiliyorsa, savunmaya lüzum bulmuyorsa, hisleri iyi keyifli ve idare eder durumdaysa, ve çıkarını düzüyor haldeyse, beşer hakikat diye bir şeyi diskurundan söküp atan ilk kişidir.

Beşer, olur da hakikat diye bir şey ararsa, mesela bazı filozoflar gibi, hakikatin bedeli olan aşkınlığa ve ötesine bizzat ermenin yollarına girmeden söze ve düşünceye dalar, ve yine hakikatin üstünü örter.

Yani beşer, en iyisinden en kötüsüne kadar baştan sona hakikatsizdir.

Beşerin tüm dini imanı kendi dar nefsi ve dışsal dünyasıdır. Bu yazıda tüm bunlar açıkça serimlenecektir.

Beşer kendi korkusuna hassasiyet der. Kibrini vakar diye taşır. Tahakküm arzusunu liderlik, bağımlılığını sevgi, sürüleşmesini aidiyet diye adlandırır. O kendini çıplak haliyle önüne alamaz, ona mutlak suret verir, onu tasvir eder, ve nihayet dilin içine saklar.

Beşer hakikati doğrudan yüklenemediği için durmadan ya adi bir şekilde yahut en ustalıklı şekilde sadece kavram üretir; fakat ürettiği kavramların hemen hiçbiri asli değildir, kendisine ait de değildir. Onun kavramları, inanışları, hükümleri, tutturduğu kutsalları sadece savunma topografyasından doğar, ya da oraya eklemlenir; tüm düşünce faaliyeti de buna hizmet eder.

Beşer, kendi düşüklüğünü en ince, en ayrıntılı şekilde canhıraş savunan bir varlıktır; ve kendi düşkünlüğüne bir şey edecek her şeyden çekinen bir korkaktır.

Bu yüzden beşer sürekli kendisini anlatır. Kendisi hakkında hikâye kurar. “Ben iyi insanım”, “ben derinim”, “ben mağdurum”, “ben hassasım”, “ben farklıyım” diye içeride dolap döndürür, benliğinin kendisini aklayacak düzenekler arar. Kendi düşkünlüğüne çalışır.

Beşer kendi iç topografyasına gerçekten inse, orada yüksek ideallerden önce aşağılık kompleksi, mağdur müzminliği, narsistik yaraları, onaylanma ihtiyacı, iktidar arzusu, bastırılmış öfke, gizli haset ve mutlak korku bulacaktır. Orada nasıl bir borç altında olduğunu, nasıl bir ihanet içinde olduğunu… Nasıl tehdit edildiğini…Bu yüzden kendisine yaklaşmaz beşer. Kendi içine doğru yürümek yerine kendisinden kaçar. İnsandan kalanları kullanır, asıllarına bakmaz, bakmak istemez, insanı kullanır, insan anlatısını… Ama insanla hiçbir zaman karşılaşmak istemez. Çünkü insan, hakiki mal sahibidir.

Beşerin en büyük korkusu ölüm de değildir, onun en büyük korkusu kendisiyle ve insan ile karşılaşmaktır. Kendsiyle karşılaşma hususunu açarak tüm bunları ele alalım.

Beşer

Beşer, insan görünümünde bir düşkün varlıktır. Beşerin insan görünümünde olması fiziksel değildir, içseldir.

Beşer fiziksel olarak her şeye benzetilebilir, ama içsel olarak insana benzetilmesi meşru değildir, derin bir sorundur.

Bu sorunu beşer üretmiştir. Kendini insana benzeterek, insana ait olan zemine yaslanmadan, insana ait içsel esasları kendi nefsinde tasvir ve de teşkil ederek.

Bu yüzden beşer, kendinde aslında ne olduğundan, ve de insandan kaçar.

Mesele budur.

Beşer kendi içine gerçekten baksa, mesela yıllardır cilaladığı ahlâkî kimliğinin altında ahlakla uzaktan yakından alakası olmayan dağınık bir tortu görecektir. Sevgisinin içine karışmış salt sahiplenmeyi, merhametinin içine sızmış salt üstünlük hissini, fedakârlığının altındaki görünme arzusunu.. Çıplak halinde içindeki hiçbir şeyin saf olmadığını… Bunların hiçbir zaman bir şey olmadığını… Bu yüzden beşer kendinden kaçmak zorundadır, beşer dışarıda yaşamak zorundadır. Bu yüzden kendi içine değil, başkalarının gözlerine yerleşmek zorundadır. Bunlar birer tercih bile değildir.

Görünmek onun için varlığın yerine geçmiştir. Alkış, olmadı en azıyla onay onun suyu, canı, kanıdır. Çünkü beşer kendinden kaçar ve dışarıda görünmediği anda kendi varlığından emin olamaz. Küçük bir kriz anı bütün cilasını dökebilir. Açlık, korku, cinsellik, reddedilme, aşağılanma, güç kaybı veya sürü baskısı yükselmeye başlasın, içerideki hayvanî, yabanî temel tüm çıplaklığıyla yeniden canlanır, üzerine gelir. İnsanım numaraları anında bir kenara dökülür. Bir bakarsın içerideki cahil vahşi kendisini korumaya geçmiş saldırıyordur. İnsan sandığımız kişinin içinden savunmacı, korkak, saldırgan, kıskanç bir hayvan çıkmıştır. Çünkü en başından beri öyledir, şimdiye dek yalnızca süslenmiştir, kendini insana benzetmiştir, kendinden kaçmıştır.

Beşer budur: kendi çamurunu çöpünü estetikleştiren varlıktır. Bu dünya da bu sebeple beşerin elinde bugün büyük ölçüde estetikleştirilmiş beşeriyet kültürü üretmektedir, ve hazır olarak bunu sunmaktadır, her türlü beşere.

Daha iyi konuşan, daha iyi giyinen, daha kültürlü görünen, daha sofistike savunmalar geliştiren bir yabaniyet.

Kritik olan şu, beşer özünde bizzat saf bir iç merkezi olmayan bir varlıktır. Saf olmadığından kendi iç merkezini kendinde taşımadığı için de sürekli dışarıdan beslenmektedir. Çünkü beşer, dış esaslı bir iç ile yaşar. Dış’a bağlanır. Dış’la solur. Ve sürüye yaslanır, ideolojiye yaslanır, ilişkiye yaslanır, görüntüye yaslanır.

Beşer’in bir iç’i yoktur.

Sessizlik, sükut, görüntüsüzlük onun için tehlikelidir.

Sessizlikte kalırsa bastırılmış olanlar dar nefsinde kendisine boca olabilir, yükselir, kendisine en yıldırıcı haliyle saldırır. İçerideki kaygı, anlamsızlık, hiçlik kuruntusu, narsizmi kendi üzerine yüklenir. Bu yüzden bu ahvale girmiş beşerler mesela durmadan konuşur, tüketir, hareket ederler. Dururlarsa çürümeyi, çürüdüklerini hissedeceklerdir. Bu tür beşerler kendilerini bir müddet yatıştıracak bir şeyleri garanti etmeden hiçbir sessizliğe geçemezler.

Beşer ne olursa olsun, kendi iç’indeki yabaniyi yarına taşımak zorundadır, bir sonraki anına. Beşer kendi aslını dönüştürmeyi istemez, ve de bilmez, bu sebeple beşerdir. O kendi devamlılığını sürdürmeye çalışan bir savunma organizmasıdır.

İnsan olmak ise bunun aksinedir. Beşer, kendi içindeki çamuru ilk kez görebildiği yerde, kendi nefsinin avukatlığını bırakabildiği yerde, kendi sahte hikâyelerinden utanabildiği yerde, kendi aslını dönüştürmenin bedellerini görmeye başladığı yerde, bir başlangıç gösterir. İnsanlaşır. Bu, beşeriyetin mutlak gerekçelendirilmesini bırakıp bizzat beşerin tahtından indirilmesiyle başarılır.

Bunlar, insana hakiki olarak yaklaşmakla olur.

Bu yüzden insanın doğuşu, yükselişten önce yıkımdır. Kendi sahte büyüklüğünün çöküşüdür. İnsan, kendi dar nefsinin ipini çektiğinde insan olur.

Beşerin yolu bu değildir.

Beşer kendi içini doğrudan taşıyamadığı için durmadan kimlikler üreten bir varlıktır. Kimi bilgisini taşır, kimi mağduriyetini, kimi ahlâkını, kimi maneviyatını, kimi yarasını, kimi fiyakasını, kimi kısmi yeteneklerini… Çeşit çoktur. Suretler değişir; altta aynı düzenek vardır. Dava da birdir. Dava, benliğin korunmasıdır, ego’nun muhafazasıdır ve insaniyete karşı yabaniliktir.

Bu yüzden beşeriyet, kendisini tanımaz, kendisine yönelmez. Beşeriyet yalnızca kendisi hakkında kurduğu anlatılar inşa eder, bu anlatılara inanır, bu anlatılarla yaşar; gerisi önemli değildir. Bu değiştirilmez içsel yalanın sürekliliği için de kimlikler lazımdır, isimler lazımdır, gerekçeler lazımdır; hiçbir aslı olsa da olmasa da.

Beşer asl’ı ve sahibini, ve de hakikatini sevmez, ama hakikat hakkında konuşmayı sever. Çünkü hakikat, beşerin kendi üzerine kurduğu bütün iç mimariyi tehdit ederken, onun hakkında konuşmak bu tehditi kontrol etmeye yarar. Bu nedenle beşer, hep bir şeylerin üzerine konuştuğu gibi, en tehditkar olanın üzerine de, yani hakikatin üzerine de konuşur, hatta en çok hakikate dair konuşur.

Eğitimli beşer, eğitimsiz beşerden daha tehlikeli halde. Çünkü yabaniliğini daha iyi gizliyor. Daha rafine konuşup, daha karmaşık savunmalar geliştiriyor. Hakikat üzerine de en çok o konuşuyor.

İnsan olmak bir grup kimliği, bir tersyüz kimlik, bir kaçak edinmek değildir, yeni bir savunma düzeneği kurmak değildir. İnsan olmak, aksine yıllardır taşınan sahte kimliklerin tamamının iptal edilmesidir. Borcun bilinmesidir. Aslı arama derdidir. Zira bu kimliklerin tamamı esasen sadece hikayedir, kaçaktır, hırsızlık malıdır. Bu yüzden insanlaşma, bir yükselişten önce çözülme, yıkılma, bir iptal gerektirir; insan olmak için hikayenin susturulması gerekir.

İnsan olmak, kişinin başta güçlü sandığı içsel idrakının aslında korkudan örüldüğüyle yüzleşmesini ve, oradan çıkıp hakiki bir asla dayanmasını gerektirir.

Kimlik üretilen bir şey değildir. Kimlik, insanın kendi asli içinden bizzat doğuşla gelir. Saf olarak gelir. Sadece insan’a gelir. Bu asl’i kimliktir. Düşkünlüğün hiçbir yönü, bu asl’ı değiştiremez, ona dokunamaz. O sapasağlam ve hep yenidenlikle bizzat yine sadece kişinin kendisinde taşınır.

Beşer için taşınacak bir şey yoktur. Yüklenilen vardır. Beşer yüklendiklerini taşır. Kendisinin gibi taşır; yeri geldiğinde eklemleme yapar, yeri geldiğinde revize eder. Taşıdığı şeye her halükarda “ben’im” der.

Beşer acılarını dahi narsistik sermayesi kılan biridir. Mesela insan yarasına tapınmaz. Yarasını görür ama onu taht yapmaz. Çünkü bilir ki içindeki mağduriyet zevki de gizli bir iktidar arzusudur. Beşer de böyle ayrımlar yoktur. Her şey onun için sermaye olabilir.

Ancak insana yaklaşmak isteyen beşer, mesela kendi içindeki müfsit kıskançlığı, manipülasyon eğilimini, tahakküm arzusunu gördüğünde sarsılan, sarsılabilen bir varlıktır, çünkü insana yaklaşmak içteki sermayeyi sorgulatır. Bu beşer sevgisinin içine karışmış bağımlılığı fark ettiğinde utanır. Merhametinin altındaki üstünlük hissini görünce durur. İnsana yaklaşmak kusursuzlaşmak değildir; kendi nefsini inkâr edemeyecek kadar uyanık hale gelmektir. Kendini bilmektir. Kendiyle cenk etmeye başlamaktır. Kendine yürümektir. Kendinde bizzat insan olarak doğana değin savaş vermektir.

Beşeriyetin içindeki tek umut, bu beşerlerdir.

Beşer refleksle yaşar. Ama insana yaklaşırsa bu refleksin kaynağını izler. Beşer öfkelendiğinde kendisini haklı sanır. İnsana yaklaşırsa öfkesinin altındaki narsizmini araştırır. Beşer sevdiğini salt sahiplenir. İnsana yaklaşırsa sevgisinin içine karışmış korkuyu, hırsı teşhis etmeye çalışır. Çünkü insan dürtü tarafından yönetilmeyen bir varlığa dönüşmektir. İnsanlaşmak aç olsa da açlığını ilah edinmemektir. İnsanlaşmak, korksa da korkusuna secde etmemektir.

İnsanlaşma, beşeri dürtülerin başka bir zemin ile dönüşerek terbiye edilmesidir. Bu bilinç, aş’kın ve düş’kün bilinç farkına dayalıdır. Aşk’ın bilinç, kendi iç’inde seyrandadır; düşkün bilinç, kendini savunmadadır.

Beşer kendisini gözlemez, yalnızca tepki verir. İnsanlaşan ise kendi iç hareketlerini bizzat izlemeye başlar, bizzat dönüştürmek için. İçinde yükselen hasedi, görünme arzusunu, mağduriyet üretme eğilimini, onay dilenciliğini, gizli kibri fark eder. Bu fark ediş, dönüştürme bilinci esasında bir idraktir. Dönüştürmenin kaynağı ise, dış değildir; bizzat kendi iç’inden doğuşla gelecek olanlardır.

Bu yüzden insanlaşma kişiyi yalnızlaştırır. Kişi kalabalığın oyununu, dış’ın serseriliğini görmeye başladıkça, dış’tan kendine bir hayır bulamadığını anladıkça.. Her şeyin hiç bilmediği bir yerden gelmesi gerektiğini idrak ettikçe… tenhâlaşır; kendi iç yolculuğuna düşer… İşte tek çare de budur.

Unutmamak gerekir: İnsan, kendi içinde taşıdığı tüm düşkünlüğü ve düşkünlükleri tanıyarak ve de aşarak, ve yeniden doğarak insan olur.

İnsanlaşmanın ilk işareti, beşerin kendi nefsini bilmesidir.

Beşer kendisinden emindir; insanlaşan kendisini yoklar. Beşer kendisini temize çıkarır; insanlaşan kendi karanlığını araştırır. Beşer suçunu başka sebeplere dağıtır; insanlaşan suçun kendi içindeki izini arar.

Hakiki dönüşüm içerideki savunmaların çözülmesiyle ölçülür. Bu yüzden İnsan olmak, asl’i kimlikle kimliklenmek, yeni bir maske takmak değildir. Maskeye ihtiyaç duymamaya başlamaktır.

Bu süreçte kişi kendisine dair büyük bir utançla karşılaşır, çökkünlükler yaşayabilir. Fakat bu utanç, aslen dönüştürücüdür. Kişiyi sahte onurdan koparır, kendi benliğini kutsamaktan uzaklaştırır, nefsine duyduğu gizli hayranlığı parçalar.

İnsan kendisine tapmayı bıraktığı yerde doğmaya başlar.

Kendi iç’indeki asl’a ulaştıkça, ve O’nun sahibine yalansız sadakat göstermeye başladıkça.

Evet, kişinin kendi içindeki savunmayı fark etmesi ağırdır ama lazımdır. Ego yalnızca kişilik üretmez; gerçekliği de filtreler. Kişi olayları olduğu gibi değil, kendi benlik mimarisini koruyacak biçimde algılar. Hatıralarını yeniden düzenler, suçunu dağıtır, kendisini mağdurlaştırır, hikâyesini durmadan yeniden yazar. Böylece yaşadığı hayatı değil, kendi zihinsel kurgusunu taşımaya başlar. Bir ayrılık yaşadığında bile “terk edilen özel insan” olur. Başarısız olduğunda “anlaşılmamış derin kişi”. Beşer için haklı olmak, varlığını korumanın psikolojik şartıdır ve hep bunun peşindedir. Yanlış olduğunu kabul ettiği anda içerideki bütün yapı sarsılacaktır. Bu nedenle her türlü şekilde kendini savunmakla, kendi aslına giden yolları örtmekle meşguldür. Ama tüm bunlardan uzaklaşmadan, insana yaklaşamaz.

İnsana yaklaşan ise, hangi şartta olursa olsun kendi içindeki karanlığa bakmayı göze alır. Kendi sahtekârlığını fark ettiğinde hemen savunmaya kaçmaz. Acıyı hemen uyuşturmaz. Yalnızlığı hemen doldurmaz. İçindeki numaraları incelemeye başlar. Kendi sevgisinin içine karışmış sahiplenmeyi, iyiliğinin içine karışmış gösterişi, ibadetinin içine karışmış benlik hissesini görmeye çalışır. Eğitimli bir hayvan olmakla uğraşmaz, hayvanmıyım, insan mıyım diye kesin bir ayrım arar.

Burada önemli bir eşik var. İnsanlaşan varlık, kendi karanlığını gördüğü halde kendisinden nefret etmeyen kişidir. Çünkü kendinden nefret etmek de egonun başka bir biçimi olabilir; gizli bir benmerkezcilik olabilir. İnsanlaşan, kendi çukurunu görür ama onu kader haline getirmez hemen. Yılmaz, aksine sabırla hareket eder. Kendini ne kutsar ne de bütünüyle aşağılar. Kendi nefsine karşı uyanık kalır. O bir ayrımın peşindedir.

Gelgelelim beşer için bunlar her zaman ağırdır, kolay değildir. Çünkü beşerin gerçek dini imanı hep bir şekilde sadece kendisidir. Görünürde neye inanırsa inansın, merkezde kendi devamlılığı vardır. En kutsal inançları bile dönüşmek, asıl bulmak için değil, psikolojik ve ekonomik güvenliği içindir. İnanç, onun elinde hakikate yürüyüş yolu olmadan, korkusunu organize etme biçimine dönüşür ansızın. Böylece kutsal olan bile beşerin elinde savunma mekanizmasıdır. Maneviyatlı bu hayvan, maneviyatsız öbür hayvandan farklı değildir.

Beşer teoride de, eğitimde de, maneviyatta da, hakikatten kaçar, icabında hakikate açık düşmanlık sergiler. Bu düşmanlığı, bazen ona bizzat sahip çıkarak yapar. Kendini insan sayması da bu kabildendir.

Tüm bunların yanısıra, beşer düşündüğü kadar karmaşık da değildir. Kendisini büyük kavramlarla anlatır fakat iç mimarisinin merkezinde birkaç ilkel hareket bulunur, o kadar: korku, açlık, sahip olma arzusu, görünme ihtiyacı, üstün gelme isteği ve yok olmama refleksi. İnsanlık tarihi denilen beşer tarihinin altında bunlar vardır. Savaşların, ilişkilerin, ideolojilerin, ahlâk gösterilerinin altında bu biyolojik ve psikolojik yapı vardır. Beşer özü itibariyle sürekli tüketmek isteyen bir yapıdır. Bu tüketim yalnız midesine de ait değildir. Görülme açlığıdır, onaylanma açlığıdır, güç açlığıdır, dokunulma açlığıdır, iktidar açlığıdır. En derindeki açlık da anlam açlığıdır. Buna da en derin beşerler açtır.

Ama en derin beşer, yine sadece beşerdir.

Beşer sürekli dışarıya saldırır. Birilerini toplar, eşya toplar, takipçi toplar, ilişki toplar, bilgi toplar, kimlik toplar. Ne toplarsa toplasın içerideki eksiklik hissi kapanmaz ama gene toplar. Bu nedenle beşer doymaz. Beşer daima açtır.

İnsanlaşan beşer ise bu açlığına ket vurur. Genel olarak sessizleşir. Sessizlik beşer için katlanılmazdır. Sessizlikte bastırılmış olan yükselir. İçerideki değersizlik hissi, anlamsızlık duygusu, narsisizm, ego kaygısı ve ölüm içgüdüsü büyür, patlar. Beşer yalnız kalamaz. Yalnız kaldığında kendi iç topografyasının dağınıklığıyla yüzleşmek zorundadır. Döner, yeniden sessizliği bozar, açlığıyla bir daha saldırır.

Bu açlık ilişkilerde daha çıplak teşhir edilebilir.

Beşerler birbirini sevmez mesela; birbirlerini kullanırlar. Aşk dedikleri şey yalnızlıktan kaçıştan ibarettir, basit dar heveslerin yüceltilmiş duygulanımlarıdır. Sadakat dedikleri şey sadece terk edilme korkusudur. Tutku dedikleri de ,temel açlıklarının romantikleştirilmiş bir biçimidir.

Beşerler birbirine yaklaşmazlar bile; birbirlerini psikolojik aparat gibi kullanırlar. Çünkü yaklaşmak da dönüşmeyi gerekitirir, birinin içine amansız bir dalış, onun en içteki hakikatiyle yüzleşme ihtimalini getirir. Beşer buna gelemez, nasıl gelsin. O hiçbir şeyin hakikatini istemez. Kendi bildiğini ister, bilebileceği kadarını, kontrol edebildiğini.

Beşerin sevgisi sahip olma hırsıdır. Sevdiğini taşımak yerine yutmak ister. Kendi eksikliğini karşı tarafın varlığıyla kapatmaya çalışır. Beşerin sevgisi İnsan’ın sevgisiyle hiçbir şekilde mukayese edilemez.

Beşerin merkezindeki açlık ve saldırganlık, yalnız ilişkilerde değil, maneviyatta da vardır, biraz önce değindiğimiz üzere.

Beşer ibadeti bile kendisini büyütmek için kullanır. Kendi takvasını görünürlük aracına dönüştürür. Allah bilmez, Allah inancı taşır. Allah bilmez, Allah inancı inkar eder. Arada hiçbir fark yoktur. O her türlü yalnızlığını seçilmişlik sanır. Beşerin maneviyatında ilahi tuzaklar bu yüzden doludur. Çünkü beşer ilahi’ye karşı kendisini korduğu için beşerdir; ister inansın, ister inanmasın.

İnsanlaşmanın ilk şartı, kendi açlığını görebilmektir. Kendi içindeki tüketim hareketini ve kaynağını fark edebilmektir. Kişi bir noktadan sonra sevgisinin bile ne kadar sahip olma arzusu taşıdığını, fedakârlığının bile görünme ihtiyacı içerdiğini, öfkesinin bile ne kadar korkudan doğduğunu fark etmeye başlarsa bunlardan uzaklaşabilir. İnsanlaşmak, kendini gerçek bilmeye yönelmektir.

Gelgelelim burada önemli bir yanlış anlaşılma var.

İnsan olmak arzuyu öldürmek değildir. Açlığı bütünüyle yok etmek değildir.Açlık da, korku da, arzu da vardır, insanda da var. Sorun bunların varlığı değil, asli ve sahih bir nizama, ahenge, ahkama sokulmamasıdır, safiyete erdirilmemesidir.

Mesela asli ve sahih bir mimariye sokulan içsel güçler ve istekler, İnsan’da fazilet ve adalet olarak tezahür ederler.

Asli demek, aslı olan, doğ’uş’a ait olan demektir.

Aksi halde kişi hep bir başkasını kullanmaya başlar.

Beşer ile insan arasındaki fark görünüm farkı değildir; bilinç farkıdır, içsel esas ve kaynak farkıdır.

İnsan içte kendini taşıma bilincidindedir, Beşerde bu bilinç mevcut değildir.

İnsan’ın içsel esası kendisidir. Beşer’in esası dışsal’dır ve insanlıktan kalma dayanaklardır.

İnsan’ın kaynağı İlahi Kelâm’dır.

Beşer’in kaynağı biyolojik ve psikolojik varoluştur.

Beşer refleksle yaşar. İnsan murakabeyle yaşar. Beşer sürekli kendisini sürdürmeye çalışır. İnsan kendisini aşma istidadı taşır. Beşer yalnız yakalanınca utanır. İnsan ise kimse görmese de kendi içindeki eğriliği gördükçe utanır, kızarır, ve dönüşür.

İnsan nadirdir. Beşer sürüsünedir.

Bugün çoğu kişi bu ayrımlara ermediği için yaşamıyor; yalnız kendi psikolojik tekrarlarını sürdürüyor. Aynı korkularla seçim yapıyor, aynı narsistik yaralarla bağ kuruyor, aynı aşağılık kompleksiyle üstünlük üretmeye çalışıyor. Değiştirikleri adların hiçbir önemi yok. Her şey aynı esasta ancak farklı biçimlerde tekrar ediyor, bütün hayat bu örgütlenmiş tekrarlar dizisine dönüşüyor.

İnsanlaşan beşer bu döngüyü fark ettiği yerde ayrılmaya başlayan bilinçtir. İnsan olmak, aynı döngünün içinde dönüp durmaktan yorulmakla başlar.

Devam edelim.

Beşerin en büyük putu dışarıda değildir. Kendi içindedir. Çünkü beşer görünürde neye inanırsa inansın, özünde sadece kendisine inanır. Hakikati kendi güvenliğine hizmet ettiği ölçüde sever. Din, ahlâk, ideoloji, bilgi, sanat, merhamet, aşk namına ne varsa, bunların hepsi beşerin elinde kendi benliğini büyütme aracından ibarettir. Beşer secde ederse secdesinde kendine bir hisse vardır. İyilik yaparsa bu iyiliğin bir karşılığı olmalıdır.

insanın kendi nefsinden iğrenmeye başlaması önemli bir eşiktir. Burada hastalıklı bir kendinden nefret halinden söz etmiyoruz. Bu, kiri çöpü taht sanmış olmanın utancıdır. Kendi korkusunu akıl diye taşımış olmanın, kendi kibrini vakar diye sunmuş olmanın, kendi bağımlılığını sevgi diye yaşamış olmanın, elin insanının safiyetini kendi malı sanmanın utancı.

Beşer sürekli kendisini anlatmak ister. Kendisine hak vermek ister. Kendi hikâyesini korumak ister. İnsanlaşan beşer ise bir noktadan sonra kendi hikâyesinden yorulur. Kendini savunma ihtiyacının ne kadar ağır bir yük olduğunu fark eder.

Kendisini sürekli savunan kişi, çoğu zaman kendi kırılgan egosunu yüklenmektedir. İnsana yürüyenin ilk özgürlüğü işte bu yükü üzerinden atmasıyla olacaktır. Kırılgan ego çünkü daima ağırlaşır, daima yük bindirir. Beşer ise bu yükü kaldırmak için daha da yabanileşmek, daha da sahtekarlaşmak zorundadır.

Burada aklanmak ile arınmak arasındaki farka dikkat edilmelidir. Beşer aklanmak ister. Delil toplar, mazeret üretir, suçunu başka sebeplere dağıtır, geçmişini yeniden yazar, dur durak bilmeden kendisini savunur. İnsanlaşan beşer ise arınmak ister. Kendi karanlığını gizlemek yerine onunla yüzleşir, bedelini ödemeye hazırlanır, yüklerini üzerinden atmak ister.

Aklanmak dış ile ilgilidir; arınmak iç ile.

Beşer için suç, başkasının görmesidir. İnsanlaşmak isteyen beşer için suç, kalbin lekelenmesidir. İnsana yaklaşan beşer gizlese bile içeride kirin kaldığını bilir. Bu onu susturur. Kendi nefsinin avukatlığını bırakmaya başlar. İnsanlaşma sürecinin kişiyi daha az konuşur hale getirmesi bundandır. İnsan kendi içindeki karanlığı gördükçe kesin hükümler vermekte çok zorlanır.

Beşer bunun tersine sürekli hüküm verir. Başkasını küçültmek, içerideki değersizlik hissini kısa süreliğine bastırmak için. Bir başkasının rezil olması, kendi iç karanlığını görünmez hale getirir onun. Beşer gizli biçimde başkasının felaketinden haz alan bir varlıktır.

İnsanlaşan beşer kendi karanlığını başkasının üstüne boşaltmamayı öğrenen kişidir. Yarasını zincir gibi taşımamayı, acısını iktidar aracına dönüştürmemeyi, bilgisini tahakküm biçimi yapmamayı.

İnsana yönelmenin büyüklüğü kusursuz oluşunda değildir, kendi kusurunun farkında oluşundadır. İnsan kendi nefsinin her an kayabileceğini bilir. İçindeki düşkünün tamamen ölmediğini anlar. Bu nedenle murakabe halinde yaşar. Kendi iç sesine bile ihtiyatla yaklaşır. Her duygusunu hakikat kabul etmez. Her arzusunu meşru görmez. Çünkü bilir ki, hakikati bile kendi lehine çevirebilecek kadar sinsi bir şeye dönüşebilmiştir, dönüşebilir, düşebilir.

İnsanın savaşı dış düşmanlarla değildir, onun savaşı kendi içindeki putlarla sürer. En büyük put da kendi benliğidir. Bu bir klişe değildir. Bu kanun-u kadimdir. O put devrilmediği müddetçe bilgi de, ibadet de, ahlâk da, sevgi de kirlenmeye devam eder. İnsan ancak kendi içindeki sahte hükümdarı tahtından indirdiği gün gerçekten yürümeye başlar.

Beşer küçüktür; çünkü sürekli kendi etrafında döner. İnsan büyüktür; çünkü kendi etrafındaki dönüşü kırmayı bilmiştir.

Beşer için her şey kendisine göredir. Sevgi kendisine göredir, hakikat kendisine göredir, ahlâk kendisine göredir, fedakârlık kendisine göredir. Çıkarı tehdit edilsin de bir görün, beşerin gerçek dini sadece kendidir.

Peki bu kendi nereden gelir? Nereye gider? Ne’dir? Beşer bunların hiçbirini idrak etmeden dar bir kendiliğe secde etmektedir, kendine çalışmakla meşguldür.

İnsan ise kendi güvenliğini mutlaklaştırmamayı öğrenmiştir.

Evet, beşer, hakikati kendi çıkarının önüne koyabildiği ölçüde insanlaşır. İnsan olmak rahatlamak değildir bu anlamda, ağırlaşmaktır; içerideki savunma sistemlerinin çözülmesine izin verebilmektir.

İnsana yaklaşacak beşerin ilk büyük dönüşümü, kendisini sürekli savunma ihtiyacının azalmasıdır.

Bilelim ki biri kendisini ne kadar çok savunuyorsa, egosu o kadar kırılgandır. Beşer durmadan açıklama yapar. Haklı görünmek ister. Kendi hikâyesini korur. İçindeki değersizlik hissine mağlub olur. İnsana yaklaşmak ise bir noktadan sonra susmayı öğrenmektir. Kendi lehine sürekli mahkeme kurmayı bırakmak, kendi nefsinin avukatlığına soyunmamaktır.

İnsan olmak, kendisine karşı dikkatli olmaktır. Kendi içinden gelen her sesi hakikat sanmamaktır. Her arzuyu kader saymamaktır.

İnsanlaşma bir defalık olay değildir; sürekli murakabe isteyen bir yoldur.

Beşer kendi etrafında dönmekten vazgeçtiğinde insan doğmaya başlar.

Beşer parçalanmıştır. Bir yanı sevgi isterken öteki yanı tahakküm ister. Bir yanı hakikat ararken öteki yanı hakikatsiz de olsa güvenlik arar. Bir yanı teslim olmak isterken öteki yanı kontrol etmek ister.

Kişi bu çatışmayı yaşamadan kendisini tanıyamaz.

İnsanlaşma aynı zamanda büyük bir iç savaş sürecidir. Kendi içindeki seslerin hangisinin korkudan, hangisinin kibirden, hangisinin hakikatten geldiğini ayırt etmeyi öğrenmektir.

Çağımız insanı kendi içine bakma kudretini kaybetmiştir. Sürekli dışarıya maruz kalmaktadır. Yeni bilgi, yeni görüntü, yeni içerik, yeni tepki üretmektedir; fakat hiçbir şeyin aslına inemeden. Çağımız insanı, çok şey bilmesine rağmen kendisini tanımamaktadır, kendini tanımaktan uzak durmaktadır. Dikkati sürekli dışarıya çevirmektedir.

Yani modernlik ve sonarısının bilgi patlaması insanı otomatik olarak derinleştirmedi. Çoğu yerde beşerin savunmalarını daha sofistike hale getirdi. Eskiden kaba yalan söyleyen beşer, şimdi teorik, argümantatif kavramlarla kendisini de başkalarını da kandırabiliyor artık. Eskiden sırf içgüdüyle hareket eden beşer, şimdi aynı dürtüyü psikolojik veya ideolojik dil içinde meşrulaştırabiliyor. Hayvan eğitim görüyor, kendini eğitiyor, kendini geliştiriyor, yol aldığını sanıyor… Hatta evrim kuramları itibariyle nasıl bir hayvan olduğunu da araştırıyor, evrime inanmayanlar ise, bu hayvanı kendi hayvaniyetlerine geri çağırıyor. Oysa meselenin evrimle, devrimle hiçbir alakası yoktur, inançla da alakası yoktur. Bu hayvanın ne gibi bir aslı olduğunu açmadan, ve insan gibi görünmenin içsel esaslarına nasıl ihanet içinde olduğuna hiç dokunmadan karşıt tezler içinde olmak, sadece kendi perdesini muhafaza eden sahte bir sirk gösterisi sürdürmektir. Bu hususu daha sonra açacağız.

İnsan başka bir yoldadır. Dışarıdan içeriye döner insan. Kendi iç hareketlerini izler. Hangi durumda neden öfkelendiğini, neden kırıldığını, neden görünmek istediğini, neden savunmaya geçtiğini araştırır. İnsan savunmada değildir; insan savaştadır, kendiyle uğraşmadadır.

Kendi nefsine güvenmemeyi öğrenen, kendi içindeki putları teşhir eden, benliğini merkezden çekmeye çalışan insanın yürüyüşüdür bu. Bu yürüyüşte insan kusursuz hale gelmez; fakat kendi nefsine secde etmeyi bırakır. İnsanın şerefi buradadır. Kendi düşkünlüğünü fark ettiği halde yüzünü yine de yukarı çevirebilmesinde, her yenilgiden sonra savaşı bir daha başlatabilmesinde…

İçteki Yalanın Sökülmesi

İnsanlaşmanın ilk şartı bilgi değildir. İçteki yalanın sökülmesi, çözülmesidir. Kişinin kendi kendisine söylediği yalan çözülmeden hiçbir hakikat içeri giremez.

Beşer yalnız başkasına yalan söylemez; kendini de yalan üzerine kurar.

Kişinin kendi içine karşı dürüst olması, dış dünyaya karşı dürüst olmasından çok daha zordur. Kişi kendi maskesiyle özdeşleşir ve, maske düşünce kendisinin yok olacağını sanır. Beşer çözülmekten bu yüzden korkar; çözülmek ona göre ölmek gibidir. Oysa insana yaklaşan beşer için çözülme, hakikatin başlangıcıdır, başka da bir yol yoktur.

Bu beşerin ilk büyük kazanımı, kendi nefsine karşı şüphe duyabilmesidir. Kendi içinden gelen her sesi mutlaklaştırmamaktır.

Beşer kendi duygusunu hakikat sanmaya eğilimlidir her zaman. Ve biz bugün her arzunun hakikat sayıldığı, her duygunun meşrulaştırıldığı, her kırgınlığın kutsandığı bir çağdayız. Kişiler kendi iç hareketlerini sorgulamıyor; onları doğrudan kimlik haline getiriyorlar artık. Öfkesini kişiliği yapıyor kimi, kimi psikopatlığını, travmasını övünebileceği bir karakter diye sergiliyor, bundan kar elde etmek istiyor, pazar yapıyor. Kaygılarını, savunmalarını, bozukluklarını özel oluşunun delili sananlardan geçilmiyor hiçbir yer. Neredeyse herkes kendi yaralarını iyileştirmek yerine onun içine yerleşip bir dünya kurmak derdinde artık. Hiç kimseye dokunmak artık mümkün değil. Herkes yalanda kurulabilen bu düzene minnettar.

İnsan olmanın bunlarla alakası yoktur. İnsan olmak sürekli kendini ifade etmek değildir. Kendini dayatmak değildir. Bazen kendi hakkında susabilmektir. Yara bereyle geçinmekten utanmaktır. Asıl aramaktır, esas aramaktır, bedel ödemeye hazır olmaktır. İnsana yaklaşacak beşer de kendi hikâyesini kutsamaktan vazgeçmek zorundadır.

İnsan yüzünü kendi benliğinden çekip hakikate döndürür. Bu dönüş bir anda tamamlanmaz. Beşeriyeti onu sürekli geri çağırır. Kendi merkezini yeniden kurmak ister. İnsanlaşma bu yüzden sürekli dikkat isteyen bir yürüyüştür. İnsan her gün kendi nefsini yeniden teşhis etmek zorundadır.

İnsanın büyüklüğü, kendi karanlığını görüp yine de hakikatten vazgeçmemesidir. Kendi içine gerçekten baktığında kendinden korkabilmesidir, çekinebilmesidir, hakikat namına, insan namına. İçeride örgütlenmiş bir savunma sistemi, bastırılmış öfke, gizli haset, görünme arzusu, onay bağımlılığına ve diğer her yönüne dikkat etmesidir. Fakat yine de oradan kaçmamayı, hile yapmamayı, cenk etmeyi seçmesidir.

Vasatlar, Kalabalıklar

Beşer kalabalığı sever. Tarihin büyük kötülükleri çoğu zaman tek kişilerin değil, örgütlenmiş bu beşeriyetin ürünüdür. Beşer sürüye karıştığında kendi iç şahidini kaybeder. Kalabalığın öfkesi onun öfkesi olur, kalabalığın korkusu onun korkusu olur, kalabalığın nefret ettiği şeyden o da nefret eder. Böylece içsel güçleri kolektif refleksin uzantısına dönüşür. Beşer için her türlü mensubiyet çoğu zaman hakikatten daha önemlidir. Çünkü hakikat insanı yalnız, tenhâ bırakabilir; sürü ise onu bir şekilde yalnız komaz, hiç değilse içten içe teselli bulmasına kaynak olur.

Beşer ne olursa olsun dışlanmamayı seçer. Kendi vicdanına aykırı olduğunu bilse bile kalabalığa uyum sağlar. Tek başınalık ona göre değildir.

Dışlanmak, görünmez olmak, sevilmemek, sürüden atılmak… Bunlar beşer için küçük birer ölüm gibidir.

Bugün dünya bu sürüleşmeyi daha görünmez hale getirdi. Eskiden bireyler aynı meydanda toplanıyordu; şimdi aynı algoritmanın içinde toplanarak bunu yapıyorlar. Bir algoritma vasıtasıyla aynı öfkeye tepki veriyor, aynı görüntülerle heyecanlanıyor, aynı korkularla yönlendiriliyor, aynı arzularla tüketiyorlar. Kişler kendilerini kişisel kimlik içinde sanıp, dijital sürülerin bir parçasına dönüşüyorlar.

Sosyal medya deminden beri saydığımız beşerin tüm bu ahvalini çıplak biçimde açığa çıkaran büyük dijital bir sahneden ibaret. Mesela beşerler orada şuanda acılarını, maneviyatlarını, yalnızlıklarını, kırgınlıklarını çıkarları ve keyifleri namına sergilemekle meşgul; öbür beşerlerin gözlerine yönelik, utanmadan, sıkılmadan. Bir aslım var mı diye bir müddet bir çare aramış olmadan.

Modernlik ve sonrasındaki bireyin en büyük problemi günah kadar samimiyetsizliktir. Kendi kendisine bile temas edememesi, kendi hakikatine kesinlikle yabancı hale gelmesi, başka gözlere yerleşmenin her yolunu bulması… Bu hayat, beşerin kendi çürümesini hissetmemesi için kurulmuş büyük bir dikkat dağıtma mekanizmasından ibarettir.

Çağımız insanı çok konuşuyor ama az düşünüyor. Çok tepki veriyor ama az görüyor. Hiçbir şekilde yalnızlaşamıyor, yalnız da bırakılmıyor.

İnsana yaklaşacak beşer yalnız kaldığında kendi korkusunu, hasedini, bağımlılığını, görünme ihtiyacını daha çıplak biçimde görmeye başlar. İnsanı başkalarından çok kendisiyle karşılaştırır.

İnsana yönelmenin yalnızlığı bir kaçış değildir. Bu bir derinleşme zeminidir.

İnsanlaşan beşer yalnız kalarak içindeki dağınıklığı toplamaya başlar. Sürekli dışarıya dağılan dikkatini geri çağırır. Kalbinin hangi korkularla çalıştığını anlamaya çalışır. Kendini incelemeden olgunlaşamadığını sıkı sıkıya öğrenir. Böyle olmayan beşer ise dikkat dağıtır. Kendi içine inmeyi erteler. Yeni başlangıçlar peşinde koşar yalan yere. Hiçbir şeyi değiştirecek değildir.

Kişinin büyümesi iç disiplinle olur. Kişi kendi nefsinin hareketlerini izledikçe ağırlaşır, toparlanır. Daha az konuşur, daha az gösterir, daha az hüküm verir hale gelir. Kendi içindeki karanlığı gördükçe başkalarına karşı kibri azalır. Kendi tanımaya başlayan, başkasını teşhir etmekten zevk almaz. Kendi yarasını bilen, başkasının yarasını tahakküm aracına dönüştürmez. Kendiyle ilgilenir, önce kendini düzeltmekle, kendini arındırmakla… Bugün bunların tam aksi câridir.

İnsanın asıl olgunluğu sessizce derinleşebilmesinde, kendi benliğini sürekli vitrine çıkarmaya ihtiyaç duymamasındadır. İnsan görünmeden de var olabilen bir varlıktır. Beşer ise görünmediğinde kendisini kaybolmuş bulur.

İnsanın asıl özgürlüğü görülmeden kendi seyranında yaşayabilme kudretindedir. Beşer için görünmez olmak yokluk gibidir; insana yaklaşan beşer için ise bu, bir arınma zeminidir.

İnsanın şerefi tek de kalsa aslına olan bağında, ve istikametinde sebat etmesindedir.

Yüzünü Aşağıdan Yukarıya Çevirebilen Varlık

Kişinin en büyük esareti dışarıdaki zincirler değildir, kişinin en büyük esareti kendi benliğindedir. Kişinin ilk özgürlüğü kendisine tapmayı bırakmasıyladır. Çünkü o taptığı da zaten kendisi değildir; envai çeşit örüntülerden oluşmuş bir sahte birlik merkezidir.

Beşer kendisini sürekli büyütüp, duygusunu kutsayarak nereden gelip gittiği belli olmayan bu birlikli tortunun üstüne bir taht kurup onun üzerine yerleşmiştir.

İşte İnsan olmaya yönelen beşer, bu tahtı sorgulamaya başlayandır.

İnsan olmaya yönelmek, bir başlangıçtır. Bu başlangıcın nihayetinde, bir doğuş vardır. Bu doğuş, insanın doğuşudur; saf bir şekilde kendi ve asli kaynağından.

İnsana yönelen beşer, yüzünü bu doğuş kaynağına çeviren varlıktır.

İnsan ise, bu doğuş sonrasında idrak edilecek bir aşkınlıktır.

Aşkın olan insan, başka bir alemdedir; beşer gibi görünse de.

Bu alem, velayete ermenin yollarını açma alemidir.

Çünkü velayet, ancak insan olduktan sonra verilir, insana verilir. O da her insana değildir.

Beşer hep geri dönmek isteyecektir. İnsanın yolu bu yüzden sürekli teyakkuz ister.

Bu alemde kendi nefsine güvenmemeyi öğrenen, benliğinin oyunlarını teşhis eden insanın yürüyüşü çeşit çeşittir. İnsan burada kendisini tamamen temiz sanmaz. Kendi düşkünlüğünü unutmanın ne kadar tehlikeli olduğunu hep bilir.

Hakiki insan kibirli değildir. Kendi içine baktığında hâlâ karanlık görebileceğini bilir. Bu yüzden daha dikkatlidir, daha öğrencidir.

İnsanın yürüyüşü dışarıdan bakıldığında büyük görünmeyecektir. Fakat içeride büyük bir savaş sürmektedir. İnsan kendi nefsine karşı daimi savaş veren bir cengaverdir. Nefsin her hilesine karşı savaş verebilen bir cengaver. O artık korkusuna secde etmemeye, benliğini ilahlaştırmamaya, nefsini hakikat diye taşımamaya çalışmaktadır, ve kimsenin de bunları yapmasını gözardı etmeyen bir vazifelidir.

İnsanın en büyük zaferi başkalarını yenmesi değildir. Onun en büyük zaferi kendi içindeki sahte hükümdarı yerinden edebilmiş olmasıdır.

Yeni başlangıç budur.

Bu başlangıç olmadan, velayet mayasından bahis açmak ise gülünçtür, abestir.

Burada duralım.